Arama

Tekâmül ile evrim –II-

Tekâmül ile evrim –II-
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Müslümanlığa gelince: Burada insanın aslı, esâsı ve menşei meselesi Hırıstıyanlıktakinden farklı biçimde ortaya koyulmaktadır. Gerçi yaratılış, üç tekvin vahiy dinde ortak kabule dayanmaktadır: Allah, biçimsel akıl—mantıkla asla izâh edilemez şekilde, hiçten var kılar. Ancak, söz konusu ortak kabulün ardından görüş ayrılıklarının ortaya çıktığını görüyoruz. Hırıstıyan akîdesince, varlık âleminde yer alan varolan kümeleri, bu arada canlı türleri, birbirlerinden neşet etmemişlerdir. Özellikle de insanlığın, başka hiçbir varolan kümesi yahut canlı türüyle sıralı ve içten ilintisi bulunmamaktadır. Nitekim her öbek, küme yahut tür, öbürlerinden bağımsızca kendi başına hiçlikten var kılınmıştır.

Hırıstıyanlıktaki inancın tersine, Kur'ân-ı Kerîmde yaratılışın bir defalık basit bir 'oldu bitti' değil, sürekli etkinlik, sürec olduğu imâ olunmaktadır.[1] Bir önceki satırda zikrettiğimiz yorumu Abdullah Yusuf Ali, şu ayete dayanarak yapmıştır: "Hepiniz O'na döneceksiniz. O'nun vaadı gerçek ve kesindir. Yaratılışı başlatıp tekrarlatan O'dur. İmân edip dürüstce iş görenleri O, hakca ödüllendirir. Ama inkârcılara içilecek kaynar sıvılar, ve Allahı inkâr ettiklerinden, amansız cezalar vardır."[2]

İşte bir başka âyette yaratılışın, bir defaya mahsûs olmadığı vurgulanmaktadır: "Allahın yaratmağa nasıl başlayıp sonra bunu nasıl tekrarladığını anlamazlarmı? Doğrusu bu, Allah'a kolaydır."[3]

"Allah'ın nasıl yaratmağa başladığını, sonra da yaratmağı, nasıl yenilediğini görmezlermi? Şüphe yok, bu, Allah'a pek kolaydır."[4]

Abdullah Yusuf Ali: "Yaratma işi (İng the originating of Creation) ilkaslî maddeyle başlar. Yaratma işi durmadan tekrarlanagider. Zirâ, ân-be-ân yeni yeni yaratışlar, kendi kanunları çerçevesinde Allah'ın yaratma gücü tarafından olagetirilirler. İnsan açısından bu yaratılışlar, ancak Ma'âdda sona erecek. Orada insan, farklı düzlemde yepyeni yaratılmış bir dünyayla karşı karşıya kalacak. Allah açısındansa, ne ilk ne de son var; Onun için sonlu bir şey yok. O, bizim ilkimizden önce vardı, sonuncumuzun da ardından varolmağa devam edegidecek. Bütün bu göreli/izafî deyimlerin anlamı varsa, şunu söyleyebiliriz: Allah, gerçek İlk ve Sondur."[5] Şu hâlde, "Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilenlerden anladığımızca, biz insanların kavrama gücü açısından âlem,[6] zamanca sonsuz, mekânca da sınırsızdır. Âlemde evrenler, olagelir, sonra da bozulur giderler. Başlangıçsız, sonsuz âlemde patlak verivermiş evrenlerden (kâinatlardan) birinde, yıldızlardan birinin, demekki güneşimizin bir gezegeninde insanlık peydahlanmış. Evrenimizin zamanca başlangıcını hesaplayabildiğimiz gibi, sonunun geleceğini de kestirebiliyoruz. Demekki evrenimizde her şey gelip geçici. İşte bireyler gibi, bunların mensûb oldukları türler de sâbit değil. Allahın, niye çeşitli varolan kümelerini, özellikle de canlı türlerini sâbit kılmayıp bunlara azdan çok karmaşık olanlara doğru devingenlik ve geçişlilik imkânını sağlamış olduğunu öğrenip bilmemiz elbette kâbil değil. Tabiatımız icâbı, bizler olsa olsa, doğrudan yahut dolaylıca duyup hesaplayabildiklerimizi bilebilir; kutsal yazılarla da bizlere tebliğ olunanlaraysa, imân edebiliriz. Tabii, "Kur'ân-ı Kerîm'de bizlere bildirilenlere imân ederken yorumumuzu tamamıyla durdurmamız, kesmemiz düşünülemez. Nitekim Abdullah Yusuf Ali'nin belirttiği üzre, "aslında her din kitabı gibi, Kur'ân da, yalnızca dille, sesle ve gözle değil de, zihnimizin sağlayabildiği en parlak ziyâyla, daha da önemlisi, gönlümüz ile vicdânımızın saçabildiği en hâlis, en saf nurla okunmalıdır."[7]

Allah'ın, her bir varolanı hiçten varettiğini, yânî yarattığını Kur'ân-ı Kerîm'den öğreniyoruz. Nitekim "Bakara" Sûresinin 117. âyetinde bize bildirilen de bu anlama gelmektedir: "İlkasıl da gökler ile yer de O'nundur. Bir şeyin olmasını dilediğinde, 'Ol'! der; o şey de oluverir."[8] Yaratılış sûreleri, lâfzî yahut mecazî olarak, "Kurân-ı Kerîm'de belirtilmekle birlikte, bunların her birinin hangi varolanlar kümesini kapsadığı bildirilmemektedir. Buradan da yine "Kur'ân-ı Kerîm"in, bizlere, durağan değil, devingen bir varlık görünümünü yansıttığını görüyoruz. "Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra da arşa hükmeden Rahman'dır ..."[9]

Son bahsi geçen iki ayette de belli bir gâyeyle yaratılmış olan gök ile yerde olup biten her şeyin, Allah'ı bizlere hatırlattığını, zikrettiğini anlıyoruz. Yine bu bağlamda Abdullah Yusuf Ali, bedâ'nın, gökler ile yerin; khalakanınsa, bunlarda bulunanların yaratılması demek olduğunu belirtiyor. Bedâ 'en ilkasıl' yaratılışı dile getirir.

"Gökler ile yerdeki bütün şeyler", Abdullah Yusuf Ali'nin tefsiri uyarınca, "süreçler şeklinde tedricen yaratılmışlardır. Şeylerin soyut olduğu kadar, somut maddî olma anlamı da bulunur. Soyutluklar ile fikirlerin önümüzde bilfiil bitip serpildiklerine tanık oluyoruz. Üstelik, değişik şeyleri bir tasarım (İng scheme) altında derlemeğe yarayan ölçme fikrini dahî içeren khalaka da, Allah'ın yaratma işinin bir ifâdesidir. Burada nıhâyet, evrim dediğimiz süreç yer alır... " [10]

İşte sözü edilen bu yönelimli evrim sürecinin, daha doğrusu tekâmülün son merhalesi, gâyesi, eşrefimahlûkâtı, yânî insan[11] soyunu ortaya çıkarmaktır. Şu durumda insan doğada, öyleki evrende tek başına kalmış, tecrid olmuş, öbür varolanlar kümeleriyle hiçbir bağı bağlantısı bulunmayan bir tür değil. Onun, canlı-olmayan ve olanların hepsiyle değişen oranlarda ünsiyeti bulunduğundan, yine o, onları inceleyip anlayabilmekte, sonuçta da onları anlamlandırıp açıklayabilmektedir. İşte "Kur'ân-ı Kerîm'e göre insanlık, maddeten değil, ancak manen tamamıyla nevişahsına münhasır bir yaratıklar kümesidir: "Rabbin, meleklere: 'Balçıktan, işlenebilir kara topraktan insan yaratacağım. Onu yaratıp da Ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanasınız' demişti."[12]

Zikrolunan ayeti Abdullah Yusuf Ali, şöyle yorumlamıştır: "Allah, balçığı kalıplayarak insan bedenini şekillendirmiş, ses verir duruma gelinceğe[13] dek kurumağa bırakmış; ardından söz konusu şekil üstünde biraz daha çalışıp bunu kemâle erdirmiştir. Böylelikle meydana gelen hayvan biçimine Ruhundan üfleyerek Allah ona öteki yaratıklara oranla üstünlük bahşetmiş; sonuçta bütün ötekilerin, üstün yaratığa biât etmelerini buyurmuştur."[14]

Nihâyet, "Kur'ân-ı Kerîm"den esinlenen başka birçok İslâm uluğ kişisinde, özellikle de Mevlânâ'da karşılaştığımız tekâmülcü görüşü Abdülbâki Gölpınarlı şöyle belirlemiştir: "Küllî ruh, bütün zerrelerde mevcuttur. Canlı-olmayanlarda, varlığını sürdürmek, bitkilerde gelişmek, büyümek ve üremek, canlılarda duymak ve hareket etmek sûretiyle tezâhür eder. Anlamak, söylemek, düşünmek vasıflarını gösteren ve bir Latîfe-i Rabbâniyye olan insan ruhuysa, o, öldükten sonra da bâkî kalıp kıyâmete dek Berzâh âlemindedir."[15]

Daha önce de belirtildiği üzre, yeryüzünde türlerin birbirlerine dönüşmelerine dek uzanan, canlıların türce gelişme sürecinde kalıp kalmadığı sorusu, bilim âlemiçin beyhûde olduğu kadar, İslâm açısından da gereksizdir. Yalnız, bilimde olduğu kadar, müminiçin de esâs mesele, 'evrim'in, 'tekâmül'ün yerini tutup tutamayacağı noktasında düğümlenmektedir. Tekrarlamak bahasına; soru: Evrim var mı, yok mu şeklinde değil de, ancak ve ancak tekâmül mü yoksa evrim mi tarzında olmalı.

(Ş. Teoman Duralı'nın, Dergah Yayınları'nca yayınlanan 'Hayatın Anatomisi – Canlılar Bilimi Felsefesi – Evrim ve Ötesi' isimli kitabından alıntılanmıştır.)

Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı


[1] Bkz: "The Holy Qur'ân", tercüme ve tefsir: Abdullah Yusuf Ali, 484. s., tefsir sayısı: 1389;

10. Sûre: " Yunus", 4. Âyet. —İngilizce meâlinden Türkceye tarafımdan aktarılmıştır.

[2] Mezkûr Âyet.

[3] 29. Sûre: "Ankebût", 19. Âyet; "Kur'ân-t Kerîm ve Türkce Anlamı", Diyânetişleri Başkanlığı tercümesi.

[4] Mezkûr Âyet: "Kur'ân-t Kerîm ve Anlamı", tercüme: Abdülbâki Gölptnarlt.

[5] "The Holy Qur'ân", tercüme ve tefsir: Abdullah Yusuf Ali, 1033. s., tefsir sayısı: 3440. tefsir

[6] 'Bilmek' anlamına gelen el-'ilmden türetilmiş âlem, "Fîrûz Âbâdî Kâmûsu" uyarınca, bütün varolanlara (mevcûdât), evrenlere (felek) ve bunlarda bulunan cevherler ile arazlara verilen addır. Ayrıca her ölümlünün (zât-ı ecelin) yeryüzü ile dünya-ötesi varoluşunu dile getiren deyimdir —bkz: III. cilt, 520. s. İmdi âlemin, maddî yapılışlı ve oluşup bozulmaya yatkın evrenleri de manevî anlam taşıyan, değişip dönüşmelerden muaf âhıreti de kapsadığını düşünebiliriz.

[7] "The Holy Qur'ân"; tercüme ve tefsir: Abdullah Yusuf Ali, iii. s.

[8] Abdullah Yusuf Ali'nin İngilizce tercümesinden Türkceye tarafımdan aktarılmıştır.

[9] 25. Sûre: "Furkân", 59. Âyet; Diyânetişleri Başkanlığı tercümesi.

[10] "The Holy Qur'ân" 50. s., tefsir sayısı: 120 —Abdullah Yusuf Ali'nin evolutiondan, yânî 'evrim'den kastı 'tekâmül' olmalı.

[11] Bkz: Ek 5.

[12] 15. Sûre: "Hicr", 28. — 29. Âyetler; "The Holy Qur ân" —Abdullah Yusuf Ali'nin İngilizce tercümesinden Türkceye tarafımdan aktarılmıştır.

[13] Bununla kastolunan, insanın dillenmesi olmalı.

[14] "The Holy Qur'ân", 642. s., tefsir sayısı: 1966.

[15] Mevlânâ Celâleddîn Rûmî: "Mesnevi", 640. s., tefsir sayısı: 3636 —Abdülbâki Gölpınarlı tefsiri.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN