Arama

Siyaset meydanına soyunmak!...

Siyaset meydanına soyunmak!...
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Ve 12 Mart 1971 Askerî Darbesi...

İlk delikanlılık yıllarımda 15-16 yaşında karşılaştığım 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi'yle ve sonrasında, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakan'lar, hattâ Erkân-ı Harbiye-i Umûmî Reisi (yani Genelkurmay Başkanı) Org. Rüşdî Erdelhun, bütün Demokrat Parti milletvekilleri ve dönemin üst kademe pek çok müsteşar ve Genel Müdürleri'nin tutuklanıp, Yassıada'da Yüksek Adalet Divanı adıyla kurulan düzmece bir mahkemede yapılan yargılama komedileriyle ve nihayet, 17 Eylûl 1961 günü de Adnan Menderes'in, işlenen bir suç karşılığında verilen ceza dedirttirmek için kanûnî bir kılıfla verilen 'idâm', gerçekte ise asılarak öldürülüşü cinayetinden sonra, yeni askerî darbe ile karşılaşıyordum..

*

Ordu şefleri tarafından 12 Mart 1971 Cuma günü saat 13.00 Ana Haber Bülteni'nde, 'Senato ve Millet Meclisi Başkanları'na hitaben yazılan ve (ülkede henüz tv olmadığı için sadece) radyodan yayınlanan ve 'Parlamento ve Hükûmet, (….) öngörülen reformları tahakkuk ettirmemiş olup, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.. (….) Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetler'in bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliği giderecek çarelerin partilerüstü bir anlayışla ve (…) Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılâp kanunlarını uygulayacak kuvvetli bir hükümetin teşkili (…) süratle tahakkuk ettirilmediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri, kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır.. Bilgilerinize..' ihtarı bulunan askerî muhtıra üzerine, Başbakan Demirel hemen çantasını ve şapkasını alıp evine gidiyordu.

Çünkü, Başbakan'a bağlı olan Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Kumandanlarınca TBMM Başkanlığı'na şikayet etmenin ötesinde, hükûmete süngü ucu, tank namlusu gösteriliyordu, hattâ 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi sonrasındaki dârağaçları…

Gen.Kur. Başk. Org, Memduh Tağmaç, KKK, Org. Faruk Gürler, Dn. K. K. Oramiral Celal Eyiceoğlu ve Hv. K.K. Org. Muhsin Batur imzasını taşıyordu, bu bildiri..

Bu isimler daha sonraki süreçte de etkili olmaya çok çalışacaklardı..

*

Demirel'in siyasî rakibi olan CHP'nin (o zaman henüz Genel Sekreteri olan) Ecevit ve partisi, sonraki yıllarda Demirel'i, 'muhtıra'yı görünce hemen şapkanı alıp kaçtın..' diye eleştirecekler; Demirel de, 'Şapkamı bırakıp da mı gideydim, yani?' diyecekti... Demirel'in askerî darbeler için getirdiği tarif de ilginçti; 'Darbe, yani, trenin raydan çıkmasıdır' derdi...

O muhtıra metni, TBMM'ye geldiğinde, Adâlet Partisi senatörü de olan Senato Başkanı (ve Adnan Menderes zamanında Hava Kuvvetleri Komutanlığı' yapan emekli org.) Tekin Arıburnu, 'Bize böyle bir muhtıra gönderilemez..' deyip okutmamış; yine AP'li bir milletvekili olan Meclis Başkanı ise muhtırayı, milletvekillerinin bilgisine sunmak için..' diyerek okutmuştu.

Demirel'i, o muhtıra karşısında hiç direnmediği için ağır şekilde eleştirenler, Demirel, Erbakan ve Turgut Özal'ın, Adnan Menderes'in idâmı sırasında o siyasî çizginin takibi için kurulan yeni parti olan Adâlet Partisi'nin Genel Merkezi'ndeki en faal genç isimler olduklarını hatırladıklarında, onların, o idâm dehşetini yaşadıklarıyla izah ediyorlardı.

Onlar gerçekten de korkar mı idiler?

Herhalde korkak olsalardı, siyaset meydanına soyunmazlardı.

Denilebilir ki, onların her birisi, darbe hıyanetine ve geleneğine karşı, kendi uslûb ve karakterlerine göre farklı da olsalar çareler düşünüyorlar ve siyasetin zorbalara bütünüyle bırakılmaması için çırpınıyorlardı..

Ki, Demirel'in, darbeciler karşısında, 'İktidarı terk etmeyecektim de n'apacaktım? Benim tankım, topum mu var? Ya bana da tank-top verin; ya da onlar üniformalarını ve silahlarını bırakıp, gelsinler siyaset meydanına, burada eşit güçlerle mücadele edelim..' sözü meşhurdur ve yanlış da değildi.

Ecevit ise, o darbe muhtırasının, 'Gerçekte 'kendilerinin iktidara gelmesini önlemek için verildiğini' söylüyor; İnönü ise, demokrasiyi rayına oturtmak istediğini ileri sürdüğü askere yardımcı olmak için, onun yolunu açmak gerektiğini düşünüyordu. Nitekim, darbeden birkaç gün sonra, Prof. Nihad Erim, ilk gençlik yıllarından beri üyesi olduğu CHP'den istifa ettirilip, 'tarafsız başbakan' yapılacak, İnönü CHP'si, onu destekleyecek ve darbeyle iktidardan uzaklaştırılan Demirel de, 'askerî darbeyi etkisiz hale getirecek araç ve gereçlere sahib olmadığını' düşünerek, askerleri siyasî mekanizmanın içine çekip onları müsaid bulduğu zamanlarda ve de buhranı zamana yayarak etkisiz hale getirebileceğini düşündüğünden, Erim hükûmeti'ne destek oyu veriyordu..

Erim Hükûmeti, 9 ay içinde, içinde derin ihtilaflara düşüp, istifa edecekti. (Erim hâtıratında, 'Hükûmet toplantılarının sert tartışmalar içinde geçtiğini, toplantı sonunda yapılan açıklamada ise, Hükûmet Sözcüsü'nün, emekli- dul ve yetimlerin maaşlarında yeni düzenlemeler yapılması konusunun görüşüldüğünü açıkladığını' yazıyordu..) Erim'in yerine yine aslen CHP'li olan Ferid Melen başbakan yapılacaktı. Onu da Naim Talû ve sonra da Prof. Sadi Irmak başbakanlığındaki hükümetler takip edecekti.

Hükûmetler dikiş tutmuyordu yani..

*

Beni ise o sırada, Avrupa ve Amerika'nın hele de son 200 yıllık tarihi ilgilendiriyordu. 1963'de Amerikan Başkanı iken öldürülen John F. Kennedy'nin Türkçeye 'Fazilet Mücadelesi' diye çevrilen ilginç kitabı, özellikle de 1860'lardaki Amerikan İç Savaşı yıllarındaki siyasî mücadeleleri çok iyi yansıtıyordu.. O savaşın 100 yıl kadar sonrasında yapılan değerlendirmeler ilginçti.

Kezâ, Avrupa için bir traum (rüya) olduğu kadar, bir travma mahiyetinde de olan Napolyon döneminin 1814'de Waterloo Savaşı Yenilgisi'yle sona ermesi üzerinden 150-160 yıl geçiyordu..

Prusya'lı ilginç devlet adamı ve sonraları Alman İmparatorluğu'nu kuran Kont Bismarck'ın, 1870'de, Almanya- Fransa sınırındaki Sedan'da, Fransa Ordusu'nu korkunç bir yenilgiye uğrattığı ve bir günde 130 binden fazla Fransız askerinin öldürüldüğü bildirilen ve Fransa İmparatoru 3. Napolyon'un da esir düştüğü ve Bismarck'ın, savaş karargâhını Paris'de, Versaillles (Versay) Sarayı'nda kurduğu müthiş zaferinin 100'ncü yıldönümü idi.

Bu hadiseleri takib edecek yayınlar çok değildi. Ama Taksim'de, İstiklâl Caddesi'ndeki Fransız Başkonsolosluğu'na haftada bir gibi aralıklarla gidiyor ve oraya gelen yabancı gazetelerde bu konularda yapılan tarihî nitelikli değerlendirmeleri takib etmeye çalışıyordum.

Bu gibi konular, içerdeki siyasî kavgalardan uzak durmak için değil, belki dünya siyasetinin geçmişteki merhalelerini anlamak çabasıydı..

*

Selahaddin Eş Çakırgil

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN