Arama

Ekrem Demirli
Mayıs 23, 2020
Her şey yerli yerinde midir?
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Şeyh efendi yerine halife olarak geçecek kişiyi belirlemek üzere üç müridini imtihan etmeye karar vermiş. Müritlerine bir soru soracak, hangisi hakikate daha yakın cevap verirse onu yerine tayin edecekmiş. Soru alışılmadık ölçüde cüretkardı; alışılmadık olmasının ötesinde tasavvufun adap anlayışını zorlayacak türden 'şatahat' diliyle sorulmuş gibiydi. Yöntemini adaba riayet diye belirlemiş bir disiplin dahilinde dini hayatın en coşkulu ve cüretkar ifadelerinin ortaya çıkmış olması garip bir tecellidir. Şeyh efendi müritlerine şöyle demiş: 'Farz-ı muhal! Allah her dilediğinizi yerine getirecek şekilde size güç ve imkan verse, hatta alemi yönetme işini size bıraksa idi, hangi işleri düzeltirdiniz?' Müritlerden birisi insanların ibadet ve ahlak hayatlarındaki sorunlarına dikkat çekerek şöyle demiş: 'Efendim! Alemde ibadet etmeyen kimse kalmasın isterdim; herkes namazında, orucunda olsun, zikir ve tespihler yapsın, alemde günahlar işlenmesin isterdim ve bunu temin ederdim.'

Şeyh efendi söylenenlere cevap vermeden ötekine sormuş: 'Peki sen ne yapardın?' İkinci mürit şöyle demiş: 'Efendim! Yeryüzünde adaletsizlik kalmasın, fakir fukara olmasın, herkes zengin olsun isterdim, herkes rahat geçinebilsin, eşit olsun, mutlu olsun.' Şeyh efendi ona da bir şey demeden üçüncüye dönmüş, 'Peki sen ne isterdin veya ne yapardın?' diye sormuş. Daha sonra Merkez Efendi diye maruf olacak zat şöyle demiş: 'Haşa efendim! Rabbim alemi yönetirken ne kusur etmiş ki kul olarak ben onu tashih edeceğim. Ben kim olabilirim ki alemi O'ndan daha güzel yöneteceğim? Haşa! Alem şimdi nasılsa öyle güzeldir, her şey yerli yerindedir ve hiçbir noksan yoktur.'

Mümkün alemlerin en mükemmelinde ıslahtan sorumlu olmak

İlk iki müridin sözleri üzerinde durmaya gerek yok, üstelik onları yadırgamanın da bir anlamı yoktur. O sözler her birimizin bir gün içinde defalarca söyleyebileceği veya başkalarından duyabileceği sıradan cümlelerdir. Hiç kimse hayattan memnun olmaz, herkes kendi hayatını veya dünyayı değiştirmek, onu daha iyi hale getirmek için mücadele etmek ister. Bir şeyi değiştirmek arzumuz ispat-ı vücud (varlığımızı göstermek) veya kendimizi dünyanın sahici parçası kılmak irademizden başka bir şey değildir. Biz kendimize yer açmak için dünyayı elimizle, ayağımızla veya zihnimizle iteklemeye çalışan garip bir varlığız. Her birimiz dünyayı değiştirmek ister, herkes meşrebine ve arzusuna göre yeni bir dünya kurmak, o dünya içinde payına düşenin en iyisinin olmasını ister. Bu itibarla müritlerin dile getirdiği cümleler, yapmak istedikleri değişiklikler üzerine kuruludur idealistlerin hayatı; idealist olmayanlar ise oturdukları yerden sınırsız hayallerinde değiştirirler her şeyi. Karl Marx 'Eski filozoflar dünyayı anlamaya dikkatlerini verdiler, bu yanlıştı; yapmaları gereken iş, dünyayı değiştirmekti' derken pek haklı değildi. Var olduğu andan beri insan eliyle, diliyle, olmadı gönlüyle dünyayı değiştirmek, onu daha yaşanabilir ve elverişli kılmak üzere çabalamıştır.

Üçüncü müridin sözleri esas dikkatle tahlil edilmesi gereken sözlerdir. 'Her şey yerli yerindedir' demek alemde düzeltilecek bir şey yoktur mu demektir? Tasavvuf tarihinde bir çok tarzda söylenmiş bu menkıbenin çetin kısmı burasıdır: Acaba her şeyi tikellerinde yöneten Allah'a inanmak alemde düzeltilebilecek bir şey bulmamayı mı gerektirir? Allah insana yer bırakmayan iradenin sahibi midir? Doğrusu müridin sözlerini olduğu gibi kabul etmek dini düşünceyi açmazlara düşürür. Çünkü bizzat müridi terbiye eden ve ona bu aklı öğreten şeyh efendi olmak üzere, her mürşit dünyayı değiştirmek istemiş, peygamberler dünyayı ve hayatı değiştirmek, bireysel ve toplumsal ahlakı inşa etmek istemişlerdir. Her biri önce kendilerinden başlayarak, ulaşabildikleri yanlışlarla mücadele etmek, hayatın her alanındaki sorunları çözmek, hayatı ıslah etmek üzere gayret göstermişlerdir. Hal böyleyken mürit niçin böyle dedi?

Öyle anlaşılıyor ki burada müridin bulunduğu söyledikleri sabit bir durum değil, değişebilecek hal içinde söylenmiş sözlerdi. Haller sufinin süyr ü süluk sürecinde karşılaştığı irade dışı durumların genel adıdır. Mürit bir hale geldiğinde varlığı onun iktiza ettiği şekilde idrak eder; hali değiştiğinde ise yeni haline göre başka şekilde idrak edebilir. Bu itibarla değişen şey, hallerdir, tecelli veya varlıktaki durum değildir. İnsan idraki sürekli değişen tecellileri görmek üzere değil, halden hale intikal ediş sürecinde tek tecellinin tezahürlerini temaşa etmekle yükümlü kılınmıştır. Değişim tecellide değil, hallerdedir. O zaman müridin kendisinde konuştuğu hal, cem' hali veya onun tezahürlerinden biri olabilir. Bu haldeyken alemi mükemmel görmüş, düzeltilecek veya değiştirecek bir şey bulamamıştı. Peki bu halden ayrılınca ne olacaktır? O halden ayrılmasa ve 'seyr-anillah (her şeyi bir görmek halinden ayrıma dömek)' haline ermemiş olmasaydı belki mürşit olmayacaktı; çünkü alemde değiştirilecek şey görmeden irşadın anlamı kalmazdı. İrşat nübüvvete verasettir, nübüvvet ise birinci halin insanda pasif kalmasını iktiza eder. Bununla birlikte ikinci duruma intikal ettiğinde de alemi mükemmel görmeyi sürdürecekti. Çünkü alemin mükemmel olması marifetin iktiza ettiği bir düşüncedir. Fakat cem' halinden sonra geldiği yeni durumda dünyayı değiştirme isteğini de mükemmel alemin parçası haline getirerek ilahi iradeye irca edecekti. Alemi değiştirmek insanın ilahi iradenin tecellisini temaşa ettiği bir durumdan öte değildir diyecektir.

Ekrem Demirli

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2024 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN