Arama

Selahaddin E. Çakırgil
Ağustos 16, 2021
Hak Yol İslam Yazacağız…
Sesli dinlemek için tıklayınız.

70'lerde ideolojik görüşler artık eyleme geçme dönemi yaşıyordu.. Bu durum, diğer Avrupa ülkelerine de yansıyordu. Ve en hızlı şekilde ise, Türkiye'de.. 'Şehir gerillası' hareketleri, Türkiye'yi sarmış ve sarsmıştı.

İktidarda bulunan Demirel liderliğindeki Adâlet Partisi içinde meydana gelen ve bölünmeyle sonuçlanan 'muhafazakâr- milliyetçi' denilen kesimlerle, 'masonik ve tamamen Avrupa ayarlı liberal kesimler' arasındaki kavganın bölünmeyle noktalanması ve Demokratik Parti'nin kurulmasıyla iktidar partisi zâten iyice zedelenmişti.

O halde, masabaşı veya fikir kulüpleri içindeki ideolojik tartışmalar yerine, 'şehir gerillaları' merhalelerine geçilmeliydi..

Bu arada, 27 Mayıs 1960 Darbesi'nin uzantısı olarak, ordu içinde farklı darbe fraksiyonları vardı..

Bu durum, Türkiye'de de patlıyor ve hemen her hafta bir banka soygunu ortaya çıkıyordu. İlginçtir, bu banka soygunlarında, çok az kan dökülüyordu. Bunun sebebi olarak sadece, banka çalışanlarının korkup, hemen, kendilerinden isteneni yapıp paraları soygunculara verdikleri şeklinde izah ediliyordu. Ama, o günlerde bazı güvenlik elemanları, 'hırsız veya soyguncu içerdeyse, hangi tedbir olabilir?' diyerek, soyguncularla, gerek banka ve gerekse güvenlik elemanları ile işbirliği içinde olanların olduğu gündeme geliyordu.

Bu arada marksist söylemli yığınla örgütler vardı. Bunlar silahlı eylemlere giderek ve hele de başarılı eylemlerinden sonra, yeni eylemlere girişiyorlardı.. Bu arada, birbirinden ilgisiz ve hattâ, birbirlerine uzlaşmacı veya dönek suçlaması yapan solcu gruplar vardı.. Bu eylemlerin içinde sivrilen gençlik liderleri ise, genel olarak D. Gezmiş, M. Çayan, E. Kürkçü ve benzeri isimlerdi.

Ve işte o şartlarda 9 Mart 1971 tarihinde bir marksist ağırlıklı Celil Gürkan isimli bir tümgeneralin öncülüğünde gerçekleştirileceği planlanmış olan darbe, son anda, KKK. Org. Faruk Gürler'in bu fraksiyondan ayrılması ve Genelkurmay Başkanı Org. Memduh Tağmaç'ın emrinde, emir-komuta disiplinine girmesi, '9 Martçılar'ı çıkmaz'a sürüklemiş ve onun yerine 3 gün sonra, 12 Mart Askerî Darbesi'nin gerçekleştiği görülmüştü.

Bu konuya daha önce de kısmen değinilmişti. Ancak, üzerinde düşünülmesi gereken bazı noktalar daha bulunuyor. Askerî darbenin marksist eğilimliler tarafından darbeciler tarafından yapıldığını sanan marksist gençlik teşkilatları, İstanbul'un en merkezî yerlerinde elektrik direklerine, darbeyi selâmlayan bildiriler yapıştırmışlardı.

Ama, 6-7 saat geçmeden, beklemedikleri bir darbe ile karşılaşınca 'şehir gerillası' eylemlerine daha bir hız verilmişti. Darbeden kısa süre önce yakalanan D. Gezmiş, yargılanıyordu. O ve arkadaşları mahkemelerde, yeni bir tavır geliştirmişlerdi.. Kendilerine mesleğin de diye sorulduğunda 'devrimci..' diye ve meydan okurcasına karşılık veriyorlardı. Yargılamalar Askerî Darbe'den sonra , askerî mahkemelere, Sıkıyönetim mahkemelerine intikal ettirilmişti.. Askerî mahkemelerdeki daha sert tedbirlere rağmen, mahkeme salonları bir güç ve gövde gösterisi şeklindeki sahnelerle dopdoluydu..

*

12 Mart 1971 Askerî Darbesi ve sonrasında, yine de Meclis açık tutuluyor ve böylece yumuşak bir darbe görüntüsü verilmeye çalışılıyordu..

40 yıllık CHP.li Prof. Nihad Erim, CHP' den istifa ettirilerek 'Bağımsız' (!?) hale getirilmiş oluyordu.

Ecevit ise, o darbenin, 'kendilerinin iktidara geleceği anlaşılınca, askerin, bu darbeyi CHP'nin yolunu kesmek için yapıldığını' söylüyordu.

12 Mart 1971 Askerî Darbesi'yle birlikte, Haziran-1970'deki sıkıyönetim de devam ediyordu.

*

Oyuna geldiklerini düşünen marksist gençlik teşkilatları 'şehir gerillası' eylemlerine daha bir hız vermek kararı almışlardı. Bu sırada sionist İsrail rejiminin İstanbul başkonsolosu Efraim Elrom'un kaçırılması gündeme gelivermişti..

İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Elrom'u bulmak için bütün İstanbul'da 24 saat sokağa çıkma yasağı uygulamıştı ve bütün İstanbul ev ev arandı.. Ve nihayet Nişantaşı'nda bir dairede Elrom'un ölüsü bulundu. Beynine bir kurşun sıkılarak öldürülmüştü, Elrom.. Ancak ev tertedilmişti.. Sonra o kanlı o eylemi gerçekleştirenin İlyas isimli bir yüzbaşı olduğu ve kaçtığı anlaşılmıştı.

Elrom niçin seçilmişti?

Elrom'un İstanbul'da çok kolay ulaşılan, ve her yere rahatça girip çıkmasıyla, girginliğiyle biliniyordu.. Hattâ, Elrom, 1967'lerden itibaren İslâmî bir öğrenci teşekkülüne dönüşen MTTB'yi ziyaret etmek istemiş ve amma, MTTB Başkanlığı'ndan red cevabı almıştı..

Marksist çevrelerin Elrom'u seçmeleri, İsrail'e bir düşmanlıktan ziyade, dünyaya güçlü bir mesaj vermek için seçildiği ihtimali daha bir güçlüydü.

Bu kanlı eylem, İsrail Başkonsolosu'nun öldürülmesiyle dünya, kendilerini marksist-devrimciler olarak niteleyen güçlerin Türkiye'de etkili oldukları kanaatin dünya kamuoyuna yansıtılmasında etkili olmuştu. Türkiye'de onlarca kişi öldürülmüş olsaydı bile, dünya kamuoyuna öyle bir güç gösterisi yansıtılamazdı.

*

Bu arada, marksisit gençlik teşkilatları içinde D. Gezmiş kadar ağırlığı olan ve ele avuca sığmaz bir eylemci olarak bilinen Mahir Çayan ve arkadaşları hapisten kaçmışlar ve izlerini kaybettirmişlerdi.

Deniz Gezmiş ve 2 arkadaşının idamını önlemek için her eylemi yapacakları anlaşılıyordu. Önceleri Ankara'da ve CHP'li bir Bakan'ın evinde gizlendiği sonraları itiraf olunan Gezmiş ve arkadaşlarının idâm hükmü Meclis'te, İsmet İnönü'nün karşı çıkmasına rağmen, teyid edilmişti.

*

İşte o sırada, Mahir Çayan ve arkadaşları, Ünye'deki NATO Radar Üssü'nden, sanırım ikisi ingiliz , birisi Kanada vatandaşı olan 3 teknisyeni kaçırmışlar ve izlerini kaybettirmişlerdi.. Yaptıkları açıklamada, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idâm edilmeleri halinde bu rehinelerin de öldürüleceğini belirtmişlerdi.

Rehinelerin nerelere kaçırılmış olabileceği tahminleri boşa çıkıyordu. Ama, onlar her yerde aranırken, Çayan ve arkadaşlarının Ünye'den Tokat-Niksar taraflarına doğru ormanlık alanlardan kaçtıkları belirlenememişti..

Ve sonunda Deniz Gezmiş'ler idâm olundular. Bunun üzerine o 3 yabancı teknisyenin de bir Ünye Niksar yolundaki ormanda bir mağarada öldürüldükleri açıklandı. Açıklanan yerde cesedlere ulaşıldı. Ama, oradan artık faillerin izlerini bulabilmek ümidi de belirmişti.

Nitekim, Çayan ve arkadaşlarının Niksar'ın Kızıldere köyünde bir evde gizlendikleri anlaşıldı ve ev yüzlerce askerle kuşatıldı, teslim ol çağrılarına, evin çatısından ve her tarafından yaylım ateş açılınca, Mahir ve 10 arkadaşı orada saatlerce süren bir çatışmadan sonra öldürüldüler ve delik deşik olmuş cesedlerinin kağnı arabalarına yüklenerek şehre, morg'a götürülüş sahnelerini yansıtan fotoğraflar gazetelere verilmişti ve dehşet vericiydi. Bu 11 kişi, o dönemdeki marksist -devrimci denilen gençlerin en önde gelenleriydi ve bertaraf edilmişler ve o harekete büyük bir darbe vurulmuştu.

*

Ama, hadisenin ertesi günü, çevrede arama yapılırken, samanlıkta bir hareketlenme hisseden bir askerin, 'Komutanım, burada birisi var ..' demesi ve silahını doğrultması üzerine, samanın içinde gizlenen kişinin, Dev -Genç Teşkilatı'nın en önde gelen isimlerinden olan Ertuğrul Kürkçü olduğu anlaşılmıştı.

(Kürkçü, yakalandı, mahkûm edildi, ama, 1974 Affı'yla hapsi cezasının büyük bir kısmı affa uğradı ve sonra da tahliye oldu ve 2010'lı yıllarda ise, kürdçü hareketlerin odağı olan partilerin listesinden m.vekili bile seçildi.. Ancak, çoğu marksist çevreler, onu MİT Ajanı olarak nitelemişlerdi; uğranılan kayıptan dolayı.. 'En seçkin gençlerimizi taa Kızıldere'ye kadar getirdi, MİT''e yerlerini bildirdi, kendisi de gitti samanlıkta saklandı..' diye suçlanmıştı.

Bu gerçek miydi, değil miydi? Bir itiraf söz konusu olmadığından, o konu, henüz de tam olarak aydınlanmış değildir. Ancak hâlen de hayatta olan Kürkçü'nün ideolojik açıdan henüz de marksist bir çizgide olduğu biliniyor. )

*

12 Mart Darbecileri, memleketi komünizm tehlikesinden korumak için devreye girdiklerini söylerlerdi, ama, ilk olarak kapatılan, Prof. Erbakan'ın liderliğinde kurulan Millî Nizam Partisi oluyordu. Ve Erbakan da tedavi olması (!?) için, İsviçre'ye gönderiliyordu.. (Yâni… Ekim-1961 seçimleri sonunda, Meclis'te cumhurbaşkanı da seçilecekti. Neredeyse kesin olan, Adalet Partisi'nden Samsun senatörü seçilen Prof. Ali Fuad Başgil'in Cumhurbaşkanı seçileceği idi. Ama, 27 Mayıs Darbecileri'nin önde gelen isimlerinden olan Gn. Sıdkı Ulay, İstanbul'dan trenle Ankara'ya gelirken her istasyonda kurbanlar kesilerek karşılanıp 'tekbir'lerle uğurlanan Başgil'i Etimesgut'ta trenden indirtip, Etlik'te bir bağevine kaçırıyordu. Orada, Başgil'e, senatörlükten istifa etmesi veya cumhurbaşkanlığına aday olmayacağına dair bir açıklama yapması teklif ediliyor, ve onun bu taleplere 'Hayır..' demesi üzerine, 'gözlerini tedavi ettirmesi' gerekçesiyle İsviçre'ye gönderilmesi, 10 sene sonra tekrarlanıyordu.)

Bu arada, ilginçtir, Erbakan İsviçre'ye gönderiliyor, ama, Erbakan'ın m.vekilliği statüsü devam ediyor ve Meclis'te, her iki ayda bir, 'Konya bağımsız m.vekili Erbakan'ın tedavisi için iki ay daha izinli sayılmasına ve maaş ve harcırah ve tedavi masraflarının karşılanması'na dair Meclis Başkanlığı mazbatası yenileniyordu.

*

MNP fikren de duygu açısından da 50. Yılına yaklaşmakta olan Cumhuriyet rejimine esaslı itirazlar getirmesiyle dikkati çekiyordu. Bu arada, Prof. Erbakan, marksistlerin Türkiye'deki sosyo-politik rahatsızlıklara teşhis koymakta çok yanlış olmadıklarını, ama, onlarla tedavide tamamen ayrıldıklarını ifade ediyor ve kendi görüşlerini 'Millî Görüş' ismiyle formüle ediyordu.

O günlerde bizim dilimizdeki marşımız ise, nasıl bir dünya hayal ettiğimizi ortaya koyuyordu.

Bu, Abdurrahîm Karakoç'un 'Hak Yol İslam Yazacağız..' şiiri idi..

O şiir şöyleydi:

'Hak Yol İslâm Yazacağız

Kör dünyanın göbeğine
Hak yol İslâm yazacağız.
Kuşların göz bebeğine
Hak yol İslâm yazacağız.

Yola, ağaca, pınara
Esen yele, yağan kara
Yağmur yüklü bulutlara
Hak yol İslâm yazacağız.

Koç burcuna, yay burcuna
Bebeklerin avucuna
Minarelerin ucuna
Hak yol İslâm yazacağız.

Bucak bucak, köşe köşe
Kara taşa, kor-ateşe
Yıldıza, aya, güneşe
Hak yol İslâm yazacağız.

Askerlerin miğferine
Kağnıların tekerine
Buda´nın tunç heykeline
Hak yol İslâm yazacağız.

Her kapının eşiğine
Her sofranın kaşığına
Balaların beşiğine
Hak yol İslâm yazacağız.

Herkes duyacak, bilecek
Saklanmaz gayri bu gerçek
Yaprak yaprak, çiçek çiçek
Hak yol İslâm yazacağız.'

*

Ve, o günlerden bir kesit..

Millî Nizâm Partisi (MNP)'nin İstanbul İl Kongresi Yenikapı'daki bir gazinoda yapılmış ve 5 binden fazla insan, orada coşkun şekilde hazır bulunmuştu. Üç kişi oldukları halde, TBMM'ini o zaman derin şekilde etkileyen Erbakan, partisinin iki m.vekili Hüsameddin Akmumcu ve Hüseyn Abbas'la birlikte orada hazır bulunuyordu. Aynı şekilde, Mehmed Âkif'in yakın çalışma arkadaşlarından ve dostlarından Eşref Edib ve Mâhir İz gibi isimler de hazır bulunup birer konuşma yapmışlardı bu kongrede..

Bu arada, Adâlet Partisi'nden ayrılıp, Ferruh Bozbeyli liderliğindeki Demokratik Parti'ye geçeceği söylenen ve İslâmî eğilimleri bilinen Hasan Korkmazcan ve Vehbi Sınmaz gibi m. vekilleri de katılmışlardı bu kongreye.. Onlara 'MNP'ye girmeleri için' yoğun alkış tufanı arasında teklifler yapıldığında, zâhiren haklı sayılabilecek bir mazeretle, 'Evet, gönlümüz sizinle, ama, şimdi burada alkış havasına kapılıp Millî Nizâm'a üye olduğumuz sanılır, bu da bu hareket için zaaf teşkil eder' gibi, anlaşılır bir gerekçe ileri sürmüşlerdi. Ama, o isimler, başka zaman da Erbakan'ın yanında yer almadılar ve eriyip gittiler.

(Şimdi Marmaray İstasyonu'nun bulunduğu) Yenikapı'daki bir gazinodan sonra binler halinde kolkola girip, en önde Erbakan, Aksaray'dan, Saraçhâne üzerinden Fatih Camiine, ve orada bulunan Fatih Sultan Mehmed'in kabrini ziyarete giderken, heyecandan seslerimiz boğazımızda düğümlenerek 'Hakyol İslâm Yazacağız..' marşıyla ilerliyorduk, binler halinde.. Etrafımızda ise, 70-80'den fazla polis de yoktu.

(1999'un sonuydu galiba.. 28 Şubat 1997 Askerî Darbesi'yle iktidardan uzaklaştırılmış bulunan Prof. Erbakan Almanya'ya ve Millî Görüş'ün merkezinin bulunduğu Köln'e de gelmişti. Orada çeşitli konular konuşuluyordu.

Bir hoca arkadaş, Erbakan Hoca'ya, 'Efendim, ne güzel idi o, 'Hak Yol İslâm..' marşımız.. Ve etrafımızda, 70-80'den fazla polis de yoktu.. Bugün ise tanklarla-toplarla geliyorlar üzerimize.. Bunu nasıl izah etmeli?' deyince, Erbakan Hoca, 'fakir'e dönerek, 'Sen bu soruya ne dersin Selâhaddin..' demişti.

'Fakir' de, 'Efendim, doğru bir tesbit …. hocamızın beyanı.. Evet, o zaman, çok bir tedbir yoktu ve o marşı heyecanla okurken bile bir avuç polis vardı etrafımızda.. Ancaak, şimdi, aynı marşı binler olarak değil, 50-100 kişi bile okuyacak olsak, etrafımızı tanklarla kuşatırlar.. Bu o rejimin o zaman anlayışlı olduğunu değil, şimdi çok bizim dünyaya bakış açımızdan çok korktuklarını gösteriyor..' demiştim.

Bu gün de aynı görüşteyim..)

*

Selahaddin Eş Çakırgil

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN