Arama

Cezayir kimindir?

Cezayir kimindir?

1950'yi hayâl-meyâl hatırlıyor gibiyim.. Babamın, ilçeye gidip geldikten sonra, evin önünde, anama, 'Yahu hanım, Mareşal ölmüş..' deyip ağlayışını hatırlıyorum.. Ki, köyümüzde radyo filân yoktu.. Sanırım, köydeki bir eve, radyo, ilk kez 1952 ya da 53'te gelmişti.. Kore Savaşı'na giden askerlerden söz ediliyordu, ama, Kore'nin nerede olduğunu kimse bilmiyordu.. Ama, 1955-56'ta ortaokula başladığımda, 'atom bombası'nın nasıl bir korkunç bomba olduğunu yeni yeni anlamaya başlamıştım.

Ama, yine 'yla ilgili bir başka konuya da bu vesileyle değinmeliyim. 'De Gaulle Fransası'nın 'atom bombası' yapmasından sonra dünya siyasetinde meydana gelen gelişmeler ilginçti...

İkinci Dünya Savaşı sırasında 'nın Alman işgaline düşmesi üzerine, İngiltere'de sürgünde kurduğu 'Hür Fransa Hükûmeti'nin lideri olan ve amma, kendisini 'dikkafalı' olarak niteleyen İngiltere yönetimi'yle de uzlaşamayıp, karargâhını Cezayir'e taşımak zorunda kalan General Charles De Gaulle (Şarl Dö Goll) hep dikkatimi çekmiştir. Savaştan sonra, ülkesine Hür Fransa'nın lideri ve bir 'Nasyonal Kahraman' olarak dönmüş, Başbakanlığı üstlenmişti. Ama, parlamentoda, ve çeşitli sosyo-politik güç odakları arasında yaşanan demokratik taktik ve kurnazlıklar karşısında hayal kırıklığına uğramış ve 1 yıl içinde, 1946'da kenara çekilmişti.

Ne var ki, Fransa bir türlü siyasî istikrara, sosyal huzura kavuşamıyor, her birisi yeni umutlarla kurulan 2., 3., ve 4'ncü Cumhuriyet gibi isimler altında kurulan hükûmetler arka arkaya geliyor ve yıkılıp gidiyorlardı. Halk kitleleri, 'De Gaulle başa geçmeden, Fransa düzelmez' diyorlardı.. Nihayet, 1958'de yine bir buhranlı zamanda bir hükûmet daha yıkılmak üzereyken, zamanın Devlet Başkanı istifa ediyor ve 'Fransa'nın büyük evladı De Gaulle'ü vazifeye çağırıyorum..' diyor ve yapılan seçimleri ezici bir ekseriyetle kazanan De Gaulle, sokaklarda sürünen Fransa'nın başına geçiyordu.

Ama, 1830'dan beri Fransa'nın sömürgesi olan Cezayir'le ilgili olarak Başkan olduğunda 'Cezayir Fransa'nındır! Yaşasın Fransız Cezayiri!.' diye nutuk çekmiş olmasına rağmen, aradan bir yıl geçtikten sonra, Fransa'nın Cezayir'den çekilmesi gerektiği yolunda bir karar aldığında, Fransa'nın Cezayir'de bulunan 1,5 milyonluk dev ordusunun başındaki ünlü 5 general, Cezayir'deki 'yu '' olarak isimlendirip 'anavatan' Fransa'yı işgal'e kalkıştıklarında o dev orduya karşı Fransa'yı şehir-şehir, sokak-sokak savunacaklarını açıklayıp, bütün Fransız şehirlerini barikatlarla, kum torbalarıyla ve halkı da direniş ruhuyla 'donatınca', 'Gizli Ordu' çözülmüş ve De Gaulle büyük bir zafer daha kazanmış ve Fransa Cezayir'den çekilmişti.

(Ama, Fransa, Cezayir'den askerî olarak çekilse de, oradaki kültürel, ekonomik, ticarî ve hattâ, siyasî olarak bağını hiç kesmedi. Bunu, 1962'den 1992'ye kadar gelen bütün yöneticileri Ahmed bin Bellâ, Huari Bûmedyen ve 1992'de seçimlerin İslamî Selâmet Cebhesi tarafından kazanılması üzerine, Cezayir ordusundaki laik generallerin de en başta Fransa ve B. Amerika olmak üzere, emperial odakların desteğiyle nasıl bir kanlı darbe yapıp, onbinlerce Müslümanı katlettikleri de unutulmamalıdır.

Onun için, Cezayir İstiklâl Marşı'nın,'Ey Fransa!. Seninle hesabımız henüz bitmedi..' şeklindeki son cümlesi o hesabı gören bir mücadeleyi de ateşleyebilecektir; inşaallah..)

*

Fransa'yı ayağa kaldıran De Gaulle, Amerika'nın ve 'nun karşı çıkmasına rağmen, Mao'nun Komunist Çin'ini resmen tanıyan; Atom Bombası'nı yapıp, hemen ardından da ülkesini, 'Fransa kendisini bizzat kendi gücüyle koruyacaktır..' diyerek NATO'nun askerî kanadından çeken ve Fransız komutanların, Amerikan komutanlar emrinde çalışamıyacağını açıkça ifade eden General De Gaulle, evet, ilginç bir şahsiyetti. (NATO'da en üst komutanlar daima Amerikalıdır ve amma, hiçbir Amerikalı subay, başka NATO ülkelerinin komutanları emrinde hâlen de istihdam edilemezler.)

General De Gaulle'ün bir diğer özelliği de aşırı derecede bir Fransız nasyonalisti, hattâ şovenisti olmasıydı. Ki, Avrupa toplumlarında 2. Dünya Savaşı sonrasında biraz baskı altına alınmış olsa bile gizli bir ırkçılık ve kavmiyetçilik daima vardır ve Avrupa toplumlarının her an, patlamaya hazır bir 'gizli kavmiyetçilik' bombası ile karşı karşıya bulunduğu gerçeği unutulmamalıdır. Nitekim, bugün de birbirlerinin dilini anlayan bir alman, bir Fransız, bir İngiliz, bir İtalyan veya bir İspanyol, muhatabının ne dediğini anlasa bile, kendi dinini konuşmadığı için, onu anlamazlıktan gelir. Bunu fransızlarda da görürüz ve bu husus, De Gaulle'ün davranışlarında zirve yapmıştır.

Şöyle ki, 'da genel olarak İngilizce konuşulsa bile başkenti Montreal olan Qebec eyaletinde Fransızca ekseriyetin dilidir. De Gaulle, -1968'deydi galiba-, resmî bir ziyaret için Kanada'ya gitmişti ve o gezinin programı içinde bir Qebec eyaletine gitmek de vardı ve gitti. Ama orada Fransızca konuşan insanları görünce De Gaulle'ün nasyonalist duyguları coştu ve konuşmasında 'Yaşasın Hür Qebec!' dedi. Bu söz o eyalette zaten var olan fransız nasyonalizmini daha bir tahrik etti. Kanada Hükûmeti, bu davranışı diplomatik teamüllere aykırı ve ülke birliğini bozmaya yönelik düşmanca bir tavır olarak niteleyip, De Gaulle'ü, diplomasideki bir yöntem olan 'Persona Non Grata' /İstenmeyen Adam' ilân ederek, Kanada'yı 48 saat içinde terketmesini (yani, aksi takdirde güvenliğinin sağlanamayacağını) bildirdi ve o da derhal ülkesine döndü. (Kanada'nın en zengin eyaletlerinden olan Qebec'de ayrılıkçı fikirler, De Gaulle'ün o ateşlemesinden sonra bir hayli yükseldi ve ayrılıkçı hareketler yıllarca baş ağrısı oluşturdu ise de, eyalette yapılan referandumlarda, ayrılıkçı fikirler giderek destek kaybedince, son 20 senedir eskisi kadar güçlü şekilde söz konusu edilmez oldu.)

De Gaulle'ün bu özellikleri ve otoriter bir düzen kurmasına rağmen, iktidarının 11'inci yılında, referanduma sunduğu ve ülkenin idarî sisteminde değişiklik yapılmasını öngören düzenlemelerin reddedilmesi halinde, halkın kendisine olan itimadının kalmadığı şeklinde anlayacağını ve derhal istifa edeceğini açıklaması ve referandumun sadece yüzde 50.50'ye yüzde 49.50, yani yarım puan gibi bir farkla kendi aleyhine neticelendiğini görür görmez, hemen o anda, gecenin 24.00'ünde, Paris'i terk ederek doğduğu köye çekilmesi ve 1970'de vefat ettiğinde de, resmî bir cenaze töreni istememesi, mezar taşına da, doğum ve ölüm tarihleriyle, ismi (Charles de Gaulle) dışında hiçbir şey yazılmamasını ve köy kilisesinde sadece köylülerinin katıldığı bir cenaze töreni istemesi gibi davranışlarındaki şahsiyetli tutum hep dikkatimi çekmiştir.

*

Tabiî, 1965-70 arasında ülkede ve dünyadaki gelişmelere bakarken, birkaç konuya daha değinmek gerekiyor:

*1967'de, Yunanistan'da krallık rejiminin bir Albay Papadopulos ve General Patakos liderliğindeki bir askerî darbeyle devrilmesi önemli gelişmeydi.. Bu cunta yönetimi, yine de Kral Konstantin'in Batı Avrupa ülkelerine rahat bir şekilde gitmesine izin vermişti. Cunta yönetimi 7 sene sürecek ve 'nin 1974-Kıbrıs Çıkarması karşısında çaresiz kalınca çökecekti..

*Bir diğer konu, Orta Afrika ülkelerinden Uganda'da Iydî Emin (İdi Âmin) isimli bir subayın iktidarı darbeyle ele geçirmesi ve iktidarını yıllarca sürdürürken, onun Müslüman olduğunu çok sonradan ve Hicaz'a gidip Umre ziyareti yapması sırasında öğrenecektik. Ne var ki, kendisi de dünyaya kendisiyle eğlenilen bir görüntü vermekten ve aldığı kararların bazılarını rüyasında aldığını söylemekten veya İngiliz Kraliyet ailesiyle alay etmekten çekinmediği için, dünya kamuoyunda komik bir isim olarak kaldı. Ancak, ülkesinde, insanlar bir musluk tamiri bile yapamaz veya bir elektrik kontağı olduğunda onu gidermeyi bile beceremeyecek durumda iken, bu 'zanaat' kollarını ele geçirmiş olan -Hindistan'lı İsmailî mezhebinden 100 bin kadar insanı ülke dışına çıkarınca.. Halk bir-iki yıl içinde o beceriksizliklerini gidermişti.

*Bir diğer konu.. Pakistan'da Mareşal Muhammed Eyyûb Khan'ın istifa et(tiril)mesi ve yerini General Yahyâ Khan'a devretmesi idi. Mareşal Eyyûb Khan, Pakistan'da halen de bir 'baba' gibi sevilen, babacan bir başkan olarak bilinen bir simâ.. Eyyûb Khan 1963'de, Pakistan, İran ve Türkiye'nin, uluslararası diplomasideki müstakil devlet kimliklerini koruyarak bir konfederasyon halinde birleşmesi ve böylece Bengal Körfezi'nden Balkanlar'a kadar uzanan bir şeritte büyük güç oluşturmasını teklif etmesiyle de meşhurdu. Ama, o dönemin Türkiye Başbakanı İsmet İnönü, 'Bu teklifin kabul edilemezliğini, Türkiye'nin 150- 200 yıldır Batı dünyasıyla birlikte bir siyaset izlemeyi benimsediği' gerekçesiyle reddetmişti.

Mareşal Ordu'nun başındayken, 1958'de kansız bir darbeyle, Pakistan'da idareyi eline almış ve 1969'lara kadar iktidarda kalmıştı. Ama, sonra, nasıl olduysa oldu; Ordu, onu kenara çekti ve yerine Yahyâ Khan'ı getirdi.

O sırada Zulfiqar Ali Butto da Dışişleri Bakanı olarak sivrilmeye başladı.. Bu arada, (bugün 'Bangladeş/Bengallilerin ülkesi' diye anılan) Doğu Pakistan'da da Şeyh Mucib'ur-Rahman liderliğinde Avamî Lig diye bir ayrılıkçı siyasî parti kurulmuştu. O sırada Amerikan Başkanı olan (ve Amerikan iç-siyasetinde Üçkağıtçı Dick diye de şöhreti bilinen) Richard Nixon'un Pakistan'ın toprak bütünlüğünün korunacağına dair, o dönemin Pakistan Dışişleri Bakanı Zulfiqar Ali Butto'ya garanti vermesi ilginçti.

O zaman, haftada bir yazılar gönderdiğim 'Bâb-ı Âli'de Sabah' gazetesindeki yazılarımdan birinde, 'Eyvah, Amerikan emperyalizmi, Pakistan'ın toprak bütünlüğünün korunacağına dair garanti verdi. Bu, bir şeytanî planın dolaylı şekilde ifşa olunmasıdır.' diye bir yazı yazmıştım. Nitekim de, öyle oldu.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN