Arama

Ama: İdeal ve pratik arasında

Ama: İdeal ve pratik arasında
Sesli dinlemek için tıklayınız.

'Yapmamız gereken' ile 'yaptığımız (yapabildiğimiz)' arasında kaldığımızda mazeretimizi 'ama (lakin, fakat)' edatı ile beyan ederiz. Bir doğrunun ardından 'ama' diye durakladığımızda yapmamız gerekeni engelleyenin imkân ve şartlar olduğunu dile getirmiş oluruz. Yapmamız gereken bazen henüz bozulmamış saf tarafımızca dile getirilir bazen de onu din veya ahlaktan öğreniriz. Biliriz ki değerli bir hayat genellikle vakıa ile çelişebilecek ilkelere göre yaşanan hayattır. Bu itibarla her insan az çok bir idealizmi, kendini ve hayatı değiştirme arzusunu içinde barındırır. İnanç ile pratik, bilgi ile eylem, değer ile tecrübe arasında sıkıştığımızda ise bir 'ama' boşluğuna ihtiyaç duyarız. Bu 'ama boşluğu', öyle bir nefes verir ki bize, ilkeler ile hayat arasındaki çelişki sıradanlaşır, ayrışma meşruiyet kazanırken yaşadığımızdan başka bir yolun önümüzde bulunmadığına kani oluruz.

Ama edatıyla birlikte dile gelen çelişkiler günlük hayatın bir aynasıdır. İdeal bir hayat, 'ama' demeye nispeten az ihtiyaç hissettiğimiz hayattır herhalde; buna mukabil bir insanın hayatında 'ama' çoğaldıkça birey ile toplum arasındaki gerilim çoğalmış, bireyin hayatındaki bölünmeler taşınamayacak bir noktaya çıkmış demektir. Her insanın veya her grubun büyük veya küçük amaları vardır, herkes kendi aması için gerekçe arar, onu savunur. Başta 'ama' geçici bir durumu anlatırken zaman içinde çözülmeyen çelişki düşünce ile pratik arasına öyle keskin bir duvar örer ki, onun böldüğü artık cümleler değil, vakıa ile ideal arasında kalan benliğimiz olur.

'Ama' edatını kullanırken insan iki durumda olabilir: Birincisi ama demeden önceki cümleyi benimser, fakat onu eyleme geçirme imkânı bulamaz, mazeretini ise ama ile anlatır. İdeali eyleme geçirememede birçok makul olan olmayan neden vardır. Mesela ideal olan, yerine getirilmesi ancak istisnai kabiliyete gerek duyan çetin bir düşünce olabilir. Ahlak önderlerinin sözleri üzerinde çalışırken bu çelişki her zaman ortaya çıkabilir. Rabiatü'l-Adeviyye 'Allah'a cennet arzusu veya cehennem için ibadet edilir mi?' diye sorunca insan zihni söylenene tam olarak ikna olabilir. Lakin cümlenin iktiza ettiği ahlaki düzeye varabilmek için başka bir terbiye sürecine hatta zaman ve mekân şartlarına meydan okuyabilecek kabiliyete ihtiyaç vardır. Bu durumda Rabiatü'l-Adeviyye'nin sözlerine 'ama' ile cevap verirken yaşadığımıza karşılık onun yanında durmak istediğimizi beyan etmiş oluruz. Kur'an-ı Kerim'de 'Kim kardeşini (katil olan) affederse, daha hayırlı bir iş yapmış olur' anlamındaki ayet-i kerime bize ideal bir düşünceyi telkin eder; birçok mümin ayetin öğrettiğine 'ama' ile başlayan cümlelerle cevap vermekten geri duramaz. Bu gibi durumlarda 'ama' edatının kullanılışını idealin karşısında çaresizliği anlatır. O zaman bilmek veya inanmak her zaman yapmayı sağlamıyor. Bu meyanda Platon'un bilgi-eylem teorisinden kısmen ayrılarak dinlerle ortaya çıkan bilgi ile eylem arasına giren 'irade' sorununa dikkat kesilmek gerekir. İrade, bilginin eyleme geçirilmesinde zihnin yanında ikinci bir güç veya yardımcı unsurdur; dinler bilmek-iman etmek ile amel arasındaki esas çelişkinin iradeden kaynaklandığını söyleyerek irade terbiyesini zihin terbiyesinin bazen parçası, tasavvufta ise bilgiyi önceleyen bir mesele olarak görmüşlerdir. Tasavvufa göre birçok bilgimiz veya doğrumuz vardır ki irademiz onu yapmak için hazır olmadığı için eyleme dönüşmez.

İrade gerçekte zihnin bir eylemidir; bunda tereddüt yoktur. Bununla birlikte dinde irade, zihinden kısmen ayrı bir meseleymiş gibi ele alınır. İrade zihni de etkileyen arzu gücümüzce yönlendirilen ameli kabiliyetimizdir. Bu yönüyle birçok iç ve dış amil irademizi belirleyerek bilginin hayata geçmesini engeller. O zaman bilgi bizde pişmanlık vesilesine dönüşerek vicdan azabı çekmemize yol açar.

İkinci durumda ise 'ama', çelişkiyi aşabilmek için başvurduğumuz çözümü anlatır. İnsan çelişki ile yaşamak istemez, ideal ile hayat arasındaki çelişkiyi çözerek rahatlamak, üzerindeki baskıyı azaltmak ister. Eyleme dönüşemeyen bilgi, yerini yaşanan hayat tecrübesine bırakır. Bu durumda 'ama'dan sonra söylenen söz düşüncemiz ve inancımız haline gelirken öncesinde dile gelen cümle ise boş bir retoriktir.

Ahlak, insanın tercihini idealden yana yapması için dahili ve harici amillerin irade üzerindeki baskısını hafifletmenin yollarını öğretir. Söz konusu şartların iradeyi kolaylıkla yönlendirebilmesinin nedeni insana gösterdiği konfor, getirdiği itibardır. Bu nedenle tasavvuf, iradenin terbiyesinde dikkati itibar meselesine çekerek 'ar ve hayâ şişesini' taşa çalmayı ideal ahlaki hayat için olmazsa olmaz kabul eder. Bu yolla insan 'itibar' beklentisinin irade üzerine kurduğu baskıya karşı idealden yana olabilecek cesaret ve yalnızlığı seçebilir. Böyle bir cesaretle birlikte iki cümle arasındaki "ama" ortadan kalkarak tevhit üzere yaşamak mümkün hale gelir.

Ekrem Demirli

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN