Arama

Terör meselesinin temeli…

Terör meselesinin temeli…

60'lı yılların Diyarbekiri'nden bazı kesitleri aktarmaya devam edelim…

Bir diğer konu da, bölgedeki 'şeyh' denilen bazılarının harikulâde haller gösterdikleri iddiası idi. Bu kişilerin 'ocak'tan olduğu iddiası vardı. O 'ocak'lar kutsal bilinirdi ve onlardan bazıları, memurlarla iyi ilişkiler kurmaya can atarlardı. Kendilerine derin bir saygıyla bağlı olan müridlerine, Devlet gücünün yanında itibarlarının olduğunu hissettirme de, ayrı bir yöntemiydi onların..

Ve hele de o zamanlar, memurların çoğu içki içer, kumar oynardı. Öğretmen ve Memur Kulüpleri'ne memurlar ve onların yanındaki arkadaşları gelebilirlerdi.

Bazı 'şeyh'ler bizim Hıfzıssıhha'ya gelirler, aramızda biraz yaşlıca, kumarbaz ve içkici bir memur vardı, onu ziyaret ederler, saatlerce komik ve müstehcen fıkralar anlatır ve giderlerdi Bu şeyhlerden birisi, sarhoş olarak gelirdi.

Onun namazında-niyazında saf müridleri ise, orada şeyhlerini görünce ona hizmet yarışına girerler ve onlara, 'Yahu sizin şeyh vallahi sarhoş.. nedir bu ubudiyet göstermeniz?' dediğimde, 'Beğim, o, onunla Allah arasındadır, bize düşen, ona itaat etmektir..' derlerdi.. Yani, zihinleri bu kadar köleleştirilmiş saf insanlardı onlar ve üzülürdüm.

Şeyh bozuntusunun geniş toprakları vardı.. Bir keresinde anlattığına göre , harman sonu binlerce ton buğday elde edilmiş.. Köleleştirdiği müritlerden bir-ikisini çağırmış:

-Evladlarım, size zekâtımı vermek istiyorum, kabul eder misiniz?

-Allah razı olsun efendimiz..

-Pekiy, aldınız kabul ettiniz mi?

-Evet, sağolasınız efendimiz.

Adamlar sevinçli..

Ama, şimdi birkaç kamyon dolusu buğdayı şehre nasıl götürüp satacaklar, onu da bilmezler, ayrıca kamyon kiralayacak paraları bile yoktur..

Ama, etrafta, 'filan şeyh'in buğdaylarının zekâtını onlarca ton olarak emrindeki gariban kimselere verdiği' yayılır..

Birkaçgün sonra şeyhefendi çağırır 'bende'lerini,- kölelerini..

-Murteza.. Mustafa.. Siz o buğdayınızı bana satın, olur mu?

-Nasıl buyurursanız efendim..

-Tamam- Ben alayım onu.. Kaç paraya satarsınız?

Adamlar buğdayın pazarda kaça gittiğini de bilmezler..

-Efendimiz, siz nasıl buyurursanız..

- Siz o buğdayı bana bin liraya satın, haaa..

- Sağ olasın efendimiz

Adamlar, o paraya satmayız deseler, henüz de şeyh'in harman yerindedir buğday, Ya geri vazgeçerse korkusu içindedirler..

Ve şer'an kendilerine aid duruma gelmiş olan o onlarca ton buğdayı, Şeyh'in söylediği mikdara satarlar.. Ama, şeyhin buğdayının zekatını verdiği hertarafa çoktaaan yayılmıştır, aslolan da zâten odur.. Sonra sergilenen hokkabazlıktan kimsenin pek haberi olmaz..

*

Âhiretleri Cehennem; dünyaları da olsun.

Bir dostum vardı, Diyarbekir'de.. Zaman zaman şöyle derdi:

*'Dünya çok bozuldu, bu durum bir savaş çıkmadan düzelmez.. Bir savaş çıkmasını istiyorum..'

-Hz. Peygamber (S) 'Savaşı istemeyiniz, ama, geldiğinde de kaçmayınız..' buyurdu. Bu isteğin doğru mu?

*Ben birileriyle savaşmak istemiyorum. Ama, üzerimize saldırıyorlar, savaş isteyenler başkaları..

-İyi de, o savaşın sonunda her şeyin düzeleceğine inanıyor musun?

*Şuradan biliyorum: Biz haklı insanlar, mazlûmuz.. Zâlim ve şeytanî güçler bize bu dünyayı cehennem ediyorlar. Ama, onların bu dünyası, bir cennet.. Savaş olursa, biz Müslümanların bir kaybımız olmayacak.. Kazanırsak, dünyayı yaşanacak bir yer haline getiririz.. Kaybedersek, zâten dünya cehennemindeydik, bir kaybımız olmayacak, çünkü Âhiret'te, Cennet'te olacağız, inşaallah..

Ama, şeytanî güçler yenilseler, hem dünyaları cehennem olacak, hem de Âhiretleri zâten Cehennem…'

*

'Bağlar' semtinin doğuşu..

Diyarbekir'e tâyinim çıktığında, Bağlar semti yeni-yeni oluşuyordu, İstasyon'un öbür tarafında.. Orada küçük bir yer kiralamıştım. Dükkandan bozma bir ev idi.Belki 7-8 binlik gelişigüzel şekillenen bir kasaba görümündeydi Bağlar.. Doğru dürüst sokak planlamaları bile yoktu.. Her taraf yağışlı havalarda çamur deryası, yaz sıcağında ise, toz anbarı idi.. Üç katlı olan evler neredeyse yok gibiydi.. Bir veya iki katlı, güçlükle yapıldığı anlaşılan, dış sıvaları bile yapılamamış fukara evlerin damlarında- çatılarında yatılırdı, yaz geceleri..

Yaz-kış, akşam olunca, hemen bütün evlerdeki radyolardan çok yanık sesli kürdçe türküler yükselirdi.. Hasan Cizrevî idi galiba, birisinin sesine hemen herkes mest olmuşçasına kulak verirdi. Bu yayınları ben bulamazdım. Bu radyo yayınları ya 'dan yapılırdı, Molla Mustafa Barzanî güçlerinin kontrolünde olan yerlerden; ama en çok da, Erivan Radyosu'ndan.. Erivan, Sovyetler Birliği'nin Ermenistan Cumhuriyeti'nin başkenti idi. O türküler arasında kürdçe propaganda yayınları da yapılırdı. İnsanlar dikkatle dinlerlerdi. Bu halkın, kendi halkının dilinden korkan bir Türkiye rejimi, kendi vatandaşının başka güç ve fitne odaklarından yapılan yapılan propagandalarla başbaşa bırakılmasının tehlikelerini düşünemiyordu.

Bu durumu Malazgirt'te askerlik yaparken de görmüştüm. Bazı kürt köylerine gider, evinin önünde oturan yaşlı amcalara selam verirdik. Ama o selamdan sonrasında Türkçe bilmeyen yaşlılarla 'Haloo, heyk hee?..' (Amca, yumurta var mı?') gibi ya da benzeri suallerle bir gönül bağı- dil bağı kurmaya çalışırdık. O insanlar biraz güven duyunca, bizim asker oluşumuzdan korkmadan bizi evlerine davet eder, misafir odalarında çay ikram ederler, yemek vermek isterlerdi.

*

Bir kavmi diğerinden üstün görmek haramdır..

Bu konudaki çarpık anlayışı Konya'dan bir dostuma yazdığım mektupta dile getirmiştim. Sanıyorum ki, o mektubum postahane'de açılmış ve okunmuş olmalıydı ki, sivil birileri gelip benimle sohbet etmiş ve 'sen Kürdçü müsün?' diye sormuştu, laf arasında.. Karşımdaki, kibarca konuşuyordu. 'Kürdçe bilmeyen bir kürdçü olur mu?' diye sorduğumda, muhatabım, bu konularda okumuş birisi olmalıydı ki, 'Ziya Gökalp de kürd idi, ama Türkçülüğün esaslarını yazmış, ideoloğu olmuştu.' demişti. 'Ama, o, Türkçe biliyordu, ben Kürdçe bilmiyorum..' dediğimde, öğrenebilirsin ilerde.. demişti. Ama öğrenmeyi hedef edinmeden ve de zaruret olmadan bir başka dilin kendiliğinden öğrenilmesi kolay değildi..

Bağlar'a yağışlı günlerde bisikletle, ancak, İstasyon'un taa ilerisinden, Ofis bölgesinden geçmek mümkün olabiliyordu. Çünkü, İstasyon'un ve rayların öbür tarafında yaklaşık 30-40 metre eninde bir çamur ve bataklık vardı. Bağlar'a İstasyon civarından geçmek isteyenler o çamur deryasındaki taşlar üzerinden sekerek geçebiliyorlardı.. Ki, bazan ayağı kayıp düşenler bile oluyordu.. O şartlarda, insanların devlete de, belediyeye de nasıl 'hayırlı' laflar ettiklerini tahmin edebilirsiniz.

*

Halkın ne büyük çaresizlikler içinde olduğunu bizzat onlardan birisi olarak ben de yaşıyordum.

O günlerde, bir yaz günü istasyondan eve öğle yemeği için gidiyordum.. Yaklaşık 2,5- 3 yaşında bir kız çocuğu demiryolundan, vagonların arasından Bağlar tarafına geçiyordu, mahalle arasında oyun oynuyor havasında.. Kimsesi de yok etrafında.. Baktım, o da benim gibi Bağlar tarafına geçecek, ama öteden bir tek lokomotif yavaş yavaş geliyor, anlaşılıyor ki, manevra yapıyor ve makinistin görüş açısı içine girmiyor o yavrucak... Kızcağız, tam raylara adım atmak üzereydi ve lokomotif onu kesin ezecekti. Bir anda gayri-iradî bir refleks hareketiyle çocuğu kaptım ve lokomotif beni de sıyırıp geçti.. Ama, çocuk kucağımda, düştüysem de çocuğa da bana da bir şey olmadı..

Kız çocuğu, şaşkın şaşkın bana bakıyor ve ağlayacak gibi oldu.. Sonra da hemen Bağlar tarafına doğru koşarak gitti..

Arkasından gittim, demek ki, evleri 100 metre kadar ilerdeymiş.. Evin önündeki hanımlara biraz sitem ettim, serzenişte bulundum.. Bazıları anlamadılar, anlayanlar da, 'Bir şey olmaz, onlar buradan her gün geçerler, oynarlar.. Bizim çocuklar alışkındır burada, her gün buralardadırlar' dedi.

Bu arada kürd kadınlarının kendi aralarında da anlaşamadıklarını ilk kez gördüm. Bazılarına Zaza deniliyordu, kırmanç kürdçesinden farklı imiş.. Bu biraz, 'de, 'un şivesiyle, ya da Konyalının, şivesiyle konuşulanları anlamakta zorlanmaları gibi idi ve ben, Zaza diye bir kürd grubunun olduğunu ilk kez öğreniyordum.

Sonra anlamıştım ki, Zazalar daha çok ve civarında bulunurlarmış.. Halbuki, daha önce Malazgit ve Yüksekova taraflarında da bulunmuştum ama, Zaza denilen bir kavim ve zazaca denilen bir dil grubu olduğunu duymamıştım, sosyal konulara ve çok ilgi gösterdiğim halde.. Ama bunu da tabiî karşılamak gerekiyor. Bu gün de, 'zazaca'nın, farsça ve kürdçenin farklı bir lehçesi olduğunu düşünsem de, bazıları, tamamen farklı bir dil olduğunu söylerler. Halbuki, hemen bütün kelimelerin, telaffuzları bozulmuş olarak farşçada ve kırmanç ya da bahadinî kürdçesinde ve hattâ Irak Kürdistanı'nın doğusunda, İran Kürdistanı'nın güneyinde konuşulan soranî kürdçesinde bulunduğunu kelimelerin kökenini araştıranlar kolaylıkla anlayabilir.

Bu vesileyle tekrar belirtmeliyim.. 50 yıl öncelerde, kürd ve kürdce diye bir gerçeğin olduğu, resmî ideoloji tarafından kesinlikle kabul edilmiyordu. Bu konular nihayet, 2008-2010'larda Tayyib Erdoğan Hükümeti tarafından gündeme getirildi, kürdçe yayınlar yapılmaya başlandı, hattâ bazı üniversitelerde Kürd Dili ve Edebiyatı üzerinde öğretimler yapılır hâle gelindi. Bana öyle geliyor ki, 1923'lerden sonra oluşturulan 70-80 senelik bir ideolojik ve siyasî körlük ve basiretsizlik, ülkenin bugün hâlâ da sancılarını çektiği terör meselesinin temelini teşkil etmektedir.

  • (Devam edecek, İnşaallah…)

Selahaddin E. Çakırgil

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN