Arama

Selahaddin E. Çakırgil
Temmuz 17, 2020
Ayasofya da ‘Tevhid mabedi’ne döndürülüyor!
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Önce, bugünlerde tekrar gündeme gelen Ayasofya konusuna değineyim biraz...

Ayasofya adını Ortaokul yıllarımdan beri, yani 63-64 yıl öncelerden ve henüz İstanbul'u görmediğim dönemlerden beri biliyordum. '1.500 yıl öncelerdeki eski dünyada, 7 harika varmış, bunlardan birisi de Ayasofya imiş..' denilirdi, ama, Ayasofya'nın yasaklı olduğu, müzeye çevrildiği gibi konulardan habersizdik; efkâr-ı umûmiyyede, kamuoyunda da bu durum söz konusu edilmezdi, hattâ bilinmez haldeydi...

Çünkü hemen bütün matbuatta yer alan haber ve yorumlar ve açıklamalarıyla kamuoyunu etkileyebileceği düşünülen bir takım dernekler, kemalist/laik kesimin ve resmî ideolojinin borusunu öttürüyorlardı. Sessiz büyük çoğunluk ise, mescidlerde bile konuşmaya korkuyorlar ve hattâ bazı 'Müslüman büyüklerimiz' de 'camilerde dünya lakırdısı etmemek' ve sadece kendi nefsimizle yüzleşmek ve tezkiye-i nefsle meşgul olmamız gerektiğin tavsiye ederlerdi. Üniversite gençliği denilen genç nesillerin görüşlerini ise, güya, MTTB (Millî Türk Talebe Birliği) ve TMTF (Türkiye Millî Talebe Federasyonu) vs. gibi askerci, militarist, kemalist ve de giderek artan bir eğilimle solcu-sosyalist ve hattâ Sovyet etkisinde düşünen kuruluşların yansıttığı kabul ediliyordu.

Ama, 1967'lerde ilk olarak MTTB, Anadolu'nun mazlum, muhafazakâr ve yoksul kesimlerinin çocuklarının dünyasında geçerli olan inanç ve değerleri esas alan, baç tâcı etmekten kaçınmayan, gocunmayan, yani kendi öz kimlik ve şahsiyetlerine, içinden geldikleri ailelerinin inanç ve değerlerine bağlı kalmak dikkatine sahib gençlerin eline geçiverdi, yapılan bir kongreden sonra... Evet, MTTB'nin Genel Başkanlığı'na Râsim Cinisli adında bir genç seçilmişti. (Halbuki o kongreden önce, Y. Çengel isimli MTTB Gn. Başkanı olan gençlik liderlerinden birisinin, CHP'nin o zamanki önde gelen isimlerinden birisine, 'Muhaliflerimizi, karşı grupları Atatürk ve inkılap düşmanı, gerici' gibi yaftalarla bertaraf edebilecekleri'ne dair umudunu dile getirdiği telgraf notları daha sonra ortaya çıkmıştı. Ama, o yaftalamaların artık bayatlamaya başladığı, MTTB'nin Anadolu'daki şubelerinde hizmet gören gençlerin içten içe yeni bir ruhî şekillenmeye başladığı görülüyordu.)

Bu değişimde, (merhûm) Necîb Fâzıl'ın Anadolu'nun büyük merkezlerinde vermeye başladığı konferansların büyük etkisinin olduğunu da bu arada bilhassa belirtmeliyim. O konferanslarda bir araya gelen insanlar, aşağı-yukarı benzer duygularla, benzer ümid ve beklentiler içinde olduklarını görüp, aynı şehirde oldukları halde önce birbirleriyle pek irtibatı olmayan insanlar olarak tanışmış ve yakınlıklarının sıcak temelleri daha bir gelişmiş oluyordu. Bu durum, ülkenin sosyo-politik hayatında da derin etkiler bırakacaktı.

Bu durum o dönem için, özellikle üniversite gençliği arasında son derece büyük bir sosyal değişimin işaret fişeği olarak da algılanmaya başlanmıştı. Bizler Anadolu'nun her bir köşesinde bulunan gençler, ülke ve dünyadaki sosyo-politik değişimler konusunda kendi değerlerimizin, inançlarımızın çizgisinde görüş açıklayabilen bir büyük gençlik kuruluşuna sahib olmanın sevincini yaşıyorduk ve İstanbul'dan yapılan açıklamalar, suya atılan bir taşın dalgalarının iç içe daireler halinde taa uzaklara doğru ulaşması misali, sosyal hayatın dışındaymış gibi yaşayan, sadece günlük maişeti ve de ibadetiyle meşgul olan yaşlı nesillere bile ulaşıyor ve kendi iç dünyalarına kapanmış olan insanlar üzerinde bile bir silkinmeye vesile oluyordu.

İyi de, efkâr-ı umumiye /kamuoyu karşısına hangi hedefler, hangi şiarlar/ hangi taleplerle çıkacaktık?

Sadece ekonomik durumu düzeltmek ve maddî refah talepleriyle çıkacaksak, onu zâten karşımızdakiler de yapıyordu ve özellikle giderek ekonomik açıdan marksizan yorumlar Kemalist- laik matbuat tarafından da dile getiriliyordu.

MTTB etrafında kendisine gelmeye çalışan yeni bir sesi ve heyecanı temsil eden ve genelde 'muhafazakâr' olarak isimlendirilen genç nesiller ise, sosyal plana daha farklı ve yarım asrı bulan laik baskılara karşı, halk kitlelerinin gözü önünde olan ap-açık baskıları reddeden söylemlerle çıkmak görüşüne ağırlık veriyordu.

İşte o sırada, en net bir baskı unsuru olarak herkesin gözle görebileceği bir mazlumiyet âbidesi halindeki Ayasofya'nın, 480 sene bir 'İslâm mâbedi' olarak hizmet gördükten sonra, 'mâbed'likten çıkarılıp bir müzetye çevrilmesi ve maddî- manevî açıdan karanlığa gömülmesindeki çarpık zihniyet gündeme getirilmeye başlanmıştı. Ki, bu mâbed, 900 yıldan fazla bir süre de Kilise olarak ibadete açıktı. Ve dahası, bu mâbedin inşa olunması, miladî-535 yılında tamamlanmıştı ve o dönemde, Hz. Îsâ şeriati, (yâni o dönemdeki İslâm şeriati) yürürlükteydi. Çünkü, Ayasofya, Hz. Muhammed (S)'in dünyaya gelmesinden 35 sene, ve O'nun 'Risalet'inin başlamasından da 75 sene öncelerde, teorik olarak, Hz. Îsâ'nın Tevhîd dininin mâbedi olarak dikilmiş ve amma, Hz. Peygamber (S)'in Risalet'inin sonraki asırlarda bir putperestlik merkezi haline de getirilmişti. Ve İstanbul'un, Hicrî-Qamerî takvimin 857'nci yılında Müslümanlar tarafından fethedilmesi ve Bizans'ın, Doğu Roma İmparatorluğu'nun sona ermesinden sonra ise, bu mâbed, o putlardan temizlenmiş ve bir harabeye dönmüşken, tamir edilmiş Tevhîd inancının mâbedi olarak yeniden, ilk yapılış gayesine, Tevhîd inancının mâbedi özelliğine iade olunmuştu.

Ama, emperialist dünyanın baskıları ile bu ulu mâbed, 1934 yılında Türkiye'nin o zamanki yöneticilerince ve esasen, o emperial güçlere, taa 1923'lerde, Lozan Andlaşması ve devamında, verilmiş olan sözlerin de gereği olarak, 'câmi'likten /mâbedlikten çıkarılıp müzeye dönüştürülmüştü. Ve müzeye dönüştürülmesinin üzerinden 30 küsur yıl geçtiği halde, 1965'lere kadar bu duruma kitle çapında bir itiraz geliştirilememişti. Bizim o zamanlarda, İslâmî hassasiyetlerimizi dile getiren Necîb Fâzıl ve Osman Yüksel Serdengeçti gibi şair ve diğer kalem erbabının, laik matbuat karşısında oldukça cılız kalan itirazlarından başka bir ses yükselememişti.

Halbuki, bu ulu mâbed, dört minaresi ve kubbesiyle, milyonların devamlı gözü önündeydi. Bu açıdan onu karanlığa gömen zihniyetin çarpıklığının kitleler tarafından anlaşılması için Ayasofya iyi bir fırsattı.

MTTB ve etrafında gelişen, ve önceleri 'muhafazakâr' sonra 'mukaddesatçı'; sonraları; 'Akıncılar' veya 'Müslüman Gençlik' gibi isimlerle anılan odaklar, Müslüman toplumun sinir uçlarını uyandırmaya, ve hele de Tanzimât'tan, 1840'lardan bu yana, 150 yıla yaklaşan dönemler boyunca hep inanç ölçü ve hassasiyetlerimizden geri adım ata-ata gelinen yüzüstü duruma bir sembol olarak Ayasofya'yı gösteriyorlar, en çok da, 'Ayasofya Açılsın.. Zincirler Kırılsın..' feryatlarıyla bir protesto şekli geliştiriliyor ve bu şiarlarla içimizde biriken duygular sadece Ayasofya'nın kapalı oluşuna değil, bütün bir geri çekiliş dönemlerinde yönetici sınıflarımıza ârız olan 'aşağılık duygusu'na ve emperial güçlerin himayesinde milletimize dâr ağaçlarıyla, zindanlarla, sürgünlerle, 'inkilab' veya devrim denilen histeri krizleri ve hecmelerle uygulanan ve zorlukla ve itirazla karşılaşılınca, hemen, 'Bunlar behemehal, mutlaka yapılacaktır, amma, ihtimal ki bazı kelleler koparılacaktır..' zorbalığıyla jakobenist/ tepeden inmeci, dayatmacı çözümlerin her birisine de bir karşı oluş ve yavaş yavaş meydan okuyuş da neşv'ü nemâ buluyordu.

Bu itirazlar için, İstanbul'un fetih günü olan, -her yılın- 29 Mayıs günleri protestolar daha bir yoğunluk kazanıyor ve gösterilerin son noktası Ayasofya Meydanı oluyordu. Tabiatiyle de, polisiye tedbirler de yıldan yıla daha bir artıyordu.

1967-68'de, Râsim Cinisli'den sonra MTTB'nin başına gelen İsmail Kahraman ve ondan sonra da (merhûm) Burhaneddin Kayhan zamanında, İslamî söylemler daha bir güçlendiriliyor, ve binlerce üniversiteli, Ayasofya etrafında 'Zincirler kırılacak..' diye haykırırken, gerçekte, sadece Ayasofya için değil, hele de 1908'deki 2. Meşrutiyet ve İttihad-Terakkî'den beri yaşanan bütün o emperial dayatmalara karşı bir meydan okuma şekilleniyordu.

O yıllarda, (merhûm) Abdurrahim Karakoç'un 'Hak yol İslâm Yazacağız..' nakaratlı son derece güzel ve duygulu- coşturucu şiiri ise, tam bir istiklâl ve hürriyet manifestosuna dönüşüyor, binlerce gencin hançeresinden, duygu yüklü ve gözyaşları boğazlarda düğümlenerek yükselen, 'Kör dünyanın göbeğine .. Hak yol İslâm Yazacağız… ' mısraları, sonunda anayasaya, generallerin masasına kadar uzanıyordu.

Özellikle 1966-67'lerden itibaren, Ayasofya, son 50 yıl boyunca protestolarımızın merkezi olmuştu, ama, istenen sadece Ayasofya'nın açılması değil, Müslüman halkımızın inanç ve ideallerinin önüne çekilen bütün sedlerin, engellerin bertaraf edilmesi idi.

(2020 yılının 29 Mayıs gecesi için Cumhurbaşkanı Tayyib Erdoğan'ın özel bir fetih gecesi hazırlatması, o gece Ayasofya'da Fetih Sûresi okunması ve o sûrenin Türkçe meâlinin de bizzat Başkan Tayyib Erdoğan tarafından okunması, Ayasofya'nın açılması yolunda, yüksek ve güçlü bir irade beyanı mahiyetinde idi.

Ve sonunda da 12 Temmuz günü Danıştay, Ayasofya'nın müze olarak tutulmasını öngören 1934 sayılı ve K. Atatürk imzalı kararnâme'yi oybirliğiyle ibtal ediyor, hemen arkasından, C. Başkanı Tayyib Erdoğan, yayınladığı bir kararnâme ile, Ayasofya'nın Diyanet İşleri Başkanlığı'na câmi olarak devredildiğini açıklıyordu. Ve bu satırların yazıldığı 16 Temmuz günü itibariyle, hazırlıklar devam ediyor ve 24 Temmuz 2020 Cuma günü de kılınacak olan Cuma Namazı ile, Ayasofya, 86 yıl sonra, 1.500 yıl öncelerde yapılış gayesine uygun olarak, Tevhîd inancına bağlı müminlerin ibadetine hizmet vermeye başlayacaktır.

Ama, bu duruma, Rusya'dan Amerika'ya, Fransa'dan Vatikan ve Yunanistan'a ve de içeride Patrik Bartholomeos'a ve Ermeni Patriği'ne ve kemalist-laikler cemaatine ve hattâ Müslüman olduklarını söyledikleri halde, içerdeki ve dışardaki bu itirazcılarla aynı paralelde, Ayasofya'nın mâbed olarak açılışına karşı çıkan kesimlerin itirazlarına konu oldu, oluyor.

Tayyib Erdoğan ise, 'Biz 1934'de yapılan bir yanlışı düzelttik, o zaman müze yapılan Câmii, yeniden camie döndürdük, Kilise'yi câmie döndürmedik ki.. Bu itirazların mantığını anlamak zor..' diyordu, haklı olarak.. Ama, kemalist-laikler, bunun, gerçekte 1923 sonrası Devrimleri'ne karşı geliştirilmek istenen bir sosyal cereyanın ilk adımını oluşturduğu korkusunu dile getiriyorlardı.

*

Bu vesileyle Ayasofya konusunda son günlerdeki iç ve dış dünyadaki tartışmalara 'fakir'in de Star gazetesindeki köşesinden yazdığı 1-2 makaleden bazı bölümleri buraya da aktarayım:

(( 10.06.2020,

Ayasofya, 'Kutsal Bilgi'nin, Vahyin Sembol Mâbediydi..
Aslına Tekrar Kavuşmanın Sancılarını Çekiyor..

Bugünlerde Ayasofya Mâbedi üzerinde konuşuluyor, içerde de, dışarda da.. İçerdekilerden niceleri de dışardaki şerr güçlerle koro halinde, Venizelos ve o dönemin Yunan Dışbakanı Baltacis'in, Lozan sonrasından beri, birilerine gönderdikleri 'İnkilabınızı taclandırmak için Ayasofya'yı aslî şekline iade etmenizi bekliyoruz..' gibi telgraflarındaki lafları ediyorlar.

*

Ayasofya, yapılışında geçerli olan ilahî şeriatin, Hz. Îsâ (a) şeriatinin dünyadaki en yüce bir mâbediydi. Doğu Roma İmparatoru Justinien tarafından milâdî takvimin 530'lu yıllarında yaptırılmıştı. Ve henüz Hz. Resul-i Ekrem (SAV)'in dünyayı teşrifinden 35, İlâhî Risalet'le vazifelendirilmesinden de 75 sene öncesiydi. Yani, Hz. İsâ (a)'nın elinen sunulan 'Tevhîd' inancının bağlılarının bulunması henüz de mümkün olan bir zaman dilimindeki bir ilâhî mâbed.. Çünkü, Hz. Îsâ'nın şeriati de İslam şeriatiydi ve o şeriat, henüz, Hz. Peygamber (SAV) eliyle yenilenmemişti. Bu açıdan, Ayasofya, yapılışında bir İslâm mâbediydi diyebiliriz.

Unutmayalım ki, Kur'an'da, nâzil olduğu zaman için bir istisna getirmeksizin, sadece Mescidler değil, Manastırlar, Sinagog ve Kiliseler de, içinde Allah'ın adının çokça anıldığı yerler olarak tekrim ile anlatılmaktadır. (Hacc Sûresi, 40. Âyet meâli..)

*

Ama, o ulu mâbed, sonra Haçlı Orduları denen haydutlar taifesinin saldırısına uğradı, sadece İstanbul yağmalanmakla kalmadı, hattâ, o ilâhî mâbed, bir putperestlik mekânından da öte, ahlâksızlık yuvasına da dönüştürülmüştü.

Ayasofya'nın sembolü olduğu kutsal bilgi'ye, (bazılarına göre 'vahy-i ilâhî' mânâsına da gelen) ismine bile karşı olanlar, hep pusuda beklemişlerdir, tarih boyunca..

Evet, Ayasofya, 'Kutsal Bilgi' mânâsında, gerekçede..

*

Bütün Enbiyaullah (İlâhî Peygamberler) eliyle, bütün insanlara Hz. Îsâ aracılığıyla sunulan İlâhî şeriatin bir yüce mâbedi olan Ayasofya; milâdî takvimin 610'uncu yılından itibaren, Resul-i Ekrem (SAV)'in aracılığıyla yenilenmeye başlamasından sonra ise, Tevhîd inancına direnen firavnî ve karanlık güçlerin eline geçmişti, 860 sene kadar..

Ve bugün olduğu gibi, ö günün dünyasında da en önemli stratejik noktalardan birisi olan Konstantiniyye ve oradaki büyük mâbed Ayasofya, kurtarılmayı bekliyordu. Bunun içindir ki, Emevîler zamanında büyük sahabe Ebâ Eyyûb- el'Ensarî'nin de 85 yaşındayken katıldığı bir Müslüman Ordusu İstanbul surları dibine kadar gelebildiği halde, fetih müyesser olmamıştı. Çünkü, gereken bedeller ödenmeliydi.

*

Fetih basit bir hadise, bir savaşta zafer kazanmak ve bir şehir, bir coğrafya, veya bir ülkenin ele geçirilmesi, bir devlet veya tahakküm gücünün yıkılması değildi. Çünkü, İslam'da cihadın hedefi, 'İlâ'y-ı Kelimetullah'tır, Allah'ın dinini yüceltmektir. Maddî kazanımlar, o hedefin hedefi değil, ancak sonucu olarak değerlendirilebilir.

Bu bakımdan, 21 yaşındaki bir genç mücahid hükümdarı, 'fethi mubîn'in kumandanını iyi anlamak gerekir. Ayasofya, fetih ile, aslî mahiyet ve fonksiyonuna kavuşmuştu.

Onun 'Avnî' mahlâsıyla yazdığı şu şiirin ruhunu kavrayamayanlar onu, hasımlarını maddî gücüne dayanarak yenmekte maharetli sıradan bir savaşçı sanabilirler.

Onun kalbini ve beynini harekete geçiren asıl cevherin ne olduğunu anlamak isteyenler bu şiiri derinlemesine düşünmelidirler.


İmtisâl-i câhidû f'illâh olubdur niyyetüm
Dîn-i İslâm'ın mücerred gayretidür, gayretüm
Fazl-ı Haqq' u himmet-i cund-i ricâlullâh ile
Ehl-i kufri ser-tâ-ser kahr eylemekdür niyyetüm

(Allah yolunda cihadda örnek olmaktır niyetim;
Benim gayretim, (sadece) İslâm'ın gayretidir, gücüdür.
Haqq'ın fazileti ve Allah erlerinin, askerlerinin himmetiyle,
Kâfirleri baştan başa kahreylemektir niyetim.) (…)'

Evet, Ayasofya Mes'elesine temel bakış açımızı, Fâtih'in bakış açısına ayarlamadığımız takdirde bu konuyu kavrayamayız.

*

12.06.2020

Evet, Ayasofya 'Tevhid Dini'nin Mâbedi Olarak Yapılmıştı; 'Fetih'le Aslî Şekline Kavuştu!

10 Haziran tarihli yazıda, -grekçede, 'vahy-i ilahî ve kutlu bilgi' gibi mânâlara gelen ve bu mânâya da hürmeten ismi aynen korunan- 'Ayasofya'nın, Hz.Îsâ (a) şeriatinin henüz de yürürlükte olduğu bir zaman diliminde yapıldığına; ilahî mesajın Resul-i Ekrem (S) aracılığıyla yenilenmesinden sonra ise, aslî fonksiyonuna aykırı şekilde, putperestlerin eline geçtiğine; Kur'an-ı Mubîn'in ap-açık beyânına göre, bütün enbiyaullah / ilahî peygamberler gibi Hz. Îsâ aleyhisselâm'ın şeriatiyle Hz. Peygamber (S)'in şeriati arasında -haşâ- bir güç yarışı olmadığına; bu yüzden de 'fetih'le o mâbedin aslî foksiyonu arasında bir kesintisinin olamıyacağına' değinilmişti. Yoksa, biz Müslümanlar başkalarının mâbedini almış değiliz. Kendi mâbedimizi kendimiz yapamayacak bir acziyet içinde olmadığımız, dünyadaki nice örnekleriyle de ortada.. Meselenin özü, Bizans yenildikten ve o mâbedi aslî hedeflerine aykırı olarak kullananlar gittikten sonra, o mâbedi metruk halde bırakmayıp, aslî fonksiyonuna kavuşturmaktan ibarettir.

Yani, fetihle, Hz. Îsâ'nın şeriatine karşı olanlarca yapılan tahrifâta son verilmişti.

Ama, Doğu Roma İmparatorluğu'na son veren Müslüman iradesinin iyice ezilmesi ve emperyalizmin asırlardır süren yürek sancısının sona erdirilmesi için, birileri, en şeytanî oyunları, uşaklığını yaptıkları 'efendilerinin aferini'ni almak için, bu kutlu mâbedi, mâbed olmaktan çıkarmışlar; müze yapmışlardı.

Kimdi onlar?

Burada kişiler değil, zihniyet önemlidir ve ezelden beri var olan 'Haqq- Bâtıl Savaşı'nda şeytanî güçlerin emireri durumunda olanlarını zihin dünyasıdır.

*

Nitekim, bugün, bir alçak kişi, hem de milletin Meclis'inde, bir CHP m.vekili olarak yaptığı ve bu zamana kadar kimsenin söylemeye cesaret edemediği bir hainlikle, hattâ, 'Sultan Ahmed Camii'nin de müzeye çevrilmesini' söyleyecek kadar küstahlaşmıştır. İşte o ve onun gibilerin dünlerdeki kökleri ve bugünkü destekçileri kimler ise, işte onların zihniyet dünyasıyla asıl meselemiz..

*

Bugün görmekteyiz ki, Amerika'dan Rusya'ya ve iç ve dıştaki bütün mâlûm emperial ve şerr odaklarına kadar her güç odağı, zihin birliği içindeler; 100 yıl öncelerde de olduğu üzere.. Biz de onlara diyoruz ki, sizin bu zamana kadar kurduğunuz bütün tuzaklara rağmen, biz dâvâmızın siperlerini terketmedik ve onca zulümlere, yüzükoyun yerlere kapaklanmalara rağmen, yine kalktık ayağa; yarınlarda da hep olacağız, inşaallah.. Siz, dünya çapındaki bütün zulüm düzenleriniz ve güçlerinizle varsanız, biz de kendi değerlerimize göre yaşamak azmimizle daha bir bileylenerek siperlerimizdeyiz.

*

Ne kadar ilgi çekicidir ki, T. Tarih Kurumu'nun eski başkanlarından ve bir ara MHP'den m.vekil de olan Prof. Yusuf Halaçoğlu, 10 yıl öncelerde, Ayasofya'nın gerçekte sahte bir imza ile müze yapıldığını ekranlardan, uzun uzun anlatmış, ama, Meclis'e gidince o konuda hiçbir çabası olmamıştı.

Halaçoğlu, 10 Haziran günü de Hürriyet'e verdiği mülâkatta, o eski iddialarını tekrar ediyor ve 'Ayasofya'yı müze haline getiren kararnamenin sahte ve, o zamanki en üst yönetici olan ismin imzasına kimsenin itiraz edemiyeceğinin düşünülmüş olduğundan hareketle, bir el'in Ayasofya'yı müze haline getirdiğini, işin içinde böyle bir sahtekârlığın bulunduğunu' ifade ediyordu. Hattâ, o imza sahibi, kendisine kanunla verilen soyadı, henüz Resmî Gazete'de yayınlanmamışken, o soyadını kullanarak imzalamış gözüküyordu. (Evet, orada kullanılan imza, Agop Dilaçar isimli bir ermeni dilcisinin kendisine öğrettiği imzadan çok farklı ve başka hiçbir yerde örneği yok..)

Yani, bu sözleri söyleyen kişi, bu konuların yabancısı birisi olsa, 'Git be adam, sen bu milleti eşşek yerine mi koyuyorsun..' bile diyebilirdik. Ama, birileri bu milleti gerçekten de bir şey yerine koymuşlar..

Asıl hıyanet, emperial güçlerin entrikaları değil, bu maskaraca oyunlardır!

*

13.07.2020,

'Tevhîd İnancının Mâbedi', İlk Tesis Gayesine Döndürüldü; Hepsi Bu!

Ayasofya konusunda dış dünyadan da, içimizden de farklı sesler yükseliyor.

Halbuki, bizim örneklerimiz, 14 asırlık geçmişimizdendir.

Kur'an-ı Kerîm'de, Hacc Sûresi, 40. Âyette de, (meâlen) sadece 'Mescid'lerde değil, Kilise ve Sinagog'larda da, Allah'ın adının/ ahkâmının çokça anıldığı' belirtilerek; -mâbedlerin yıkılıp gitmesi ihtimali için-, 'Allah, saldırıya uğrayanları savunmasız bıraksaydı, bütün bu mâbedler yok olurdu...' hatırlatması yapılmaktadır.

Hz. Peygamber (S) Mekke'yi fethettiği zaman, bir puthaneye dönüşmüş olan Kâbe'yi putlardan temizledi ve onu Hz. İbrahîm aleyhisselam'ın şeriatine döndürdü.

*

Hz. Ömer de Kudüs'ü fethettiğinde, namaz kılmak için temiz bir yer ararken, Kardinaller kiliseye davet ederler; ama, Hz. Ömer gitmez. Onlar da, 'Bizim mâbedimizde ibadet edemez misiniz?' dediklerinde, Hz. Ömer, 'Benden sonra Müslümanlar, burada Halife namaz kılmıştı, diye mâbedinizi elinizden almaya kalkışırlar endişesiyle..' meâlinde karşılık verir, tarihî rivayetlere göre..

*

Ve İslâm'ın ve Müslümanların mâbedler konusundaki genel yaklaşımı böyledir.

Nitekim, Salâhaddin Eyyubî'nin, Kudüs'ü Haçlı güçlerinden geri aldığı zaman, başkalarının mâbedlerine ihtiram gösterdiğini bizzat onların tarihçileri de hayranlıkla zikrederler.

Elbette, toplumların o andaki sosyo-psikolojik durumlarının da etkisiyle bu anlayışa riayet olunmadığı istisnalar da gösterilebilir. Kaldı ki, Emevî hâkimiyetinin sağlanmasında zorlanıldığı dönemde, Kâbe'nin bile hem de bazı Müslüman kesimlerin saldırılarına uğradığı bilinmektedir.

*

İstanbul'un fethinde ise, gayrimüslimlerin mâbedlerine dokunulmadı. Ama, daha önceki Katolik Haçlı ordularının İstanbul'dan geçişi sırasında saldırıya uğramış ve harab olmuş Ortodoks kiliseleri, İstanbul'un fethinden sonra, cemaatsiz de kaldıysa, başka hedefler için kullanılmayıp, tahrib olmaması için Müslümanların ibadetine tahsis olunmuştur. Fetih'ten sonra da asırlarca, İstanbul'da cemaati olan eski mâbedler korunduğu gibi, yeni yapılan gayrimuslim mâbedleri de hep olmuştur ve Sultan Fatih, gayrimüslimlerin liderlerine, inançlarına bağlı kalmaları için tanınan serbestliğin, şahsî bir tasarruf değil, İslâm'ın bir gereği olduğunu hatırlatmıştır.

Avrupa'da ise, bugün, boş kalan kiliseler harab oluyor, satılıyor ve hattâ gece kulüplerine dönüştürülenler bile var. Bazıları ise Müslümanlarca satın alınıp, yine mâbed olarak kullanılıyor.

*

Fatih Sultan Muhammed'in Ayasofya'yı mescid'e çevirmesine gelince.. Birkaç ihtimali düşünülebilir.

1- Bazılarının dediği gibi, sadece ve o dönemde geçerli olan bir teamülle fetih hakkı olarak mı buraya el koymuştur?

2- Fetih sebebiyle, Doğu Roma İmparatorluğu çöktüğü ve o devletin yerini kendi hükûmeti aldığı için, hukuk sistemi bu yeni iradeye göre şekillenmiş ve Sultan Fatih de Ayasofya'yı vakfetmiş ve gelir kaynaklarını da 'vaqfiyye'sinde göstererek yine bir mâbed/mescid olarak korumuştur.

3-Sultan Fatih, bu mâbedin Hz. Peygamber (S)'in 'Risalet'inden önce, sırf Tevhîd inancına göre ibadet edilmesi için, yani, o zaman hukuken de geçerli olan Hz. İsâ (a) şeriatinin Tevhîd inancına hizmet etmesi gayesiyle tesis olunduğunu esas alarak; üstelik büyük çapta tahrib olmuş olan bu mâbedi tamir ettirip; yine, Tevhîd inancının hizmetine iade etmiştir. Üstelik, bu mâbed ve diğer çoğu kiliseler de fetih'le bir boşalma meydana geldiğinden, cemaatsiz kalmıştı.

*

Bu üç ihtimalden bu sonuncusu Sultan Fatih'in İslâmî kimliğine daha uygun buluyorum.

Ancak, bütün hukuk sistemlerinde de korunan Vakıf statüsünün, 1923'den itibaren yok sayıldığı görülmüş ve Ayasofya'nın tesis gayesi olan Tevhîd inancının mâbedi olmak statüsü, laik bir tasallutla değiştirilip, haksız olarak, 'müze'ye çevrilmiştir.

O halde, şimdi, Ayasofya'nın yeniden Tevhid inancının ibadetine açılması, bu mâbedin aslî tesis gayesine uygun hale döndürülmesi, başkalarının mâbedini almak şeklinde değerlendirilemez. Ve, bütün enbiyaullah gibi, Hz. İsâ da bizim peygamberimizdir ve onun şeriati de İslâm şeriatiydi.

Başka dünyaların, Endulüs'de, Balkanlar'da, Hindistan ve diğer yerlerde İslam mâbedlerini tahrib etmelerine bir mukabele olarak hareket ettiğimiz sanılmasın. Bizim ölçümüz, karşıt ve düşmanlarımızın yaptıklarına mukabele değil; İslâm'dır. ))

*

Evet, Ayasofya tartışmaları daha çoook devam edecektir.

*

1965-70'lerden beri yükselen 'Ayasofya açılacak! Zencirler Kırılacak..' feryadlarının nihayet 50 yıl sonralarda gerçekleşmesi o kadar kolay olmadı.. Emperial güç odaklarının desteğinde çalışan laik cenahların nice karışıklıkları, darbeler, yargılamalar, ve sonra bugün gelinen nokta..

Tabiatiyle o yıllarda, bu gelişmelere paralel olarak, Necmeddin Erbakan da siyasî arenaya çıkmaya çalışıyor, Türkiye Odalar Birliği'nin bir seçimle başarılı şekilde ele geçirilmesinin C. Başkanı Cevdet Sunay ve Başbakan S. Demirel'in baskısıyla ve Danıştay'ca ibtal ettirilmesinden sonra, Erbakan bu kez de direkt siyasî partiler kanalıyla TBMM'ne geçmenin yollarını arıyordu.

Selahaddin E. Çakırgil

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2024 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN