Arama

Selahaddin E. Çakırgil
Kasım 7, 2022
I. Dünya Savaşı’na girmek ya da girmemek!..

Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na girmeden önce, bütün dünyaya yayılmakta olan büyük yangın için, yanına yaklaşabileceği safı belirlemekte bir hayli sıkıntılı arayışlardan geçtiği, o zamanki diplomatik temas ve çabalardan da anlaşılmaktadır.

Enver Paşa'nın Londra'ya gidip, çareler arayışı ve nabız yoklayışlarının sonuçsuz kalmasından sonra, savaşın diğer kutbu durumunda olan Almanya'ya yaklaşma çabalarına karşı, İngiltere'nin, 'Osmanlı Devleti'nin savaşa girmemesi ve tarafsız kalması' yolunda yoğun çabalar harcadığı, özellikle de Alman generali Liman von Sanders'e Osmanlı ordusunda komutanlık yetkisi verilmesinin Rusya'yı son derece rahatsız etmesi dolayısiyle, Fransa'nın Rusya'ya, İstanbul'a savaş gemilerini göndermesini teklif ettiği, Osmanlı'nın o şartlarda alternatifsiz kalmamak için Almanya'ya yaklaştığı; ayrıca, Osmanlı'nın İngiltere'ye parasını peşin ödeyerek sipariş verdiği savaş gemilerinin teslim olunmayıp, alıkonulmasının Osmanlı'nın tarafsız kalmasını daha da zorlaştırdığı; Osmanlı'yı savaşa götüren etkenin, sadece Alman hayranlığı ve ittifakı değil, İngilizlerin samimî olmayan çabaları olduğu, İngiltere'nin o zamanki İstanbul sefiri Louis Mallet'nin kendi bakış açısını yansıtan raporlarından da anlaşılmaktadır. (Dr. Meral Balcı, Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi, C.II, Sayı-I,Bahar-2015)

*

Almanya'nın yanında girmesinden önce, Osmanlı'nın, Almanya ile, 2 Ağustos 1914 tarihinde yaptığı ittifak andlaşması, savaşa mutlaka Almanya'nın yanında girmeyi âmir değildi. Nitekim, o ittifak andlaşmasından sonra, Osmanlı, kendisini korumaya almak için, Rusya'ya da bir ittifak andlaşması yapmak için 5 -14 Ağustos 1914 tarihleri arasında Harbiye Nâzırı Enver Paşa ile Dâhiliye Nâzırı Talât Paşa, iki koldan, İstanbul ve Saint Petersburg'da ciddî irtibat ve nabız yoklamalarında bulunurlar..

Enver Paşa, önce Rus Askerî Ataşesi ile görüşür. Sonra, Enver Paşa ve Talât Paşa, Rusya'nın İstanbul'daki sefiri Giers'le birkaç kez müzakere ederler. Hattâ, görüşmede, Enver Paşa, Alman Generali Liman von Sanders'in maiyetindeki askerî heyetin geri gönderileceği gibi tâvizlerde bulunur ve Avusturya'ya karşı, Ruslarla birlikte savaşılabileceği bile dile getirilir. Aynı günlerde St. Petersburg'daki Osmanlı Sefiri Fahreddin Bey ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Sazonov arasında da bu konuyla ilgili görüşmeler olur. (E.E. Adamoff, Avrupa Hükûmetleriyle Türkiye, Anadolu'nun Taksimi, İstanbul-1927, Sh.63-67)

Rusya Sefiri Giers, 9 Ağustos 1914 günü Sazonov'a gönderdiği gizli telgrafta, Enver Paşa ile yaptıkları görüşmelerden, Sadrâzam Said Halîm Paşa'nın da bütünüyle haberdar olduğunu bildirir. Bir diğer telgrafda da, Enver Paşadan gelen tekliflerin kabul edilmesi gerektiği belirtilir ve 'Reddetmemiz, Türkiye'yi kesinlikle ve geri dönüşü olmayan şekilde, düşmanlarımızın kollarına itecektir..' denilir. (Rus Dışişleri Arşivinin Gizli Belgelerinde Osmanlı'nın Cihan Harbine Girişi, Azad Ağaoğlu, İstanbul-2018,Sh. 39)

Ancak, Enver Paşa ile Rusların görüşmeleri devam ederken, Sazonov, Giers'e gönderdiği bir telgrafta, 'Bulgaristan'dan henüz bir karşılık alamadığından, bunun için, 'Enver'le görüşmelerinizde vakit kazanmak lüzumunu unutmayın.. Unutmayın ki, Türkiye'nin bize karşı doğrudan doğruya yapabileceği hareketlerden korkmayız. (…) Bizim rızamız olmayan davranışlarda bulunurlarsa, bütün Küçük Asya'yı (Anadolu'yu) tehlikeye düşürürler. Biz, müttefiklerimiz olan Fransa ve İngiltere ile birlikte oranın mukadderatını elimizde tutuyoruz..' der. (Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C-3, Sh.138)

Sadrâzam Said Halîm Paşa ise, Rusya'nın hedefinin, Osmanlı topraklarına sahib olmak emeliyle izah etmekte ve Almanya ve Avusturya-Macaristan'ı işgal etmekten ziyade, 1905'de Japonya karşısında aldığı ağır yenilginin izlerini de yok etmek için, İstanbul ve Anadolu'nun büyük bir kısmını ele geçirmek ve sıcak denizlere inmek ideali olduğunu ve bunun için savaşa girdiğini' düşünmektedir. (Said Halîm Paşa, Osmanlı İmparatorluğu ve Birinci Dünya Savaşı, İstanbul-2019, Sh.29).

*

'Birinci Dünya Savaşı'na katılmak gerekli ve yapılan tercih yerinde miydi?' üzerine, o dönem ve sonrasının etkili isimlerinin görüşlerden bir demet..

*

'Tarih Çevresi' dergisinin Eylûl – Ekim 2020 tarihli sayısında, Genelkurmay'ın eski 2'nci Başkanlarından Org. Âsım Gündüz bu konuyu hâtıralarında şöyle anlatmıştır:

"Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman yine Harbiye Nezareti Erkânı Harbiyesi'nde görevliydim. Goeben ve Breslau gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan girişinden sonra Almanlar bizi de savaşa sokmak için zorlamaya başlamışlardı. Enver Paşa, Ali İhsan (Sabis) Bey ile beni çağırarak savaşa girip girmememiz konusunu her yönüyle inceleyen bir rapor hazırlamamızı istedi. Kâzım Karabekir de bizimle beraber harekât şubesindeydi. Ali İhsan, Kâzım Karabekir ve ben baş başa vererek Osmanlı İmparatorluğunun jeo-politik ve jeo-stratejik durumunu etüd ettik. Bu çalışmalarımız Balkanlarda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile bağlantı kurulmadan ve Bulgarların davranışları öğrenilmeden bir karara varılamayacağını ortaya koyuyordu. Bu durumu Enver Paşa'ya anlatmıştık. Ayrıca geniş yurt parçasında birbirine uzak mesafelerde açılacak cepheler karşısında savunma yapılabileceğini hatta silahlı tarafsızlık politikasının çok daha hayırlı olacağını belirten bir rapor hazırlamış ve Harbiye Nâzırı'na vermiştik. Bu rapordan sonra karargâhta görevli Almanlar üçümüzün de karargâhtan uzaklaştırılmamız için büyük çaba göstermeye başlamışlardı. Enver Paşa, Almanların bu istekleri üzerine Ali İhsan Bey, Kâzım Karabekir ve beni ayrı ayrı cephelere göndermekte tereddüt etmemişti. "

"Hâlbuki bahis konusu raporu verene kadar görevli Almanlar, Ali İhsan Bey'le beni kendilerine çok yakın hissediyorlardı. Zira ikimiz de uzun süre Almanya'da kalmış ve kendileriyle çalışmıştık. Ancak bizler de her şeyden önce Devletimizin ve Milletimizin çıkarlarını düşünmek zorundaydık. Diyebilirim ki Türk Erkânı Harbiyesi'nde Enver Paşa'dan başka hiç kimse Almanların Birinci Dünya Savaşındaki başarılarının devamlı olacağına inanmış değildi. Hattâ Enver Paşa'nın sınıf arkadaşı ve sınıf birincisi Hâfız Hakkı Paşa bile bizlerle beraber 'silahlı tarafsızlık ' görüşünü savunmaktaydı. "

"Türk Erkânı Harbiyesi'ndeki bütün isteksizliklere rağmen sonradan Yavuz ve Midilli adını alan Goeben ve Breslau zırhlılarının Karadeniz'e çıkarak Rus gemileri ve limanlarına saldırmalarıyla savaşa katılmış oluyorduk. "

Org. Âsım Gündüz şöyle devam etmiştir:

"Almanlar doğuda Rusları sıkıştırınca biz de Kafkaslardan Türk yurduna atılarak Rus cephelerini çökertme umuduna kapılmıştık. İngilizler ise Rus dostlarına yardım için Mısır'da topladıkları kuvvetleri Çanakkale'ye çıkarmışlardı. Bu sırada Fethi (Okyar) Bey'le beraber Sofya'da ataşemiliter olan Mustafa Kemal Çanakkale'de Liman von Sanders'in kumanda ettiği ordunun 19'uncu tümenine tayin edilmişti. Sınıf arkadaşım Mustafa Kemal Çanakkale'ye geçerken Harbiye Nezareti'nde beni ve Ali İhsan (Sabis) Bey'i ziyaret etmişti. Onun o gün söylediklerini aynen hatırlıyorum. Mustafa Kemal: "Yahu'' diyordu… ''Ne yapıyoruz? Allah aşkına bu memleketi hiç düşünmüyor musunuz? Bu adamı hiç ikaz etmediniz mi? Bu şekilde savaşa katılmanın fayda sağlamayacağını anlatmadınız mı?"

"Mustafa Kemal'in 'bu adam' dediği Enver Paşa idi. Nitekim Enver Paşa'dan hemen randevu almış ve görüşmüştü. Ancak Enver Paşa'nın yanından çok sinirli ve yanakları al-al olmuş bir şekilde çıkmıştı. Enver Paşa'dan anlayışsızlık gördüğü belli idi. Tekrar yanımıza geldiği zaman: "Ben vazifemi yaptım. Vicdanen müsterihim. Ama bu adam laf anlar soyundan değil. Bir Napolyon olmak hevesinde..' demişti. "

Evet, Âsım Gündüz'ün aklında böyle kaldığını belirttiği sözleri ne kadar gerçektir?

Ama, Mondros Mütarekesi'nden sonra Harbiye Nâzırlığı'na getirilen Mersinli M. Cemal Paşa 9 Ekim 1929'da, (yani, mütarekeden yaklaşık 1 yıl sonra) (Sivas Kongresi'nın Hey'et-i Temsiliye Başkanı sıfatını taşıyan M. Kemal Paşa'ya (askerlikten istifa ettiği iddiasının şeklî olduğu açık; çünkü hâlâ Paşa olarak itibar görüyor) gönderdiği telgrafta, 'Osmanlı Devleti'nin Harb-i Umûmî'ye katılmasının doğru olup olmadığı ve sorumlularının aleyhinde isimleri belirtilerek bazı yayınların yapılması ve haklarında kanunî takibât uygulanmasını' istemişti. Bu telgrafa 10 Ekim 1919 tarihinde Hey'et-i Temsiliye adına cevap vererek, 'savaşa katılmamanın istendiği'ni' , ama, 'buna 'imkân' olmadığı'nı söyleyerek şöyle demişti:'

'Çünkü, katılmamak ancak silâhlı tarafsızlık ve Boğazlar'ın kapatılması ile sağlanabilirdi. Oysa ki, vatanımızın ve İstanbul'un stratejik durumu, Rusların İtilaf Devletleri yanında yer alması buna imkân vermediği gibi, 'silâhlı tarafsızlığı sağlayacak paramız, silâhımız ve gerekli araçlarımız yoktu. İtilaf Devletleri'nin gemilerimize el koymaları, gemi yapımı için biriktirilmiş yedi milyon lirayı zorla almaları, savaşa katılmamızdan dört ay evvel ülkemizde bir Ermenistan Cumhuriyeti ilanına karar vermeleri, İstanbul'un Çarlık Rusyası'na peşkeş çekilmek istenmesi, İtilaf Devletleri'ne karşı 'savaşa girme'yi kaçınılmaz bir hale getirmiştir. Şimdi, savaşa girmekliğimizi bir cinayet saymak ve koca bir milleti dört-beş kişinin elinde oyuncak göstermek bir fayda sağlamıyacağı gibi, Clemenceau'nun Ferid Paşa'ya hakaret dolu cevabın tekrarlanmasına da sebeb olur. Bütün bunlardan ötürü, mertçe gerçeği söylemek ve kahramanca savaşan bu koca milletin, yenilginin kaçınılmaz sonuçlarına katlanmakla beraber, hareketini cinayet saymamak ve bu yüzden suçlanıp cezalandırılmasını kabul etmemek en doğru ve hayırlı prensip olur.' (-kendi sadeleştirmesiyle- Mahmud Goloğlu, Millî Mücadele Tarihi, II, Sivas Kongresi, Sh.189)

Evet, Âsım Gündüz'ün ve bazı kumandanların ve ayrıca, 'Enver'in şahsiyet-i manevisinin bitirilmesi' konusunda M. Kemal'le anlaşan Karabekir'in kararından sonra, kalemleriyle Enver'e en ağır şekilde saldıranların sözlerinin, sırf bir yeni dönemin aktörlerinin hoşuna giymek niyetine göre şekillendiği söylenebilir.

Kaldı ki, Mustafa Kemal, Talât Paşa'ya yazdığı 20 Şubat 1920 tarihli cevabî mektubunda şöyle diyor: 'Harb-i Umûmî'ye duhulün zarûrî olduğunu ve harbe duhûl ettikten sonra, gruba dâhil bulunmanın yine zarûrî olduğunu ve bundan dolayı harb mes'ulü aramak mantıksız olduğunu alel-ıtlak Kaanun-ı Esasî ahkâmına mugayir hareket edilmiş ise, bu sûretle hareket eden kabineleri meydana çıkarmak ve haklarında ahkâm-ı kanuniyye tatbik etmek için, mütarekeden evvel, Balkan Harbi'nden itibaren ve mütarekeden bugüne kadar mevkı-i iktidara geçen kabineleri nazar-ı dikkate almak lâzım geleceğini ifade ediyorum. İşbu nokta-i nazarlarımı benden Harb-i Umûmiye duhûl ve Alman tarafdarlığı aleyhinde resmen beyanatta bulunmamı taleb etmiş olan Hükûmet'e karşı resmen nokta-i nazarlarını esbab serdederek müdafaa ettim. (İlhan Tekeli- Selim İlkin, 'Kurtuluş Savaşı'ında Talât Paşa ile Mustafa Kemal'in mektuplaşmaları', Belleten, XLIV/174, ankara 1980, Sh.327-328)'

Ve M.Kemal Paşa'nın, 22 Nisan 1921'de bir gazeteciye verdiği mülâkatta da bu görüşlerini tekrarlıyor: Harb-i Umûmî (Birinci Dünya Savaşı) başladığı zaman; vaziyet-i coğrafîye, vekayi-i tarihiyye ve muvazenet-i siyasîyenin icbarları karşısında muhafaza-i bî-tarafiye, adem-i imkân yüzünden Almanların bulunduğu zümreye dahil olduk; Almanlarla dost olduk. Almanlar memleketimize, ordumuza ve Hükûmetimize kadar girdiler; bunların hepsini hoş gördük. Fakat, Almanlardan bazıları haysiyet ve istiklâlimizi muhil vaz'u tavır almaya başladıkları dakikadan en evvel ve hemen ruhen ve hattâ fiilen isyan ettim.' (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cid-3, Ankara, 1997, Sh.31)

Prof. Necmeddin Alkan da Paşa'nın fikir değiştirmesini, 'İttihadçıların tasfiyesine başlanmasından, İttihadçıların itibarsızlaştırmaya başlanmasından sonra başladığını' belirtmektedir. (N. Alkan, İmparatorluğun Son Savaşı, Sh.263)

Devlet'i Harb-i Umûmî'ye sokması dolayısiyle Enver Paşa'ya eleştirilerine bu çalışma içinde çeşitli vesilelerle değindiğimiz Karabekir Paşa ise, 'Eğer o zaman fikrimi sorsalardı, ben de artık Almanlarla ittifak yapılmasına tarafdar olduğum cevabını verirdim' demektedir. (Karabekir, Birinci Dünya Savaşı Anıları, Sh. 53)

Dönemin ünlü 'Paşa'larından olan ve M. Kemal Paşa'nın savaş sonrası her şeyi kendisine mal etmesini eleştirdiğinden dolayı, kemalist rejim tarafından unutulmuşluğa terkedilen Ali İhsan (Sabis) Paşa ise, 'Memleketimizin, her iki tarafı savaş sahası içine tesadüf etmesi ve bilhassa Çarlık Rusyası'nın aleyhimizde beslediği hasmâne emeller bizim bu harbden hariç kalmamıza imkân bırakmıyordu. Rusya'nın aleyhimizdeki emelleri olmasa, İngiltere ve Fransa tarafını iltizam çok doğru olurdu. Bî-taraf kalsak, harb nihayetinde İtilâf devletleri galebe çalarsa, bizim üzerimize yine çullanacaklardı.' (Sabis, Birinci Dünya Harbi, Sh.26)

*

İttihadçılar'ın en ünlü üç paşasından birisi olan Cemâl Paşa ise, '…İki ittifak grubundan ikincisi, bizi hukuk ve vazifelerde kendisine eşit sayarak bize ittifak teklif ediyor. Bu ittifak reddolunabilir mi? Bu ittifak sâyesinde, küçük Balkan hükûmetlerinden hiç biri bundan sonra muazzam bir ittifak grubunun üyelerinden olan bir devletin içişleri hakkında gürültü koparmaya cesaret edemez ve bizi rahat bırakır. İkincisi de, İtilaf Grubu'nu oluşturan devletler de bir umûmî harbe sebebiyet vermemek için bize el uzatamazlar. Özellikle de Almanya'nın bütün bilginleri, hizmet ve sanayi erbabı, Türkiye'ye, Türkiye'nin istediği şekilde hizmet eder. Memleket az zamanda mes'ud bir medeniyet yoluna girer ve gene az zamanda kapitülasyon belâsından kurtulmamız sağlanmış olur. (…) Almanya tercih edilmeseydi, Ruslar vatanı işgal edecekler ve bir daha çıkmayacaklardı. Hazine bomboştu ve değil müdafaa için, maaş verebilmek için bile para yoktu. Bir yere dayanmak mecburiyetinde idik. Her kapıya başvurduk. Aradığımızı, kısmen de olsa Almanya'da bulduk.. (…) Bunları Sadrâzam Saîd Halîm Paşa'ya söylediğimde, (o da) 'Allah hayırlı etsin!' diyerek (…) yeni durumu takdir ve kabul etti..' (Cemâl Paşa, Hâtıralar, Sh. 134 ve devamı..) diyordu.

*

33 yıllık saltanattan sonra düşürülen ve saltanatı döneminde Almanya ile çok yakın ve dostâne siyasetler izlemiş olan 2. Abdulhamîd ise sürgün hayatında iken, önceleri, 'İttihadçıların kendi siyasetini sürdürmelerinden memnuniyeti'ni (Alkan, Sh.267) belirtmekle beraber, 'Neticesi bizim başımıza bir felâket getirmese.. Ondan çok korkuyorum.. Biz bî-taraf kalabilirsek.. Kalabilecek miyiz? Görünüşe nazaran kalamayacağız. Hissiyâta kapılmasak iyi olur..' (Âtıf Hüseyin Bey, Sultan II. Abdulhamîd'in Sürgün Günleri, İstanbul-2010, Sh.281) dediği görülür.

*

2. Abdulhamîd'in yeğeni olup, o dönemdeki ve Paris- Londra menşeli pek çok karanlık işlerin içinde olduğu bilinen ve 2. Meşrutiyet yıllarında, ülkenin kurtulmasının çaresi olarak 'adem-i merkeziyet' sistemine geçilmesi görüşünün bayrakdarlığını yapan ve Sultan dayısı aleyhinde bir takım darbe teşebbüslerine de perde gerisinden destek verdiği bilinen Prens Sabahaddin ise, ' Türkiye'yi koruyacak yegâne güç odağının, (İngiltere, Fransa ve Rusya'dan oluşan) 'Üçlü İtilaf' olduğunu ve 'bir Alman zaferinin ise, Küçük Asya'yı ele geçirmekle noktalanacağını' ve Talât Paşa'ya gönderdiği bir telgrafta, 'Üçlü İtilaf'a katılmamız durumunda, 'gözden düşmüş olan ülkemizin bütün dünyayı bu yüksek politik doğruluğu benimsemesi'yle yüksek itibar kazanacağını söylüyor; Sultan Reşad'a gönderdiği telgrafda da, '…bütün Türk halkı ittifakla İtilaf Devletleri'nin yanındadır. (…) Bütün gayretimizi Almanya aleyhine yöneltmeliyiz..' diyordu. (Nevzat Artuç, 'Prens Sabahaddin Bey'in Osmanlı Devleti'nin Almanya'nın Yanında 1. Dünya Savaşı'na Girişini Engelleme Çabaları', Belleten, Sayı-291, Ankara,2017, Sh. 631-635)

*

Dönemin önemli 'türkçü-turancı' mütefekkirlerinden ve tarihçilerinden, Kazan tatarlarından Yusuf Akçura ( 1876 - 1935) ise, -Rusya'nın 1914 yılı Şubatında yaptığı gizli toplantılarda İstanbul ve Çanakkale Boğazları konusundaki niyetlerini yansıtan belgeleri yayınlayarak- şöyle diyordu: 'Memalik-i Osmaniyeye taarruz olunmak, Devlet-i Osmaniye'nin makarr-ı hükûmeti zabt edilmek üzere an'anevî hasım tarafından her türlü tedâbir alındığı ma'lûm iken, Devlet-i Osmaniye'nin bî-taraf kalabilmesinin imkân-ı tasavvuru, abesdir, (…) safderûnluk olurdu.. Vakıalardan ve vesikalardan anladığımız, (…) Devlet-i Osmaniye, Harb-i Umûmî'de bî-taraf kalamazdı. Coğrafya ve tarih onu yine Mehâsım-ı Gurûb'un (Batı'lı düşmanların) ortasına atmış bulunuyordu. (Akçuraoğlu Yusuf, 'Osmanlı Devleti Umûmî Harb'de Bî-Taraf Kalabilir miydi?' Türk Tarih Encümeni Mecmuası, sayı 96-19, 1 Haziran 1928-İstanbul, Sh. 29)

*

Tarihçi İsmail Hâmi Danişmend ise, savaşa girilmesini İttihadçılar'ın, 'Türkiye'yi, bile bile Almanya'ya pişkeş çektikleri' kanaatini dile getirip, Goeben ve Breslau'un kabul edilmesini, doğrudan Enver'in kararı olarak ifadeyle, 'Hiçbir menfaat mukabilinde olmamak şartiyle, (…) Almanlığa hizmette bulunmuş ve işte bundan dolayı harb içinde memleketimize gelen Alman trenlerinde vagonların üzerine, 'Türkiye' yerine , iri harflerle 'Enverland / Enveristan' ismi yazılmıştır..(Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C.4, Sh.413) diyordu.

Evet, değerlendirme ve tartışmaları da göz önünde bulundurarak, tarihi, geçmişte olanları anlamaya çalışırken, biraz daha soğukkanlı olmak gerektiğini herhalde bu farklı görüş ve iddialar da hatırlatmaktadır, bize..

Bu değerlendirmeleri aktardıktan sonra, Sultan Vahdeddin'in M. Kemal Paşa'yı, yani komutanlarından birisini ve de Karadeniz kıyılarındaki Rum-Pontus ve yerli halk arasındaki silahlı çatışmaları bastırmak ve bu konuda sadece askerî erkân'ın değil, bütün mülkî makam ve erkânın da 9. Ordu Müfettişi'nin emrinde olduğu şeklindeki çok geniş yetkilendirmeyi gözönüne alarak M. Kemal'in Samsun ve Amasya'daki temaslarıyla Erzurum ve Sivas Kongreleri'ni ve sonrasını ve Cumhûriyet adı verilen bir rejimin, 'cumhûr'un (halkın büyük ekseriyetinin) bilgisi, ilgisi, iradesi ve reyi olmaksızın teşkil edilişi ve sonrasını anlamak için, konuya biraz daha eğilmek gerekiyor..

Çünkü, aslında ele aldığı konularda derin bilgileri olduğu halde, tarihe bakışını sırf, 'resmî ideolojiye uygun tarih değerlendirmesinin dışına düşmemesi' dikkatiyle olsa gerek, M. Bardakçı gibi isimler; M. Kemal Paşa'nın, işgal altındaki İstanbul'dan Samsun'a gönderilirken, bu hareketin eski bir gemiyle gizli bir gidiş olmadığını; emrinde 30 kadar subay, 25 kadar astsubay,30 kadar gemi personeli, 30 kadar at, yeteri kadar para ve erzakla ve de İngiliz İşgal Komutanlığı'nın limandan çıkış izni ve vizesiyle gerçekleştiğini kendileri de bildikleri halde; ve bu vazifelendirmenin bir devlet operasyonu (yani, Osmanlı Devleti'nin o günkü yetkililerinin planlaması) olduğunu da belirttikten sonra, ama bu göndermenin Sultan Vahdeddin tarafından olmadığını ekranlarda ısrarla belirtmesi ve, başı olmayan bir tuhaf devletten söz ediyor olduğunu göz önüne getirmemesi, Padişah'ın imzasının şeklî olması ötesinde bir etkisinin olmadığı mânâsında görüşler açıklaması, bu konunun üzerinde biraz daha teferruatlı olmayı gerektiriyor:

(Devam edeceğiz,inşaallah..)

Selahaddin Eş Çakırgil

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN