Arama

Darwin’in evrim taslağı -I-

Darwin’in evrim taslağı -I-
Sesli dinlemek için tıklayınız.

1. Ortama Uyarlanmada Dengelenme (Adaptive Equilibration):

Canlılar ortamlarına uyarlanırlar. Değişen ortam, değişen canlıları gerektirir —bkz: B86.

2. Fizikalism:

Doğal (fizik) çevredeki değişmeler, doğrudan doğruya canlıların değişmesine yol açabilir —bkz: B3.

3. Sayıca Korunum (Numerical Conservation):

Türlerin sayısı, aşağı yukarı sâbittir —bkz: B5.

Yeni bir tür belirdimi, eskisi ortadan kalkmalı yahut ölmeli —bkz: B21.

4. Monad Varsayımı (Monadism):

Basit diri tânecikler yahut monadlar, süreklice can bulur, canlanırlar. Onların kökü, kaynağı canlı-olmayan madde olup doğal güçlerce meydana getirilirler.

5. İlerileme (Progress):

Basit şeyler, değiştiklerinde çok daha karmaşıklaşmaya eğilimlidirler — bkz: B18.

6. Monadın Ömrü, Türün Ömrü (Monad's Life-span, Species' Life-span):

Bir monadın yaşama çenberi (Ing life cycle) bir bakıma canlı bireyinkini andırır. Basitten başlar; ayrışır —uzuvlar, azâlar, parçalar belirir—; olgunlaşır; üreme çağına girer; sonra aşağı yukarı belli bir yaşama süresi bittiğinde ölür. Canlı bireylerin ayrışması, olgunlaşması ile üremesi basit monadlarda yeni ve daha karmaşık olanların türemesine denk düşer. Bir monadın canlılığı tükendimi, türün tümü ölür.

Doğanın Düzensiz Dallanıp Budaklanışı (Irregularly Branching Tree of Nature): Evrimsel değişmenin nedeni, canlıların, ortamlarıyla gelişigüzel karşılaşmasıdır. Işte böyle olaylar, evrim ağacında yeni dallar ile budakların sürmesine yol açarlar. Olması beklenen her şey, gerçekleşemeyebilir. Bunun sonucunda bütün canlı türleri arasında zorunlu, sürekli basamaklanma ortaya çıkmayabilir. Çağdaş türleri, sökün ettikleri bir yahut birkaç ortak kaynaktan kalkarak izlediğimizde ancak, süreklilikle karşılaşırız. Evrimin mecrâı düzensizdir. Doğa ağacı düzgün şekilde dallanıp budaklanmaz. Kayıp bağlantılar (İng missing links), evrime değil, sâdece dallanma taslağına karşı kanıt oluşturabilirler —bkz: B35.

8. Beşer (Man):

Beşer, doğa ağacında yer alan bir hayvandır. Zihnin işleyişi, evrimin öteki sorunlarıyla aynı düzlemde ele alınmalı —bkz: B214.[i]

"Darwin, ortama uyarlanmada dengelenmenin fizikalist ilkesini, yeni türlerin olagelişini; sayıca korunumun monad ilkesiniyse, eskiyenlerin yokoluşlarını açıklamak amacıyla kullanmıştır."[ii]

Bu iki uç —türlerin olagelişi ile yokoluşu— arasındaki dengeyi, böylelikle de türün sürekliliğini cinsiyete dayalı üreme düzeni sağlar. Çeşitlenmeğe bu derece açık duran canlılar evreninde, Darwin, "nasıl oluyor da türler bu denli kararlı bir tutum gösterebiliyor?"(B5) diye sormuştur. Kendi sorusunu da yine kendisi cevaplamıştır: "Karışık evlenmelerin o nefis kuralı (İng beautiful law of intermarriages) sâyesinde her yavru, anne-babanın her iki tarafından özellikler edinir. Bu böyle sayıca sonsuza gider —B5.[iii] Kalıtım yollu kuşaktan kuşağa aktarılan ve geniş bir çiftleşme yelpâzesince meydana getirilen özelliklerin harmanlanmış birikimi,[iv] türü, kendine has temel özelliklerin kaybolmasına yol açabilecek derecede çeşitlenmekten ve asıl gidişinden sapma eğilimlerinden olabildiğince alıkoyar.

Böylesine sağlam bir tabana basarak soruna yaklaşan Darwin'in nasıl olup da evrim teorisini dosdoğru doğal ayıklanma yoluyla açıklamıyor diye sormaktan kişi kendini alamıyor. Şu var ki, Howard E. Gruber' in dediği üzre, transmutasyonla ilgili olarak yazmağa başladığında canlılığın kökenini düşünmeden evrim teorisinin kurulamayacağını henüz anlamamıştı. "Monad varsayımı, kendiliğinden türeyiverme ilkesini içerir. Transmutasyon defterlerini yazmağa koyulduğunda yeni çeşitlerin, doğal ortama dolaysızca uyarlanmaya yönelik değişmeler olduğunu kendiliğinden anlaşılır bir gerçek diye kabul etmiştir. O, özellikle eski biçimlerin ortadan kalkmasında etkili olan işleyişlere eğilmiştir. Monad varsayımının özü, türün ömrü düşüncesidir. 1837de doğal ayıklanma, henüz muhâfaza edici bir ilke görünümündeydi. Bunun yeniliğe yöneltici biri olabilmesiçin dallanma taslağındaki yerinin yeniden belirlenmesi gerekti..."[v]

Darwin'in zihnini, amansız bir ikirciklik, işte bu safhada, demekki uzun deniz yolculuğunun ardından kaleme aldığı transmutasyon defterlerine düşüncelerini kaydederken kurcalamış olsa gerek.

Defalarca tekrarlanmış kendiliğinden türeyiverme söz konusuysa, o durumda her yeni olagelmiş tür, ortamına ayak uyduracak yapı ile işleyişe sâhip bulunması gerekir. Hâl böyleyse, farklı yörelere dağılmış, ama tek bir türden sökün ettiği besbelli değişik çeşitlerin (L varietas) varlığı nasıl açıklanacak? Yok, canlılar aşağı yukarı bir kerede bir yahut birkaç ortak kökten türemişlerse, çeşitlenmelerini hangi ilkeye dayanarak anlaşılır kılacağız? Darwin, burada onun hayat hikâyesini de gündeme getirecek kadar ayrıntısına dalamayacağımız aranışların, kabullerin, vazgeçişlerin, sonra yeniden benimseyişlerin ardından doğal ayıklanma ilkesinde karar kılmıştır. İşte bu ilkeyle pekiştirilmiş olarak kurduğu evrim teorisini tüm köşe bucağıyla 24 Kasım 1859'da basılan "Türlerin Menşeine İlişkin" başlıklı eserinde ilân etmiştir. Söz konusu teorisinin bellibaşlı üç öncülünüyse henüz 1838de kaleme almış olduğu bir yazıda belirtmiştir:

"(a) Ahfâd ecdâdına —torunlar, dedelerine— çeker.

(b) Özellikle fizik türden ufak değişme eğilimleri her vakıt var.

(c) Ebeveynin doğurganlığı (İng fertility) anne-babayı sayıca aşan yavrularda görünüme çıkar" (E58). Başka sözlerle ifâde edilirse, evrim, Darwine göre, yukarıda kendi kaleminden aktardığımız başlıca üç öncülün sonucudur:

  • Kalıtım
  • Çeşitlenme
  • Alabildiğine doğurganlık

Birinci öncül tümüyle Darwin'in değil. Bu, çok eski çağlardan beri bilinegelen bir gerçekliktir. Çağımız biyologlarının ayıklanma basıncı (İng selection pressure) diye adlandırabilecekleri üçüncü öncülü Darwin, Thomas Robert Malthus'tan almıştır: Her kuşak, kendini sayıca kat kat aşacak tarzda doğurma yetisine sâhip bulunmalı ki, ortama en iyi uyarlanabilecek bireylerin ortaya çıkmasına yarayacak rekâbet ile ayıklanma süreci boşanabilsin.12 Bir soyun sayıca artacak bireyleri, çıplak varlıklarını sürdürmekiçin gerekseyecekleri besin ile yaşamalanını bulmakta daha zorlanacaklardır. Çünkü elde edilebilir besin mıktarı ile yaşanabilir alanın yüzölçümü, bir soya bağlı bireylerin artan sayısıyla ters orantılıdır. Söz konusu ters orantıysa, ancak bireyler ile değişik türler arasında çıkan yahut çıkacak olan 'yaşama mücâdelesi'yle (İng struggle for life) düzleştirilebilir. Zirâ gerek besin mıktarı gerekse yaşamalanının yüzölçümü, Herbert Spencer'ın deyimleriyle söylersek, böyle bir yaşama mücâdelesinin sonucunda, türün "sağkalan en uygun bireylerinin" (İng survival of the fittest) ihtiyâcını karşılayabilir artık. İşte Darwin in keşfi, kendinden önce canlılar evrenine eğilmiş birçok araştırmacı düşünürün sezip de dile getiremediği sorunlardır.[vi]

İkinci öncülle de Darwin, türün değişik soylara ayrılabilirliğini, kısacası canlılar evrenindeki çeşitlenme eğilimini vurgulamıştır. Değişik soylara ayrılmanın, çeşitlenmenin de ölçüsünü bildirmiştir: Fizik yapının değişmesi.[vii]

Darwin, defalarca tekrarlanageldiğine inanılan kendiliğinden türeyiverme ve gâyesini açık yahut kapalıca bağrında taşıyan, maddî kaynaklardan geolojik devirlerde olagelmiş, ileride de alacağı biçimleri ve durumları baştan belli olmayıp ancak ortam basınçlarınca tayin olunan bir tür görüşünü teorisine temel almakla canlılar bilimini de aşan bir tercihte bulunmuştur.

Bu bağlamda Darwin, kendininkine karşıt durumdaki geleneksel evrim görüşlerini özellikle Lamarck'ın teorisiyle özdeşleştirip onu eleştirilerinin hedef tahtası hâline getirmiştir. İşte bunlardan bir örnek:

"Yaradan, Kambriya döneminden beri genel yapısı hep aynı kalan hayvanlar yaratmış —sefil denecek kadar kısıtlı bir görüş. Türlerin nasıl olduklarını açıklamak iddiasındaki Lamarck'ın irâde öğretisi gülünçtür..." (216).

Ne var ki Darwin'in, evrimi açıklamağa çalışırken dayandığı doğal ayıklanma ilkesi de ciddî itirâzlarla karşılaşmıyor değil. Aslında Darwin'in kendi koyduğu ilkenin bile her güçlüğü çözebilecek anahtarı sunmadığını yer yer farketmiştir. İşte göz hakkında söyledikleri, öne sürdüğümüz iddiayı kanıtlar niteliktedir: "Değişik mesâfelere, çeşit çeşit ışık mıktarlarına ânında ayarlayışına, renklerde ve kürevî şekillerde ortaya çıkan sapmaları düzeltişindeki eşsiz kâbiliyetiyle gözün, doğal ayıklanma aracılığıyla biçimlenmiş olabileceğini sanmak, saçmalamanın had safhası olduğunu itiraf etmeliyim". Darwin, bu konuda sözlerini şöyle sürdürmüştür: "Aklın, bana telkin ettiği şudur: Basit ve henüz mükemmelleşmemiş gözden, karmaşık ve yetkinleşmişe gidişteki birsürü geçiş ile basamaklaşmanın varlığı; buna ek olarak da her geçiş ile basamaklaşmanın, kendini barındırana yararı gösterilebilirse, ... o durumda mükemmelleşmiş ve karmaşık gözün, doğal ayıklanma sâyesinde meydana gelmiş bulunduğuna inanılması her nice havsalaya sığmasa da, teoriye uygun düşer."

Şu var ki Darwin, karşılaştığı böyle bir zorluk, istisnâî durum yüzünden, ortaya koyduğu doğal ayıklanma ilkesinden vazgeçecek değildi. Bununla düşünce tarihinde yeni bir çığır açtığına öylesine inanmış olmalı ki, karşı karşıya kaldığı eleştiriler ile itirâzlara aşağıda aktardığımız şu ilginç cevabı vermiştir: "Güneşin hareketsiz durduğu, yeryüzününse, onun çevresinde döndüğü ilk kez öne sürüldüğünde, aklıselim sâhibi insanlar bunun yanlış olduğunu ilân etmiştir; her filosofun bildiği üzre, 'vox popull, vox Det' vecizesine bilimde güvenilmez."[viii]

Göz, gerçekten de çok özel, tek bir olaydır. Doğal ayıklanma bir bunu açıklayamasa, Darwin'in sandığı üzre, iş, o kadar da önemsenmeyebilirdi. Gelgelelim, doğal ayıklanmanın işbaşında bulunduğu "evrimsel değişme, yalnızca çok büyük bir genetik çeşitliliği barındıran canlılarda ortaya çıkabilir."[ix] Çünkü böyle canlılar arasından doğal ayıklanma, değişen ortama en uygun düşeni belirleyebilir. Genetik çeşitlilikse, ancak cinsiyetli üremeyle sağlanır. Oysa cinsiyetsiz üreyen bakteriler, mâvî-yeşil yosunlar (İng blue—green algx) gibi, birtakım türler, kökten değişmez ortam şartlarına rağmen, taşıllardan/fosillerden edindiğimiz bilgiler uyarınca, yaklaşık üç milyar yıldır varoluşlarını koruyabilmişlerdir. Bu çekirdeköncesi (Y prokaryotik) hücrelerin, öteki çekirdekli (Y eukaryotik) hücrelerin tersine, soy tarihleri boyunca yapılarında ve biçimlerinde hiçbir değişiklik meydana gelmemiştir. O hâlde bu durumu, doğal ayıklanma ilkesi açısından nasıl yorumlayıp açıklayacağız?[x]

(Ş. Teoman Duralı'nın, Dergah Yayınları'nca yayınlanan 'Hayatın Anatomisi – Canlılar Bilimi Felsefesi – Evrim ve Ötesi' isimli kitabından alıntılanmıştır.)


[i] Charles Darwin: "Darwin On Man", I. kitap: "A Psychological Study of Scientific Creativity"; II. Kitap: "Early Writings of Charles Darwin", düzenleyip şerheden: Paul H. Barret; M ile N defterlerini yorumlayan: Howard E. Gruber, 137. s. Harflar ile rakamlar, Charles Darwin in Transmutas- yonlarla ilgili B, C, D, E, M, N defterlerinden kimisine yapılan atıfları göstermektedir.

[ii] Bkz: 15. dipnot, 263. s.

[iii] Bkz: 15. dipnot, 263. s.

[iv] Bkz: Charles Darwin: a.g.e., 137. s.

[v] Darwin in bu düşüncesini, Aristoteles'in, "İyi Huylu Kimselerin Dünyaya Gelmesine Dair" ile "Hayvanların Parçalarına Dair" (731b —732a) başlıklı eserlerinde dile getirmiş olduğu görüşlerle krz.

[vi] Bkz: Wolfgang Friedrich Gutmann ve D. S. Peters: "Forschungen zur Geschichteder Evolutions- theorie", 27. s.

[vii] Bkz: Charles Darwin: "Darwin On Man: "A Psychological Study of Scientific Creativity", 156. s.

[viii] Charles Darwin: "On the Origin of Species", 168. s.

[ix] Stephen Jay Gould: "Ever Since Darwin: Reflections in Natural History", 116. s.

[x] Bkz: Ek 4.

Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN