Arama

Kara tren ve ‘beyaz tren’…

Kara tren ve ‘beyaz tren’…

1965-70'ler arasına bakarken, şu hususların yeniden göz önünde bulundurulması gerekiyor: (Esasen maksadım da, yaşadığım dönemin bugünkü nesillere bir fotoğrafını sunmak.)

27 Mayıs Askerî Darbesi ve yargılamalar, idâmlar, ceberrut uygulamalarıyla şöhret yapan (İkinci Adam) İsmet İnönü'nün başbakanlığından sonra Demirel liderliğindeki Adalet Partisi'nin yüzde 52 oyla tek başına iktidara gelmesinin kemalist-laik cenahta oluşturduğu şok havası ve toplumda meydana gelen biraz rahatlama dönemi ve bu havadan da yine en fazla, kemalist -laik kesimlerin örgütlerinin faydalanmaya kalkışmalarının ortaya çıkardığı tablo daha bir ilginçti.

Çünkü, ezilmiş, bastırılmış, sindirilmiş, idâm edilen sevdiklerine ağlamaları bile yasaklanmış bir büyük kitle vardı, ama, bunlar teşkilatsız (o zaman kullanılmayan kelimeyle, örgütsüz) olduklarından, seslerini yükseltemiyorlardı. Şairin, 'Vicdan bile duymaz sesi çıkmazsa bir 'âhh'ı, / Sessiz kölelerdir yaratan, bin-bir ilâh'ı..' mısralarında anlattığı bir hal yaşanıyordu. Matbuat hayatında, geniş Müslüman kitlelerin elinde doğru dürüst, etkin, yaygın bir yayın organı yoktu, sadece, büyük bir sessiz çoğunluk vardı. Bu sessiz ekseriyetin de temel derdi, içinde yaşadığı ekonomik sıkıntılardan, fakirlik kıskacından kurtulmak idi. Ama, örgütlü olmayan bu büyük kitle, ailevi veya hemşehrilik dayanışmalarından ileri bir sosyal dayanışma sergileyemiyordu.

O dönemden birkaç tablo daha çizmeye çalışayım, parça-bölük de olsa biraz söz edip bu bahsi kapatarak, İstanbul'a doğru gelmeye çalışayım.

Bunun için de, Diyarbekir'deki son yıllarımı, birkaç konuyla noktalıyayım:

Önce, 1966-Varto Depremi'ne değinmeliyim..

Yıllık iznimi alıp Samsun'a gitmiştim. Ağustos'un ortalarıydı herhalde..

Diyarbekir'den Samsun'a gitmek oldukça zahmetliydi. Trenle Sivas'a kadar gidiyordum ve orada, Sivas-Samsun arasında çalışan başka bir trene binmek için saatlerce bekliyordum.

İstasyona yakın bir yerde sabahçı kahvehaneleri olurdu ve orada sizin istemenize gerek kalmadan devamlı çay getirirlerdi.

Çay da 'çay' olsa.. Ilık bir renkli su... İçmezseniz, parasını verseniz de, olmaz, çünkü diğer müşterilere kötü örnek oluşturacağınız için, târizlerle karşılaşırsınız. Gizlice çiçeklerin dibine boşaltmanıza bile müsamaha göstermezler. Hattâ başkalarına çayın çay olmadığını göstermekte örnek olduğunuz için dövülmeye bile maruz kalabilirsiniz..

Yani, her hâl-u kârda 'çay' diye getirilen, ama çay'dan başka her şeye benzeyen o sıvı nesneyi içmek zorundasınız.

Samsun'a giden trenle yolculuğa gelince.. O da bir ayrı zahmetli olurdu. Çünkü, Diyarbekir'den Sivas'a kadar Anadolu bozkırlarından ve sararmış ovalardan geçtikten sona, Sivas'tan sonra, artık ormanlarla ve yeşille kaplı dağ ve ovalardan geçmenin insana verdiği seyahat güzeldi, ama, bu kez de, o engebeli arazide açılmış belki de 100'e yakın tünellerden geçerken, kömürle çalışan lokomotifin çıkardığı 'is'i teneffüs etmenin rahatsız ediciliğinden ayrı olarak, gömlekleriniz siyah değilse, yakalarınızın simsiyah olacağını baştan bilmeniz gerekirdi.

(Ama, bu yoldan 'beyaz tren'ler de geçermiş.. İsmet Paşa'nın Cumhurreisi olduğu dönemde.. Rahmetli anam anlatırdı, köylülere, Yüce Millî Şef'imiz İsmet Paşa'nın treninin, - ki, o diğer trenler gibi kara tren olmaz, beyaz tren olurmuş- filan gün Samsun'a doğru geçeceği haberi verilirmiş.. Bizim köyümüz demiryolunun geçtiği vâdiden 1 km. kadar uzakta ve 300 metre kadar yükseklikte bir yamaç kenarında idi. Yalın ayak, yırtık elbiseler içindeki köylülerin demiryoluna yaklaşmasına izin verilmez ve bizim köylüler ve diğer köylerden gelenler uzaktan, 'Beyaz Tren'i bir kutsal nesne imişçesine seyrederler ve Paşa'nın göz zevkı bozulmasın diye uzakta tutulan baldırı çıplak, yalın ayaklılar takımı, aşağıdaki vâdi içinden süzülüp giden Beyaz Tren'in ardından bakakalırlar ve birbirlerine, veya o sahneyi görmeyenlere anlatırlarmış..

Şimdi, o kara trenler birkaç yıldır çalışmıyor ve Samsun-Sivas Demiryolu Hattı, 'Yüksek Hızlı Tren' yoluna dönüştürülüyor ve 2021 yılının ilk aylarında faaliyete geçirilecekmiş..)

*

Samsun'a indiğim akşam, evde ana-baba, kardeş ve diğer yakınlarımla hasret giderip sohbet ederken, Muş'un Varto ilçesinde şiddetli bir olduğu haberi yayımlandı radyodan.. Binlerce insanın yıkıntılar altında kaldığı bildiriliyordu.. Sağlık personelinin hemen felâket mahalline ulaşması gerekecekti.

Şimdiki gibi telefon irtibatı kurmak imkânının olmadığı bir zaman dilimi...

O gecenin sabahı, yani gelişimin üzerinden henüz 15 saat geçmeden, ilk trenle Samsun'dan Diyarbekir'e geri dönüyordum. Bir yazılı emir alınması beklenemezdi. Telefon irtibatı ise, yoktu ki, olsundu.

Diyarbekir'den Sağlık Müdürlüğü'ne ait iki araçla 200 km. kadar uzaktaki Varto'ya vardığımızda, her taraf harap olmuştu. Esasen harap olmaması mümkün değildi.

Çünkü, yazın sıcağından ve kışın soğuğundan korunmak için, evlerin duvarları çamur ve taşla örülmüştü ve çok zayıftı.. Çatı yerine de, yaklaşık 40 cm. kalınlığındaki kum-çakıl ve toprak karışımı bir 'dam' vardı.. Duvarlar ve o kalın ve ağır 'dam', duvardan duvara uzatılmış ve kol kalınlığındaki gelişigüzel kavak dalları ile ayakta duruyordu. Bir depremde bu taş-toprak ve kum yığınları çöküp yerle bir oluyor ve o evlerde olanlar da o toprak yığınlarının altında binler halinde kalıyorlardı. Neredeyse, mezar kazmaya gerek kalmayan bir facialı durum..

Resmî rakamlar 2 bin civarında insan kaybından söz etmişti. Ama, yerli halktan birisi, en az 4 bin kayıp diyordu. 'Olur mu o kadar farklı bir durum?' dediğimizde izahı, yanlış değildi: 'Burada insanlar 7-8 yaşına gelmeden nüfusa kaydolmaz ki...'

Bu yanlış olmayabilirdi. Çünkü, bunun böyle olabileceğini ben Samsun köylerindeki çocukluk dönemimden de biliyordum.

*

Arabamıza yüklediğimiz ilaçlar ve tıbbî malzemeden ve kendi muhtemel ihtiyacımızdan ayrı olarak, ihtiyaç sahiplerine vermek üzere çok mikdarda ekmek, peynir, karpuz, kavun, zeytin vs. de vardı.

Anne-babalarını yitirmiş, aç-perişan çocuklara verdiğimizde, onlar karınlarını doyurduktan sonra sanki ana-babaları ölmemiş, evleri yıkılmamış gibi, o yıkıntıların arasında âşıkâne, oyunlara dalıp gidiyorlardı. Varto Depremi'nden hatırımda kalan en çarpıcı ve düşündürücü tablolardan birisi de o tahammül edilmez acıların içinde, ana-babalarını yitiren çocukların hayata yeniden devam etmekteki bu şevkleri idi.

Bu arada ülkenin çeşitli yerlerinden kamyonlar dolusu yiyecek, giyecek ve diğer 'aynî' yardımlar gelirdi. Bunlar tabiî idi. Tabiî olmayan ise, özellikle Avrupa ülkelerinden gelen yardımlar idi.. Özellikle İskandinav ülkelerinden de yardımlar gelmişti. Çoğu, giyecek eşyasıydı. Bu giyecek eşyası içinde, bizim halkımızın tanımadığı, Avrupa halklarının avuç içi büyüklüğündeki iç çamaşırları, deniz kıyafetleri vs. vardı ve bunların ne olduğu ve halkımıza verilecek olsa, ne işe yarayacağı bilinmezdi bile.. Kaldı ki, bir ihtiyacı da karşılamazdı. Nitekim bunlardan bir çoğunun yıkıntılar arasına atıldığı görülüyordu.

Bir miktar da yiyecek vardı, konserve şeklinde.. Ama, onlar nasıl hazırlanmıştı? Bu, bilinmiyordu. Meselâ, konservelerde, domuz eti veya domuz yağı kullanılmamış mıydı? Bu açıdan, İslâm inancı açısından çok zayıf bilgi kaynağına sahip olsalar bile, bu insanlar o yiyecekleri yemiyorlar; kuru ekmekle yetiniyorlardı.

Perişan insanların bile kısa süre içinde başlarına gelen felâketi unutup, hayatın acıları içinde, gırgıra alınacak durumlar karşısında gülebilen insanlara dönüşüyorlardı.

Ve dahası, bu insanlar o anda bile, kendilerinden farkı kalmamış olan dünkü 'ağa'ların, deprem öncesindeki 'toprak ağaları'nın karşısında oldukça saygılı tavırlarını sürdürüyorlardı.

Bu sosyal bağın gücü her şeyin yerle bir olduğu zamanda kendisini ve önemini hissettiriyordu.

Bir ailenin kurtarılmasının ilginç hikâyesi...

*

Burada biraz özel bir duruma da değinmeliyim... Böyle bir şeyin içinde bulunacağım, önceden söylenseydi, inanmazdım. Ama, şimdi anlatacağım hikâye benim de bir şekilde içinde olduğum bir hikâyenin hikâyesidir.

(Sadece özel isimleri ve hadisenin cereyan ettiği mekânların isimlerini değiştirerek anlatıyorum, mâzur görüle...)

Diyarbekir'in civar illerinden birinde bir arkadaşım var... İyi birisi, ama, içine fazla kapalı... Bu bölgeye intibak etmekte de zorlanıyor, bu içe kapanık ruh hali dolayısiyle...

Fırsat buldukça, Diyarbekir'e geliyor. Yine de o içe kapanık hali devam ediyor. İkide bir oflayıp pofluyor... etmekten söz ediyor... Hele de bir mektup gelince odasına kapanıp, ağladığı görülüyor.

Bir gün, 'Ahmed, senin bir derin derdin var, ama, söylemiyorsun... Bana anlatabilirsin...' dedim.

'Anlatsam ne faydası olacak ki...' dedi, ama, sonunda anlattı.

yakınlarında, büyükçe ve tarihî bir ilçenin bir köyünden...

Köyünden bir kızcağızla 6 ay kadar önce evlenmeye karar vermiş. Ve o zamanki adetlere göre, muhtar da, resmî evlilik işlemlerini, ilçeye gittiğinde tamamlamış, yani resmen evlenmiş.. Şer'î işlemler de köyde İmam efendi tarafından yerine getirilmiş... Ama, düğün daha sonraki aylara bırakılmış.. Ancak işte o sırada, iki aile arasına bir düşmanlık girmiş... Kız tarafı, kızı vermeyeceklerini söylüyorlar. Ahmed'e de kendi ailesi 'Onunla evlenmeyeceksin... Derhal boşanma dâvası aç!' diye dayatıyorlar... Halbuki, resmen de, şer'an da evliler..

Ahmed perişan...

Bu duruma kızın ne dediğini soruyorum, kız da kendi ailesinin inatçılığından şikayetçi ve 'Ahmed, ben gizlice kaçmaya hazırım.' diyor. Ama, kızın ailesi 'Seni de, Ahmed'i de öldürürüz...' diyorlar.

Ahmed korkuyor.. Kız ise köyden kaçmaya hazır olduğunu bildiriyor.

Bu arada, Ahmed, ailesinin baskısıyla, henüz evlenmeden, boşanma dâvası açıyor. Derdini kimseye de anlatamıyor, çaresiz... Sık sık bana geliyor, yakın bir ilde olduğundan...

Kız da ona mektuplar yazıyor: 'Ahmed, Allah'dan bulasın, beni bu yaşta mahkemelerde mi süründüreceksin... Bu düşmanlıklar böyledir, sonra yatışır herkes.. Amma, sen korkaksın...' diye yazıyor, her mektubunda..

O günlerde, bir başka arkadaşımız var, oldukça da fedakâr birisi.. Ona açıyorum konuyu.. 'N'apalım, Ahmed'i kurtaralım, yoksa ikide bir, ben adam olmam diyerek, intihardan söz edip duruyor; kızcağız gelmeye hazır, sen bu işi üstlenebilir misin?' diyorum.. Tehlike de yok değil.. O arkadaş, 'Merak etme, ben Ahmed'le birlikte giderim, alır geliriz kızı...' diyor..

Kararlaştırıyorlar. Ama, arkadaşın önce 'da bir işi var, Ankara'ya uğrayacaklar.

3 gün sonra; baktım, Ahmed gelmiş, eskisinden de beter.. 'N'aber?' demeye bile gerek yok..

Çünkü, Ankara'da birbirlerini kaybediyorlar.. Şimdiki gibi cep telefonu veya telefon bağlantısı kurabilecekleri bir yer de yok.. Buluşamadıklarından, Ankara'dan öteye gidememişler..

*

'Ahmed diyorum; 'Kalk, birlikte gideceğiz..'

İzin alıp yola çıkıyoruz. Evde hanımım ve bir de ilkokulda okuyan kardeşim var.. Onları bırakıyorum ve, ver elini İzmir!

Sonraki yazımızda devam ederiz inşallah…

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN