Arama

Din insana ‘Niçin Varız’ sorusunun cevabını verir mi?

Din insana ‘Niçin Varız’ sorusunun cevabını verir mi?
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Her birimiz günde birkaç kere 'bütün bunlar niçin oldu?' diye soruyoruzdur kendimize herhalde. Temaşa ettiğimiz evren insana önce hayranlık veriyor, ardından ciddi endişelere ve korkulara düşürüyor. Evren hakkında soru sormak için zihnin imkanlarının az veya çok, halet-i ruhiyemizin müsait olup olması durumu değiştirmiyor, sadece insan olmak yeterlidir 'niçin' sorusunun karşısında endişelere düşebilmek için. Bu bakımdan mebde'i yani başlangıcımızı merak, herhangi bir şekilde zorlamalı bir soru veya başkasından öğrendiğimiz veya birine özendiğimiz soru sayılamaz. Muhakkik düşünürlerin 'güncelin hakiki olanı örtmesi/perdelemesi' diye sözünü ettikleri bir durumu sıkça yaşarız. Gerçek ve asıl sorular sürekli çözümsüzlüğe mahkûm kalınca yön değiştirerek başka sorulara dönüşüp geri gelirler; bazen güncel hayatın sıradan konuları yüceltilerek gerçek soruların yerini alırlar ve onları örterler. Bu bakış açısıyla bir şeyi çok isterken veya bir şeyden korkarken veya bir şeyi çok arzularken, gerçekte onun perdelediği bir şeyle ilişkideyiz; onu istiyor, ondan korkuyor veya onu arzuluyoruz. Öyle veya böyle hakiki sorular 'düşünen canlı' olmamızı tescil eden en değerli işlerdir.

İnsanın dinle ilişkisinde en belirleyici olan soru 'niçin?' sorusudur. Soruyu bir cevap bulsak da bulmasak da sormamız yerindedir, daha doğrusu mecburiyettir. Peki din bize bu soru hakkında herhangi bir açıklama verir mi veya en azından merakımızı ciddiye alır mı?

Niçin Var olduğun Örtülmesi: Nasıl Var Olduk ve Nasıl Yaşamalıyız?

Sözü dolandırmadan belirtecek olursak 'niçin var olduk/biz veya varlık niçin vardır da olabilir?' sorusunun herhangi bir yerde cevabı bulunamaz. Kendi adıma sorunun cevabından umudumu kestim, fakat ısrarla sormaya da devam ediyorum. Bununla birlikte şimdilik en çok tercih ettiğim söz 'çok şükür, iyi ki var oldum' sözüdür. Ne dinde ne felsefede 'niçin var olduk' sorusunun herhangi bir cevabı yoktur. O zaman bu soru anlamsız mıdır? Hiç vazgeçmediğimize göre sorunun anlamsız olduğunu düşünemeyiz. Üstelik cevabının bulunamayacağını kabul ederek soruyu sormamız gerekir. Çünkü bu soruyu sormakla biz öncelikle başka ve yeni sorular elde ederiz, hayatımızı yücelten ve ona anlam kazandıran cevaplara ulaşma imkânı bulabiliriz. Bu itibarla 'niçin (-ler)' elimizdeki bir asa gibi –lakin elden atmamamız gereken asa- önümüzü açmaya yardım eden bir araçtır. 'Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş' dedikleri biraz da bu demek olmalıdır.

O zaman din 'niçin' sorumuza cevap vermez, bu kesindir. Bunun yerine soruyu başka şekillerde yapılandırarak insanî görevlerden ve yaşama tarzlarından söz eder. Hiç kuşkusuz bu yaklaşım temel sorumuzdan bizi uzaklaştırabilir, soruyu anlamsızlaştırarak 'göreve odaklanalım' şeklinde bir faydacılık şeklinde yorumlanabilir. Dinin normatif kanadının temel insani sorunlara mukabil yaklaşımı böyle özetlenebilir. Bilhassa 'amel-bilgi' ilişkisinin menfi tarafı da burada tebarüz eder. Gerçekte bilginin eyleme (iman-amel ilişkisi sorunu ) dönüşmesi bilginin tahakkuka yani kesinliğe taşınmasının bir yolu iken normatif kanadında –ve onun etkisinde kalan tasavvufta- zihnin merakını ve bilgi alanını sınırlayarak 'vakit kaybı' israfının önüne geçmeyi hedefler. Bu nedenle 'niçin var olduk?' sorusuna 'nasıl yaşamalıyız?' şeklinde verilen cevap olumsuz bir yaklaşım olduğu kadar bir tür zihni azarlama olduğu bellidir. Bununla birlikte biz sorudan vaz geçmiyoruz, cevabını bulamayacağımızı bile bile ısrarla sormaya devam ediyoruz. O zaman dinin başka bir şey söylemesi veya bize bir yol göstermesi beklenir.

Sufiler insanın bu temel sorusuna iki kademeli bir cevap vermek istemişlerdir: Birinci kademe meselenin tespiti demek iken ikinci kademe insanın bu tespitle ilişkisinin kurulmasını amaçlar. Birinci kademedeki cevap, 'biz niçin var olduk?' sorusunu bizim üzerimizden ve bizimle sınırlı olmak üzere değil, Allah üzerinden düşünmeye sevk eder bizi. Gerçekte var olan biz değil Tanrı'dır. Üstelik Tanrı kelamcıların zannettiği üzere varlıkların sebebi olmak şeklinde değil, var oluşta ve çoklukta görünerek var olandır. Böyle bir cevap, yani Tanrı'yı var olanların ötesine değil içinde ve ilişkisinde düşünmek üzere verilen cevap, niçin var olduk sorusunu olabildiğince ciddiye almak demektir. Demek ki biz bu asıl soruyu sormakla varlık kapısını çalmış olduk, belki sorumuz kapıyı açabilecek bir anahtar değil lakin kapının çalınmasıdır. Burada ikinci merhale ortaya çıkar. O da soruya cevabı bir cümle şeklinde değil, bir yaşama şeklinde bulabileceğimiz iddiasıdır. Biz ancak Tanrı'yla birlikte yaşadıkça 'niçin' sorusuna cevap bulabiliriz. Bu sayede Mutlak Varlığı tecellilerinde tanıdıkça olan bitenin anlamını idrak edebilme yoluna girmiş olabiliriz.

O zaman 'niçin var olduk?' sorusunun normatif gelenekte ciddiye alınması bir yana vakit israfı olmanın ardında anlamı yoktur. Fakat tasavvufun metafizik kanadı soruyu ciddiye almanın ötesine geçerek sorunun Tanrı ve insan arasında irtibatın zemini olabileceğini söylerken çözümü de aynı yerde gösteriyor: Tanrı ile yaşayarak veya 'ahlaklanma' yolu ile cevabın peşinden gitmek. Bu yol mümkün müdür değil midir ayrı bir mesele, fakat yeryüzünde bu yoldan başka denenebilecek bir yol gösterilememiştir.

Ekrem Demirli

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN