Arama

Selahaddin E. Çakırgil
Nisan 17, 2020
60’ların sonuna doğru dünya…
Sesli dinlemek için tıklayınız.

O dönemin dünyayı meşgul eden büyük meselelerinden birisi de, Vietnam Savaşı'nın nasıl bitirileceği idi. Kuzey'deki komünist Vietnam'ın filozof veya bir ruhban görünümlü lideri Ho Shi Minh ve büyük bir gerilla savaşı stratejisti olarak bilinen Gen. Giap emrindeki güçler, sadece Güney'deki yerli anti-komunist güçleri değil, Amerikan emperyalizminin güçleri için de yenilemeyecek bir güç durumuna gelmişti. Ayrıca, Güney Vietnam'daki bir diktatör general'in liderliğine ve 'Korkunç Yenge' diye anılan hanımın korkunç uygulamalarına karşı dünya çapında protestolar ve hele de Budist rahiplerinden onlarcasının, üzerlerine benzin dökerek, meydanlarda kendilerini yakmalarının dünya kamuoyunda meydana getirdiği duygu yönlendirmesi önemliydi.

*

Bu arada, 1928-48 arasında Çin'e hükmetse de, Mao liderliğindeki komünist güçlere karşı yenik düşüp Formoza /Taiwan adasına sığınan Mareşal Chiang Kai-Shec'in orada kurduğu ve Birleşmiş Milletler'de Çin'i temsil eden 20-25 milyon nüfuslu 'Nasyonalist Çin' adındaki devletin, 1,5 milyara yaklaşan dev nüfuslu komunist 'Çin Halk Cumhuriyeti' yerine, Çin halkının temsilcisi olarak kabul edilmesinin mantıksızlığı ve Mao rejiminin elindeki Komunist Çin'in BM'de Çin halkını temsil eden rejim olarak kabul edilmesinin gerekliliği düşüncesi giderek güçleniyor, tarafdar buluyordu.

Bu arada, Mao'dan sonra neredeyse onun kadar etkili ve dünya kamuoyunca da rahat irtibat kurabilen ve kendisiyle rahat konuşulan bir ikinci isim olan başbakan Çu En Lai'ın mantığı da dünyada hem gülümsetiyor, hem de dehşet verici de olsa doğru bir mantık olarak görülmeye başlanıyordu.

Nitekim, Mareşal Çan Kai-Şek'in ileri derece yaşlılığı ve bir gelecek vaad edememesinin de sevkıyle, sonunda Çin Komunist rejimi, Taiwan'da Amerikan desteğiyle ayakta duran 'Nasyonalist Çin'in yerine ve Birleşmiş Milletler'de 'veto' yetkisi bulunan '5 devlet'ten birisi olarak kabul ediliyordu. Bu müthiş bir gelişmeydi.. Çin Halk Cumhûriyeti artık dünyanın diplomatik açıdan en büyük 5 ülkesinden birisi haline gelmenin sevincini yaşarken, Formoza /Taiwan adasını da kendi malı olarak istirdad edeceğini, geri alacağını söylüyor; ama, B. Amerika, Taiwan rejimini askerî açıdan var gücüyle ve bir devlet olarak koruma kararlılığını gösterdiğinden, Çin de o konuda Amerika ile askerî olarak karşılaşmamayı tercih ediyordu. Bu durum, hâlen de devam ediyor.

Komunist Çin'in henüz çeyrek yüzyıllık bir geçmişe ulaşmadan dünya sahnesinde bu kadar güçlü bir konuma gelmesi, Türkiye'deki marksist güçler arasında bir bölünmeyi ve Sovyet Rusya yerine Çin komünizminin uygulamasının daha doğru olduğuna inanan bir grubun oluşmasına da zemin hazırlayacaktı. O kesimin en önde gelen isminin D. P. isimli bir kişi olduğunu tekrara gerek bile yok.. 'Sovyet Rusyacı marksistler' ise, bu kişi ve çevresini, 'Amerikancı marksistler' olarak niteleyecekler ve aralarında çok sert bir ideolojik mücadeleye sürecekti. Bu suçlama tamamen de yanlış değildi, herhalde.. Çünkü, 'Çinci marksistler' Amerikan emperyalizmine, Sovyetler Birliği'ne olduğu kadar ideolojik düşmanlık beslemiyorlardı. O çizgi, Sovyet Rusya'nın çökmesinden sonra ideolojik açıdan daha güçlü bir marksist çizgi görünümünde oldukları iddiasıyla genç nesillerden bazıları için bir câzibe merkezi veya manyetik çekim alanı görünümünü, D.P.'nin güdümünde yayınlanan dergi ve gazetelerle sürdürdü ve sürdürmeye devam ediyor.

Bu marksistler arasındaki bu ideolojik ayrışım, sadece Türkiye'de değildi; dünyadaki hemen bütün Marksist kesimler arasında da etkisini göstermiş ve hattâ bir de, Arnavutluk'ta 1944'lerden beri dünyanın belki de en katı ve ütopik bir marksist rejimini kurmuş olan 'Enver Hoca' merkezli üçüncü bir 'marksist kutup' da dünya çapında oluşmaya başlamıştı. (Ama, bu odak, Enver Hoca'nın 40 yıllık esrarengiz ve de din düşmanlığında en katı bir marksist diktatörlük örneği oluşturan uygulaması, onun 1984'lerde ölümünden 1-2 sene sonra tarihin dehlizlerinde kaybolup gidivermişti.. Halbuki, 40 küsur yıllık ve her şeyde tek kişi diktatöryasına dayalı olan bu rejimin o özelliğin devam edeceği sanılıyordu. Yeller eser şimdi yerinde..)

*

Bu arada Sovyetler Birliği'nde ve dünya komünist çevrelerinde, 1917'de gerçekleşen komünist - Bolşevik Devrimi'nin 50. Yıldönümü dolayısiyle dünya çapında büyük törenler ve yayınlar yapılıyor, konferanslar düzenleniyordu.

Amerikancı ve hattâ Amerikancı olmayan anti-komunist çevreler ise, Amerika'dan pompalanan propagandalarla, '10 yıla kalmaz, Sovyet Sistemi çöker..' gibi iddiaları işleyen tahmini yorumlara Türkiye'den de tempo tutan ve arzularını gerçek gibi gösterenler oluyordu. (Bolşevik İhtilali'nin 50'nci Yıldönümü dolayısiyle, İstanbul Hukuk'a yeni girdiğim ilk ayda, 'Bâb-ı Âli'de SABAH' gazetesinde üç gün süren uzuun bir yazı yazmıştım, 2. sahifede, 'orta yazı' denilen sütunda.. O temennilere ben de katılmış mıydım; şimdi hatırlamıyorum. Ama, bir temenni olmaktan öteye, öyle bir çöküntüyü beklemek kehanet olurdu, herhalde..)

Ama o sıralarda marksistler arasında yapılan bir tartışma, daha doğrusu değerlendirme de Stalin ve Troçki üzerine yapılıyordu. Troçki'yi o zamanlar sahiplenebilecek bir marksist kişi veya grup hemen hemen hiç yoktu. Çünkü, Lenin'in ölümünden sonra, en önde gelen diğer iki marksist lider olan Stalin ile Troçki arasındaki metod tartışmasında Troçki'nin ütopik/ hayalci; Stalin'in ise pratik/gerçekçi olduğuna dair tezlere ağırlık veriliyordu. Çünkü, Troçki, 'dünyadaki bütün kapitalist düzenlerin kendi içinden yıkılmasını hedef alan iç muhalefet hareketlerini destekleyerek bir dünya ihtilali yapılmasını düşünüyor, aksi halde kapitalist emperyalizmin Sovyetler Birliği'ne yaşama hakkı tanımamak için elinden gelen her entrikayı tezgâhlıyacağını' ileri sürüyordu, özet olarak..

Stalin ise, 'marksist düzeni önce bir ülkede uygulamak, güçlendirmek ve diğer halklara da bir örnek olarak göstermek gerektiği' görüşünde idi. Ve o zaman, geride kalan 50 yıla bakıldığında, Stalin'in doğru düşündüğü kabul görüyordu, marksistler arasında.. Çünkü, Sovyet marksist rejimini güçlendirmek için, içerdeki muhalif unsurları ve odakları kanlı bir şekilde bastıran Stalin, 1 Eylûl 1939'da patlak veren İkinci Dünya Savaşı öncesinde Alman Nasyonal Sosyalizmi'nin, Nazi rejiminin lideri olan Adolf Hitler ile 25 Ağustos 1939'da, Doğu Avrupa ülkelerinin nasıl paylaşılacağı üzerine, iki tarafın Dışişleri Bakanları Joahim von Ribbentrop ile Wjatscheslav Molotof arasında imzalanan bir gizli anlaşma imzalamış ve birlikte hareket etmiş, ama, Adolf Hitler 1941 sonunda Rusya'ya da saldırınca, derhal Amerika'yla ittifak kurmuş ve savaşın sonunda ise, Hitler yenilirken, Stalin zafer kazanan tarafta ve Doğu Avrupa'yı yutarak ve o ülkelerde önceden örgütlettiği 'yerli komunistler'e 'Sovyet Rusya kuklası marksist rejimler' kurduran güçlü bir 'dünya lideri' olarak çıkmıştı. Stalin'i bir büyük önder ve dâhi olarak gören marksistlere göre (ki, öyle olmayanları pek yoktu), 'pratik gerçekçilik' işte bu idi. Troçki'nin ütopik dünyası bunu anlayamazdı, hemen bütün marksist yazar-çizer taifesine göre.. (İlginçtir, 1985'lerde Sovyet sistemi kendi içinden çökmeye başladığı zaman, 60 yıl boyunca sadece ütopik bir kişi olarak değil, aynı zamanda 'hain' olarak da suçlanan Troçki'nin itibarı iade olunacak ve bir kısım marksistler ancak ondan sonra, 'Troçki'yi, Sovyetler Birliğinin âkıbetini taa 1920'lerde gören bir kafa olarak değerlendirmeye başlayacaklardı.)

*

Ama, o dönemde bizi daha bir derinden ilgilendiren ve zihnimizi meşgul eden konu, Keşmir konusu idi. Himalaya'ların eteklerinde, bir dünya cenneti olarak nitelenen Keşmir eyaletinde, halk büyük ekseriyetiyle, yüzde 90'ın üzerinde Müslüman idi ve Hindistan'da 200 yıldan fazla süren İngiliz emperyalizminin, 1947'de bağımsızlık tanımak noktasına varmasıyla, Hindistan ve Pakistan diye ikiye bölünmesi sırasında, bir plebisit/ referandum yapılmış ve Keşmir'in Müslüman halkına, 'hangi tarafta kalmak istedikleri' sorulmuştu.. Cevap tahmin edilebileceği gibi açıktı.. Ancak, referandum sonucunun eyalet hükûmetlerince de kabul edilmesi ön şart idi.

Keşmir eyaletinin sadrâzamı Şeyh Abdullah, Hindistan'ın ünlü lideri Mahatma Gandhi'nin yakın arkadaşı idi ve halkın referandumda verdiği Pakistan tarafında kalmak kararını tanımadı ve Keşmir'in Hindistan tarafında kalacağını açıkladı. Ve bu hıyanet çapındaki karar, iki taraf arasında hâlâ kanayan yara olarak duruyor.

(Bu vesileyle ekleyelim ki, Şeyh Abdullah 1984'de ölümüne kadar Hindistan'ın emrinde Keşmir Sadrâzamı olarak kaldı ve öldüğünde Hindistan ona muazzam bir tören yaptı. Hind medyası onu günlerce 'Laiklik Aslanı' olarak andı.)

Pakistan ve Hindistan arasında Keşmir Mes'elesi'nden dolayı birkaç kez savaş çıktıysa da, konu halledilemedi.

Bir kez de 1966 sonbaharında ve yine Keşmir Mes'elesi'nden dolayı Pakistan'la Hindistan'ın korkunç bir savaşa tutuşması, karşılıklı olarak şehirlerin ağır bombardımanları, iki tarafta da büyük tahribat ve kayıplar derken.. Savaşın ikinci haftası dolmak üzereyken, Sovyetler Birliği'nin devreye girmesi ve Sovyet Rusya Başbakanı Aleksy Kosigin'in 'ateş-kes' istemesi ve Hindistan başbakanı Lâl Bahadır Şastri ile Pakistan başkanı Mareşal Eyyûb Khan'ı, (bugün Özbekistan'ın başkenti olan) Taşkent'te üçlü müzakere masasına davet etmesi ve her iki tarafın da bunu kabul edip oraya gelmeleri savaş ateşini geçici olarak söndürdü. Ama, üçlü müzakerenin ilk toplantısından sonraki gece, Şastri'nin yatağında bir kalb sektesiyle öldüğü anlaşıldı. Şastri'nin cenazesinin Yeni Delhi'ye Eyyûb Khan tarafından götürülmesi ve cenaze törenine katılması, onu, 'Centilmen düşman' durumuna getirmişti.

*

Bu arada 1967 yılında, Yunanistan'da askerî darbe olmuş ve Krallık rejimine son verilmiş, Kral Konstantin ve ailesi yurt dışına gönderilmişti. 'Albaylar Cuntası' denilen bir grup subay Kral Konstantin'i tahtından indirip yurt dışına çıkardılar. Konstantin esasen grek/yunan kavminden değildi, Avrupa'daki hanedanlardan birini mensubu birisiydi ve Papadopulos başbakan olmuştu; General Patakos da önde gelen bir diğer isim olarak, onun yardımcısı.. Bu cunta, tahakkümünü 7 yıl sürdürdü ve 1974-Kıbrıs Çıkarma Harekâtı karşısında hiçbir şey yapamayıp, istifa etmek zorunda kaldılar. Papadopulos ve ekibi, müebbed hapse mahkûm oldu, -ölmedilerse- hâlen de hapiste olsalar gerek..

*

'Kıbrıs Buhranı'nın 1967'lerde nüksetmesi ve yeni bir savaş ihtimalinin belirmesi üzerine, İstanbul'da ikamet izni olan yunan vatandaşlarının 40 bininin bir gecede çıkarılması hadisesi yaşandı. Ama, halkın hemen hiçbir haberi olmadı; konuşulması da ancak fısıltı halinde mümkündü... Bugün İstanbul'da 1.500 civarında rum, ya vardır ya da yoktur.. Öyle ki, Pazar âyinlerinden mahrum bırakmamak için Ortodoks rumlar, Pazar sabahları mevcud kiliseleri paylaşıp, o kiliselerin âyinsiz kalmaması için, minibüslerle kilise- kilise dolaştıklarını kendileri söylüyorlar. Böyle bir baskı yapmaya kimsenin hakkı yoktur. Ayrıca, Kur'an-ı Mubîn, sadece mescidleri değil, sinagog ve kiliseleri de, içlerinde Allah'ın adının ve hükmünün adının çokça zikredildiği mekânlar ve mâbedler olarak tekrim ile zikreder.

Selahaddin E. Çakırgil

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2024 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN