Arama

Selahaddin E. Çakırgil
Ağustos 10, 2022
Hayalperest mi, kahraman mı?

Muhterem okuyucu, aslında Enver Paşa konusunu bu kadar uzatmak düşüncesinde değildim. Son yıllarda 'Sarıkamış Muharebesi Faciası' üzerine yazılanlar ve bu arada Enver Paşa'nın suçlanması üzerine bir-iki yazı yazmak düşüncesiyle bu konuya girmiştim. Ama, konunun hem de sadece sosyal konularla az-çok ilgilenenler veya edebiyatçılar, tarihçiler vs yazar-çizer taifesi arasında değil, bizzat o dönemin kumandanları arasında da derin görüş farklılıklarıyla ele alındığı, yazılı olmayan bir kanunî gereklilik imiş gibi ve resmî ideolojinin dayattığı tarih anlayışı dışına pek çıkılmadığı ve Enver Paşa'ya saldırmak veya yok saymak âdetâ bir kuralmış gibi bir acı gerçekten dolayı konuya biraz derinlemesine bakmak ihtiyacı hâsıl oldu.

Maksadımız Enver Paşa'yı övmek veya yermek değil. Tarihimizde olup bitenler ve tarih sahnesinden gelip geçenler, hatasıyla, sevabıyla, iyisiyle-kötüsüyle bizi ister istemez ilgilendirir ve onların her birisinde ders almamız gerekir.

Üstelik de bu yıl 4 Ağustos günü, Enver Paşa'nın Türkistan yaylalarında 1922'de, bir Kurban Bayramı sabahı, -bugün Tacikistan'ın başkenti olan- Duşenbe'de bayram namazı kılınıp, insanların birbirleriyle helâlleşmelerini müteakib, komutasındaki birkaç yüz askerin, Rusya'ya hâkim olan Bolşevik - Komünist rejimi askerlerinin yaklaşan saldırılarına karşı harekete geçtikleri sırada vurularak atından düşen ve dünya hayatına vedâ edenlerin arasında olduğu sonradan anlaşılan Enver Paşa'nın -inşaallah- şehîd oluşunun 100. Yıldönümü.

*

Birkaç yazı boyunca, özellikle 1908-1918 arasında Osmanlı'nın son döneminde çok etkili değil, hattâ en etkili ve yetkili bir ismi olan Enver Paşa'nın 27 - 37 yaşları arasında içinde yer aldığı çok büyük hadiselerin bir tekinin bile bir insan gücünü aşan derin boyutlarda olduğu hatırlanacak olursa, Enver Paşa'nın anlaşılması gerektiği daha bir ortaya çıkar.

İttihad ve Terakkî Cemiyeti'nin etkisinin sadece Osmanlı'ya değil, bütün Müslümanlara ne kadar yıkıcı, tahrib edici olduğunu tekrara gerek yok. Enver Bey (sonraları, Paşa) bu cemiyetin en etkili ismi... Ama bu Cemiyet'i ortaya çıkaran ve asıl beynini oluşturan derin güç merkezi, Enver Paşa değil, onu eylem planında öne çıkaran ve kullanan iradedir. Ancak, efkâr-ı umûmî huzurunda İTC'yi temsil ediyor gözüken üç isim vardır: Enver Paşa, Talât Paşa, Cemâl Paşa...

Ancak bu üç isimden Enver Paşa, sadece o Cemiyet'in değil, Osmanlı'nın son 10 yılının en önde ismi, ama asıl beyin, 'masonluğu'yla şöhret kazanmış Talât Paşa olup, bu hareketin perde gerisindeki gizli kontrol merkezinin esrarengiz elemanıdır. Cemâl Paşa ise, bir taraftan Bahriye (Deniz Kuvvetleri) Nâzırıdır, ama daha sonra hem Ordu kumandanı ve hem de Suriye eyalet Valisi durumundadır ama gerçekte ise bir yarı hükümdar gibidir. Kezâ, Suriye'de kan dökücülüğüyle ve de ayyaşlığıyla meşhurdur.

Osmanlı'nın ağır şekilde yenildiği ve Mondros Mütarekesi'ni imzalamak zorunda kaldığı büyük felâketten sonra, galib güçlerin eline düşmemek için, bir Alman denizaltısıyla gizlice Odesa'ya, oradan da Berlin'e gittikleri bilinen bu 3 isimden Cemâl Paşa'nın daha sonra, tıpkı Talât Paşa gibi Ankara'daki Meclis'in reisi olarak inisiyatifi eline geçirme merhalesinde olan M. Kemal Paşa'yla da mektuplaşmakta olduğu ve ondan, Talât Paşa'yla birlikte hareket etme tavsiyelerini ihtiva eden cevabî mektuplar aldığı bilinmektedir. Talât Paşa'nın ayrıca, İngiltere ile irtibatta olduğu ve sürgünde bir Hükûmet fikrinde olduğu ve İngiliz emperyalizminin ilgili elemanlarının da bu yolda onunla temasta oldukları, ancak gizli yaşadığı Berlin'de öldürülmesi üzerine o çalışmaların akîm kaldığı görülmektedir. Aynı şekilde, Cemâl Paşa'nın da bir ara Türkistan ve Afganistan taraflarında Enver Paşa'yla da işbirliği halinde gözükecek şekilde çalışmalar içinde olduysa da, tıpkı Talât Paşa'nın 15 Mart 1921'de Berlin'de Sogomon Tehliryan isimli bir ermeni komitacısı tarafından öldürülüşü gibi, bir başka ermeni komitacısı tarafından 21 Temmuz 1922'de Tiflis'de öldürüldü. (Alman Mahkemesi'nin Tehliryan'ı suçsuz bulup beraet ettirdiğini de hatırlayalım.)

Bu üç paşa içinde ve kezâ belki de o dönemdeki diğer paşalar arasında İslamî hassasiyetlere riayet bakımından en tercih edilebilecek durumda olan, Enver Paşa'dır. Bu durum, Enver Paşa'nın hatasız, yanlışsız sayılmasını gerektirmez, elbette... Tek başına, Sultan 2. Abdulhamîd'in indirilmesine âlet olması açısından bile, ona kızanları da anlayışla karşılamak gerekir. Esasen, Enver Paşa da, bir takım hayaller içinde olduklarını, 'Abdulhamîd giderse, her şeyin düzeleceğini sanıyorduk..' diyerek itirafta bulunmuştur.

Sözün bu noktasında, Enver Paşa, öldürülüşünden -inşaallah, şehîd oluşundan- 1 yıl kadar öncelerde, Rusya'dan nereye gittiğini açıklamadan Türkistan'a gidişi sırasında yazdıklarına ve planlarına bakarak; -kendi anlayışına göre de olsa-, hâlis niyetlerle, Müslümanların hayrına olacağını düşündüğü şekilde bir dünya kurmak mücadelesi vermek şuûruyla hareket ettiğini söylemek yanlış olmaz sanıyorum.

Enver Paşa'nın Almanya'dan Moskova'ya gitmeden önce Cemal Paşa'ya tarih ve günü belirsiz, 1919 tarihinde yazdığı bir mektubunda bir program olarak anlattığı şu ifadeler de gösterebilir: 'Kardeşim efendim..' diye başlayan 'Kardeşin Ali' imzalı mektubunda, 'Moskova'ya uçacağını 'Bolşevik arkadaşlarla muhaverede bulunduğunu ve her türlü muaveneti kabul ettiklerin' bildiriyor ve 'İnşaallah varırız..' dedikten sonra şöyle devam ediyor:

'Şimdilik umûmî fikrim:

  1. İslâm milletlerinin kurtarılması,
  2. Hedefimiz müştereken, Avrupa emperyalist kapitalizmi olduğuna göre, sosyalistlerle teşrik-i mesaî..
  3. Kurtarılan memleketlerin, idare-i dahiliyesinde (içişlerinde) esasât-ı diniyeye dokunmamak şartı ile sosyalizm prensiplerini kabul..
  4. İslâm'ın kurtuluşu için, ihtilâl de dâhil olmak üzere , bütün tazyik vasıtalarının kullanılması..
  5. Bu hususta, İslâm'dan gayri, mahkûm milletlerle de teşrik-i mesaî,
  6. İslâm câmiası içinde her unsurun inkişafına müsaade etmek..

İşte şimdilik bu.. Bakalım, vaziyetin inkişafına göre nasıl hareket etmek lâzım gelecek? Seni vaziyetten daima haberdar ederim. Bu hususta gelecekte, beraber çalışmak hakkındaki vaadini de hiç unutmayacağım. Eğer esas itibariyle bu fikirde müşterek isek, muhitimizde şimdiden böyle çalışalım.. Ve bu hususta mütalâan varsa, (Doktor) Nâzım vasıtasıyla yaz.. Gözlerinden öperim. Hanımefendiye ihtiramlarımı arz ederim.' (Ş. Süreyya, C.3- sh. 493)

*

Sözün burasında biraz da, Enver Paşa hakkında yazılan ve yapılan değerlendirmelere birkaç örnek sunalım:

Bu hususta önce, tarihçi Prof. M. Şükrü Hanioğlu'nun 'İslâm Ansiklopedisi'nde yazdığı 'Enver Paşa' bölümünden bir özet:

Kimine göre bir hayalperest, kimine göre bir kahraman: Enver Paşa

4 Ağustos 1922 tarihinde Tacikistan'ın Belcivan yakınlarında Ruslarla girdiği bir çarpışmada öldürülen Enver Paşa, kimilerine göre memleketi felâkete sürükleyen bir hayalperest, kimilerine göre ise bir kahraman...

Asıl adı İsmâil Enver'dir. İstanbul'da Divanyolu'nda doğdu. (…) Ailesi Manastırlı olup babası, önceleri Nâfia Nezâreti fen memurluğu yapan, daha sonra 'surre emini' olan ve sivil paşalık rütbesine yükselen Ahmed Bey, annesi Ayşe Hanım'dır.

(…) Fâtih Mekteb-i İbtidâîsi (…) yine aynı yerde askerî rüşdiye ve askerî idâdî tahsilini tamamlayarak Mekteb-i Harbiyye-i Şâhâne'ye girdi. (…) 1903 yılı Ocak ayında erkânıharp yüzbaşısı (…) Bu esnada Bulgar çetelerinin takip ve tenkili için yapılan harekâta katıldı. (…)

(…) 7 Mart 1905'te kolağası oldu. Bu görevi sırasında Bulgar, Rum ve Arnavut çetelerine karşı girişilen askerî harekâtta üstün başarılar gösterdiğinden (…) altın liyakat madalyası ile ödüllendirildi; (…) Bulgar çetelerine karşı yürüttüğü faaliyet onun üzerinde milliyetçilik fikirlerinin etkili olmasında rol oynadı. (…) Selânik'te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'ne (…) katıldı. (…) Terakkî ve İttihad Cemiyeti tarafından başlatılan ihtilâl ve suikast girişimlerine katıldı. Faaliyetinin ihbar edilmesi üzerine İstanbul'a davet edildi. Ancak 24 Haziran 1908 akşamı dağa çıkarak ihtilâlde öncü rolü oynadı

(…) 23 Temmuz 1908 tarihinde II. Abdulhamîd'in Meclis-i Meb'ûsan'ı yeniden toplantıya çağıran iradesi sonrasında (…) Kolağası Niyazi Bey ile beraber en önemli faaliyeti gerçekleştirdiğinden bir anda "kahramân-ı hürriyet" haline geldi ve bu tarihten itibaren yeniden Osmanlı İttihad ve Terakkî Cemiyeti adını kullanmaya başlayan örgüt içindeki askerî kanadın önde gelen isimlerinden biri oldu.

(…) Enver Bey, 5 Mart 1909'da (…) Berlin askerî ataşesi olarak görevlendirildi. Çeşitli aralıklarla iki yılı aşkın bir süre devam eden bu görev Almanya'nın askerî durumuna ve sosyal yapısına büyük hayranlık duymasına yol açtı ve onu tam bir Alman hayranı haline getirdi.

(…) Enver Bey, 19 Mart 1911'de görüştüğü Mahmud Şevket Paşa tarafından Makedonya'daki çete faaliyetlerine karşı alınacak tedbirleri hazırlamak üzere bölgeye gönderildi. (…)

15 Mayıs 1911'de Sultan Mehmed Reşad'ın yeğenlerinden Nâciye Sultan ile nişanlandı. 27 Temmuz 1911'de (…) İşkodra'da Malisör İsyanı'nın bastırılması ve İttihad ve Terakkî Cemiyeti'nin Arnavut üyeleriyle olan meselelerinin hallinde önemli rol oynadı. Daha sonra Berlin'e geçtiyse de İtalyanlar'ın Trablusgarb'a saldırmaları üzerine yurda döndü.

*

İtalyanlar'a karşı bir gerilla savaşı yürütülmesi fikrini savunan Enver Bey (…) Mısır'da ileri gelen Arab liderleriyle çeşitli temaslar kurup 22 Ekim'de Bingazi'ye hareket etti. (…) İtalyanlar'a karşı yapılan muharebe ve gerilla harekâtında büyük başarılar elde etti. 24 Ocak 1912'de resmen Umûm Bingazi Mıntıkası Kumandanlığına; 17 Mart 1912 tarihinde bu görevine ilâveten Bingazi mutasarrıflığına tayin edildi. (…) Kasım 1912 sonlarında Balkan Savaşı'na katılmak üzere Bingazi'yi terk ederek tebdil-i kıyafetle İskenderiye'ye, oradan da İtalya ve Viyana üzerinden İstanbul'a dönen Enver Bey, (…) Kâmil Paşa Hükûmeti'nin barış andlaşması imzalanması yolundaki çabaları aleyhinde, (…) 10 Ocak 1913'te Nâzım Paşa ile görüşen Enver Bey, Kâmil Paşa'nın istifaya zorlanması ve yerine savaşa devam edecek bir hükümetin kurulması konusunda Harbiye Nâzırı ile anlaşmaya vardı. (…)

Enver Bey ile İttihad ve Terakkî Cemiyeti'nin ileri gelenleri 23 Ocak 1913 tarihinde Bâbıâli Baskını'nı gerçekleştirdiler. Enver Bey (…) Kâmil Paşa'ya istifanâmesini imzalattı. Mahmud Şevket Paşa'nın sadârete getirilmesini sağladı. Ancak (…) Edirne'nin Bulgarlar'a terki, İttihad ve Terakkî'yi çok zor duruma düşürdü. 12 Haziran 1913'te Mahmûd Şevket Paşa'nın öldürülmesinden sonra ülke yönetimine fiilen el koyan İttihad ve Terakkî içindeki askerî kadronun da lideri haline gelen Enver Bey hayatî kararların alınmasında etkili oldu. II. Balkan Savaşı sırasında 22 Temmuz 1913'te Edirne'ye girişi, toplum nezdindeki prestijini daha da arttırdı. 15 Aralık 1913'te miralay, 3 Ocak 1914'te mirlivâ, aynı tarihte Ahmed İzzet Paşa'nın yerine Harbiye Nâzırı oldu. (…)

(…) Enver Paşa yeni görevinde (…), I. Balkan Savaşı'nda bozguna uğrayan Osmanlı ordusunun yeniden düzenlenmesine çalıştı. II. Abdulhamid döneminin yaşlı paşaları (…) emekli edildi ve genç subaylar orduda önemli görevlere getirildi.

*

Enver Paşa'nın maiyetinde çalışmış olan İsmet (İnönü) ve Kâzım Karabekir gibi subaylar onun bu çabalarının başarılı olduğunu kabul ederler. Enver Paşa'nın bu düzenlemesi bir anlamda Cumhuriyet'in kuruluşunda önemli rol oynayan askerî kadronun da Osmanlı ordu teşkilâtında yükselmesini sağladı. (…) 5 Mart 1914 tarihinde Nâciye Sultan ile evlenen Enver Paşa, İttihad ve Terakkî Cemiyeti tarafından Almanya ile ittifak anlaşması sağlamak için (…) görevlendirildi. (…) Kayser II. Wilhelm'in şahsî emriyle 2 Ağustos 1914 tarihli ittifak anlaşması imzalandı. (…) Enver Paşa'nın Osmanlı Devleti'ni bir oldu-bitti sonucunda Almanlar'la ittifak anlaşması imzalamaya zorladığı tezi doğru değildir. (…)

Enver Paşa'nın arkadaşlarından ayrıldığı taraf, ittifak anlaşmasının savaşa girmek zorunda bırakmadığı Osmanlı Devleti'nin Almanya'nın yanında savaşa girmesini arzulamasıydı. 10 Ağustos 1914 günü Çanakkale önüne gelen Goeben ve Breslau adlı Alman savaş gemileri peşlerindeki İngiliz gemilerinden kaçabilmek için giriş izni isteyince kendisiyle görüşen Kress von Kressenstein'in talebiyle Enver Paşa re'sen verdiği bir emirle gemilerin içeri alınmasını ve eğer takip etmek isterlerse İngiliz gemilerine ateş açılmasını emretti. (…) 29 Ekim 1914 günü Karadeniz'e manevra gerekçesiyle çıkan Osmanlı donanmasının Rus Çarlığı liman ve gemilerine saldırısı sonrasında Enver Paşa, (…) tazminat ödenerek tarafsızlığın korunması fikrini savunan hükümet üyelerine karşı, savaşa giriş tezinin en hararetli savunucusu oldu.

(..) Ancak kendisinin tamamen bir Alman kuklası olup onların isteklerini yerine getirmeye çalıştığı şeklindeki görüşler doğru değildir. Bizzat Alman belgeleri, Enver Paşa'nın çeşitli hususlarda Alman askerî yetkilileriyle çatıştığını göstermektedir.

Enver Paşa'nın I. Dünya Savaşı sırasındaki fiilî tek kumandası Kafkas cephesinde olmuştur. 1 Kasım 1914'te Osmanlı-Rus sınırını tecavüz eden Ruslar 4 Kasım'da Köprüköy'e gelmişler, Enver Paşa da 3-4 Kasım tarihinde Osmanlı ordusuna ilerleme emri vermiştir. Cepheye giden Enver Paşa, ileri harekâta derhal girişilmesi fikrine karşı çıkan Hasan İzzet Paşa'yı görevinden aldı ve 18 Aralık'ta ileri harekâtı başlattı. Maiyetindeki kumandanların itirazlarına rağmen ileri harekâtı ağır kış şartları altında sürdüren Enver Paşa, Sarıkamış Harekâtı olarak anılan bu harekâtta 90.000 kişilik ordu mevcudunun çok büyük bir bölümünün Allahuekber dağlarında donarak ölmesi veya Ruslar tarafından öldürülmesi üzerine 10 Ocak 1915'te cepheyi terk ederek İstanbul'a döndü. (…) Enver Paşa'nın prestiji söz konusu bozgun sebebiyle sarsıldı. 14 Ekim 1918 tarihinde Talât Paşa kabinesinin istifası ile Enver Paşa'nın da Harbiye Nâzırlığı sona erdi ve 1-2 Kasım 1918'de İttihad ve Terakkî'nin diğer yedi lideriyle birlikte Arnavutköy'den bir Alman denizaltısına binerek Odesa'ya kaçtı. (…)

Enver Paşa'nın ülkeyi terkinden önce Sadrazam Ahmed İzzet Paşa'ya yazdığı mektupta kullandığı ifadeler, onun Azerbaycan'da müstakil bir Türk hükümeti kurmaya çalışacağı intibaını uyandırmaktaydı. Nitekim Kırım'da Berlin'e giden arkadaşlarından ayrılarak amcası Halil Paşa ve kardeşi Nuri Bey'in denetiminde bulunan Kafkasya'daki ordu birliklerine ulaşmak üzere oraya hareket etti. Ancak kayalara bindiren takanın batması sonucunda bunu gerçekleştiremediği gibi bölgedeki birliklerin etkisiz hale getirilerek kumanda heyetinin tutuklandığını öğrenince de Berlin'e gitmeye karar verdi. (…)

Mehmed Ali Sâmi takma adı ve Rusya'daki 'Hilâl-i Ahmer' (Kızılay) temsilcisi bir doktor kimliğiyle uçakla Berlin'den Moskova'ya hareket eden Enver Paşa, uçağı (…) Litvanya'ya iniş yapınca, iki ay tutuklu kaldıktan sonra tekrar Berlin'e döndü. (…)

Berlin'deki temaslardan sonra Enver Paşa Altman adına düzenlenmiş sahte belgelerle yola çıktı. Ancak uçağı yine zorunlu iniş yapınca tekrar yakalandı ve Riga Hapishanesi'ne götürüldü. Burada komünist bir Alman yahudisi olarak muamele gören Enver Paşa tekrar serbest bırakıldı. Enver Paşa, Königsberg, Minsk ve Smolensk üzerinden 16 Ağustos 1920 tarihinde Moskova'ya ulaştı. (…) Çiçerin, Radek, Zinoviev ve Lenin ile görüşmeler yaptı ve Sovyet-Alman temaslarında arabuluculuk görevini üstlendi. (…) yaptığı görüşmelerde Anadolu Hareketi'ne silâh yardımında bulunulmasını istedi ve söz dahi aldı.(…) İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihadı adında bir örgüt kuruldu. Enver Paşa, 1-8 Eylûl 1920 tarihinde Bakû'de gerçekleşen Doğu Halkları Kongresi'ne Libya, Tunus, Cezayir ve Fas'ı temsilen katıldı. (…) Ancak bu kongre önemli sonuçlar doğurmadı. (…) Ekim 1920 başlarında yeniden Berlin'e döndü. (…) İsviçre'ye giden Enver Paşa burada Hakkı Paşa ile görüşerek Rusya'dan Anadolu'ya askerî yardım göndermek üzere bir gizli teşkilât kurmaya karar verdi. (…)

16 Temmuz 1921'de Mustafa Kemal Paşa'ya uzun bir mektup yazarak kendisinin faaliyetleri hakkındaki şikâyetlere ve Anadolu hareketine el koyma iddialarına karşı çıktı. 30 Temmuz'da Ankara'ya yönelik Yunan saldırısı başladığında Enver Paşa diğer İttihadçı liderlerle birlikte Anadolu'ya geçme fikriyle Batum'a gitti.(…) Ancak, Sakarya zaferi Enver Paşa'nın planlarının bir defa daha bütünüyle değişmesine yol açtı.

(…) Enver Paşa (…) Ekim 1921 tarihinde (…) Buhara'ya gitti. (…) 24 Kasım'da Gurgantepe'ye ulaştı. Burada 'Cedîdci' aleyhtarı Laqay İsmâil Bey'in esiri durumuna geldi. Şubat 1922 sonunda buradan kurtulan Enver Paşa Ruslar'a karşı savaşan Basmacılar'ı örgütlemek için tekrar Duşenbe ilerisindeki kışlaklara gitti.

Ama, 24 Temmuz'da Ruslar'ın Duşenbe'yi alması üzerine geri çekilip Satılmış kışlağına vardı.

Buradan Belcuvan bölgesindeki Âbıderyâ köyüne geçti ve son karargâhını burada kurdu. 4 Ağustos 1922'de karargâhta düzenlenen Kurban Bayramı töreninde (…) âni bir Rus baskınına uğradı; (…) Çegan tepesi mevkiinde giriştiği çarpışmada ön safta vuruşurken öldürüldü. (…) Cenazesi Âbıderyâ köyünde toprağa verildi.

Enver Paşa'nın siyasî ve askerî kariyeri hakkında değişik ve birbiriyle çelişen yorumlar yapılmıştır. 1908 İhtilâli'nde oynadığı rol, Trablusgarb Harbi'ndeki başarıları sebebiyle kamuoyunda büyük prestij kazanan Enver Bey'in aleyhine Mondros Mütarekesi'nin ardından bir kampanya başlatılmış; 1922 sonrasında ise, yeni rejim, Enver Paşa ve arkadaşlarını gereksiz yere I. Dünya Savaşı'na girilmesinden sorumlu tutmuş, Mütareke dönemi faaliyetleri de maceracılık olarak yorumlanmıştır.

Belirli dönemlerde lehine ve aleyhine yoğun yayın yapılması, Enver Paşa hakkında objektif bir değerlendirmede bulunulmasını güçleştiren temel sebebi oluşturur.

(…) Bu dönemde kendi kaleminden çıkan mektuplar, Enver Paşa'nın Fransızca ve Almanca'yı iyi düzeyde kullanabilen ve Batı düşünürlerinin kitaplarını okuyan bir kişi olduğunu göstermektedir.(…)

Enver Paşa'nın Alman zaferine olan büyük inancı sebebiyle bu olaylarda birinci derecede sorumluluk sahibi olduğuna şüphe yoktur. Onun Mütareke sırasındaki faaliyetleri ise özellikle son dönemlerde yayımlanan belgelerin ışığı altında şahsî girişimler olmaktan ziyade, İttihad ve Terakkî kadrosunun faaliyetleri olarak değerlendirilmelidir. Ancak Enver Paşa'nın maceracılık boyutlarına varan hareketleri konusunda yorumda bulunulurken içinde yaşadığı çağın da bir maceracılar çağı olduğu hesaba katılmalıdır.'

*

Tarihçi İlber Ortaylı ise, 4 Ağustos 1913 tarihinde Milliyet'te yayınlanan yazısında, şöyle diyordu -özetle-:

Türk tarihinin portrelerinden Enver Paşa

Enver Paşa yetenekli bir kurmaydı. Çok genç yaşta imparatorluk ordularının başkumandanı oldu, mareşallığa ulaşacak vakti olmadı. 4 Ağustos 1922'de Tacikistan'da, Kızıl ordunun kuşatmasını yarmak isterken şehit düştü. 1908'den itibaren 14 yıl içinde bütün bu yönleriyle Türk tarihini işgal eden portrelerden oldu.


Doğum tarihi açık; 23 Kasım 1881. Tam 41 yaşında, 4 Ağustos 1922'de, bugünkü Tacikistan'ın Çeğen köyünde Kızıl Ordu'nun kuşatmasını yarmak isterken şehid düştü. Yetenekli bir kurmaydı. Çok genç yaşta imparatorluk ordularının başkumandanı oldu. Bazılarının eleştirisi, genç yaşta bu mevkiye gelmek, yeterli tecrübe içermeyeceğinden, felaket kolay gelmiştir yolundadır. Rütbesi 1. Ferik'di (yani orgeneral), mareşallığa (müşir) ulaşacak vakti olmadı.

Trablusgarp'ta bir yıl süren mücadelede (…) İtalyanlara karşı Sunusi şeyhleriyle anlaştı ve 20 bin kişiyi seferber etmeyi başararak, merkezî maliyeden de hemen yardım yetişemediği için adına para bastırarak bölgeye hâkim oldu. İtalyanlar kıyıdan içeri giremediler. (…) Balkan Bozgunu'ndan sonra Enver Bey, Bâb-ı Ali Baskını'nı gerçekleştirdi. Bulgarların eline geçen Edirne'yi, Balkan ülkeleri arasında anlaşmazlık sonucu başlayan İkinci Balkan Savaşı'ndan istifade ederek 22 Temmuz 1913'te yeniden fethetti. (…) İttihadçı kabinede Harbiye Nâzırı oldu.

Meşrutî hükümetlerin zayıf tarafı, diplomasi

Enver Paşa yetenekli bir kurmaydı. (…) Enver Paşa da bütün kurmaylar gibi Fransızca bilirdi ve 1909'da tayin edildiği Berlin Askeri Ataşeliği sırasında Almanca'yı iyi öğrenmişti. (…)

(…) I. Cihan Harbi'nin gayeleri, imparatorluğun bilinen paylaşılma projeleri ve İtilaf Devletleri'nin kötü niyetlerine rağmen diplomasi hemen hemen hiç denenmedi.

Esasen meşrutî hükümetlerin Sultan Abdulhamid dönemine göre en zayıf tarafı diplomasidir. Büyük devletler arasında dengeyi kollamak ve "kaçınılmaz" dense bile savaşa girmeyi geciktirmek dururken, maalesef İttihadçı triumvira (üçlü), (…) Almanya ile aynı cephede Dünya Savaşı'na girmekte acele ettiler. (…) Türkiye, Dünya Savaşı'na çok hazırlıksız girmesine rağmen, dünya savaşına girerken iyi eğitim görmüş, Arabistan çöllerinden Balkan dağlarına kadar her yerde coğrafyayı çatışarak öğrenmiş, Balkan ve Trablusgarb savaşlarının trajik tecrübelerinden olgunlaşarak çıkmış bir genç subaylar sınıfı Cihan Savaşı'nı umulmayacak kadar başarılı bir şekilde götürmüştür. (…) Savaşta Türk komutan sınıfı, Almanya'nın güvenilmeyecek bir müttefik olduğunu da anladı.

Genç subayların savunması bugün pek bilinmez

Başkumandan Vekili cesur planların sahibiydi. (…) Sarıkamış, Süveyş Kanalı cephesi gibi facialar yanında, Kut'ül Ammâre'deki zafer morali yükseltti.

Filistin cephesinde yer yer genç subayların dâhiyane savunması ve askerin direnişi bugün pek bilinmez. Bir yandan ricat, öbür yandan İran ve Kafkasya'daki zaferler ve savaşın sonunda (…) İttihad- Terakki'nin ileri gelenleri, en başta Enver Paşa ülkeyi terk ettiler. Gerekçeleri, yeni padişah VI. Mehmet Vahdeddin'in etrafındaki yeni devlet adamlarının kendilerine âdil bir muamele yapmayacağı şeklinde olmuştur. Politikada tarafların her zaman mazereti hazırdır ve bir haklılık payı da vardır. (…) Şurası bir gerçek ki Anadolu hükûmeti, Rusya'nın Müslüman topraklarında faaliyet göstermek isteyen ve bunda başarı gösterebilen Enver Paşa'ya karşı onaylayıcı davranmadı; bunda da haklıydı.

Tacikistan'daki türbesi uzun seneler ziyaret edilmiştir

Enver Paşa, halifenin damadı ve orduların başkomutanı olarak (…) özellikle Orta Asya Türkleri'nin desteğini kazandı. Buna Türk ırkından olmayan Tacikler de dahildir. Basmacı Hareketi hepsini içeriyordu; son anda dahi bütün bu gruplar Enver Paşa'nın yanındaydı. Paşa'nın Rusya'da mücadeleye başladığı 1918'den beri doğan erkek bebeklerin arasında Enver ismi en kalabalık grubu oluşturur. (…)

Türkiye'nin yakın tarihi trajik çözülmezliklerle doludur.

Enver Paşa da 1908'den beri 14 yıl içinde bütün bu yönleriyle Türk tarihini işgal eden portrelerdendir. Bir anda değerlendirilebilecek bir dönem değil. (…) Yüzyıla yaklaşan zaman, artık bu konuda değişik yorumlar elbette getirecektir ama henüz olayları dahi çok iyi öğrendiğimizi söyleyemeyiz. (…)'

*

İlber Ortaylı, 5 Ağustos 2018 tarihli (Hürriyet'teki) yazısında ise şöyle diyordu- özetle- :

''Doğrusuyla-yanlışıyla, Enver Paşa

(…) 1908 Temmuzu'nun sonunda "Hürriyet Kahramanı" olarak Resneli Niyazi Bey ve Enver Bey'in adı sahneye çıktı. O tarihlerde doğan çocuklara birçok aile "Enver" ve "Niyazi" adlarını koydular. Rumeli ordusu Sultan Hamid'in rejimine karşı ayaklanmıştı. İttihad ve Terakki Cemiyeti asker ve sivillerin kurduğu, askerî kuralların hâkim olduğu bir siyasi partiden çok, ihtilalci bir komitenin disiplin ve kurallarına sahipti.

27 YAŞINDAYKEN 'HÜRRİYET KAHRAMANI'

Enver Bey (…) 23 Kasım 1881 doğumludur. "Hürriyet Kahramanı" olarak ismi vatanın dört köşesine yayıldığında sadece 27 yaşındaydı. (…) Rumeli'yi kaynatan Bulgar, Makedon, Arnavut ve Rum çetelerine karşı giriştiği askerî harekâtta daima başarı gösterdiğinden Mecidî ve Osmanî nişanlar ve altın liyakat madalyasıyla ödüllendirilmişti. Bu dönemin içinde imparatorluk için hayatı pahasına kesin mücadele kararına ulaştığı ve bütün münakaşalara rağmen Türkçülük ile İslâmcılık arasında gidip gelen bir milliyetçi düşünceye sahip olduğu anlaşılıyor.(…)

5 Mart 1909'da Berlin Ataşemiliterliği'ne tayin edildi. Yabancı askeri ataşeler ve Alman komutanlar kadar, İmparatorun çevresinde dahi tanındı. Farsça ve Rusça bilen, mükemmel resim yapan bu ataşenin Fransızcası da mükemmeldi, Almancasını çok çabuk ilerletmiştir. (…) Her halükârda Alman İmparatoru'na da, ordusuna da, bürokrasisine de hayran oldu.

(…) Bu hayranlıkta bir haklılık var. Britanyalı askerler de -bahriyeleri hariç- Alman kara ordusunun hayranıydılar. (…)

Trablusgarb savunmasında başarılı bir örgütçü olduğu görüldü. Trablusgarp'ın Sunûsîleriyle gayet iyi anlaştı. Maalesef harp içinde Cemal Paşa da böyle bir vasıf olmadığından Arap ileri gelenlerini anlayamamıştır. (…)

RUSLARI BOMBALAMA ALMAN OYUNU DEĞİLDİ

Cihan Harbi kapıdaydı. (…) Cihan Harbi'nde Alman taraftarlarını ve ittifakını sadece Enver Paşa'nın Almancılığına bağlayamayız. İtilaf devletleri Türkiye'nin ittifak teklifini reddetmişlerdi. (…) Enver Paşa Almanya ile ittifaka erken girmişti. Bize sığınan iki Alman zırhlısının (Goeben ve Breslau) Yavuz ve Midilli adını aldıktan sonra Rusya Karadeniz sahillerini bombalamaları Alman oyunu değildir. Bu emri verenler Harbiye Nâzırı Enver Paşa ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa'dır.

SAKARYA'DAN SONRA MÜDAHALEYE KALKIŞTI

Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya Çarlığı bu savaş için hiç hazırlıklı değildi. (…) Enver Paşa'nın Türkiye'nin çektiği sıkıntıdan tek başına sorumlu olmayacağı açık. Hattâ bu arada Çanakkale Savaşı'nda iaşenin diğer cephelere göre düzgün olduğu gibi örnekler de var. (…) Enver Paşa yeni idealler ve ülküler peşindeydi. Anadolu mücadelesine Sakarya Zaferi'nden sonra müdahale etmeye çalıştı. (…) Sakarya Savaşı'nı kazanan Anadolu'nun Enver'e muhtaç olmadığı açıktı. (…).

KIZIL ORDU'YA KARŞI ÖN SAFTA ŞEHİT DÜŞTÜ

Enver Paşa Batum'dan içeri sokulmadı. Artık Sovyetler için de istenmeyen bir kişilikti. Örgütlediği 'Basmacı Hareketi' modern Orta Asya'nın tarihindeki en önemli olaydır. Sovyet Kızıl Ordusu'nun savaş tarihinde en önemli ve zorlukla bastırtılan hareketlerden biri olduğu resmen açıklanmıştır.

Bugünkü Tacikistan'ın Belcivan bölgesinde Âbıderya köyünde (…) ve 4 Ağustos 1922 günü maiyetindeki savaşçılarla bayramlaşırken başlayan âni Rus baskınına karşı adeta ön safta atıldığı ve şehid düştüğü malûm. Abıderya köyündeki Çegan Tepesi'ndeki mezarı adeta Sovyet döneminde bile ziyaret edilen bir türbe gibiydi. Mezarın Türkiye'ye, Âbide-i Hürriyet'e nakli ne derecede isabetli olmuştur bilemiyoruz. (…) bir tarihi dönemin ve bir savaşçı neslin anısı olarak yerinde bulunması daha isabetli olabilirdi.(…)'

*

Ve diğer bazı değerlendirmeler:

*'(O dönemin önde gelen paşalarından) Ali Fuad Erden'in çizdiği Enver Paşa portresi tarihte kalacaktır. Bu büyük enerji ve cesaret kaynağını ne kadar boşuna kaybetmişiz.. Birinci Dünya Harbi, sadece tarafsız kalmakla, Osmanlı İmparatorluğu'na iki asırdır beklediği kurtulma fırsatını vermiş iken, ölüm korkusu nedir bilmeyen, çelik iradeli bir liderin teşhis hatâsı yüzünden koca devlet de battı, kendisi de Asya bozkırlarında Bolşevik kurşunlarına kurban gitti.' (Fâlih Rıfkı, Kültür Bakanlığı'nca 1981 yılında bastırılan 'Mustafa Kemal'in Mütareke Defteri' isimli kitabında.. )

*

İsmet Paşa'nın, Enver Paşa hakkında hâtırâtında yazdıkları:

'Enver Paşa ihtilâlden önce, ahlâk, cesaret ve kahramanlık misali tanınmıştır. Enver'e, en çetin kıta hizmetleri, tam ve itibarla emniyet edilmiştir. (…)

Enver Paşa Harbiye Nâzırı olunca, evvelâ yeni orduyu kurdu. Hakikî bir tasfiye ve temizlik yaptı. Balkan Harbi öncesinde orduya giren siyaseti, ordudan çıkardı. Orduda siyasetten ayrılmamak isteyenleri, ordudan ayırdı. Orduyu tam ve cezrî mânada kudretli bir hale getirdi. Orduyu gençleştirdi. Geniş birliklere, meselâ tümenlere, kaymakamlar (yarbaylar) kumanda eder oldular.

Böylece Türk ordusu, yeni bir hüviyetle kuruldu. Orduda Almanlarla hoca ve talebe ilişkileri meydana geldi. Birinci Dünya Harbinde müşterek imtihan verildi. Bu harbde Türk subayı, başlı başına kanaati, görüşü ve icra gücü olan bir varlık haline geldi. Ama, ne var ki Enver Paşa, evvelden kaybedilmiş bir harbe girdi. Biz Türkler ittifakımıza sâdıktık. Ama Almanlarla aynı hakta anlaşmalar yapılamıyordu. Fakat, Enver Paşa, sonuna kadar orduya hâkim oldu. Kudretli bir adamdı.

(…) Enver Paşa harbe girişte takdir hatası işlemişti ama, âmir olarak metâneti ve tesiri çok güçlüydü. Hulâsa, daha alt kademede askerî vazifelerde, muvaffakiyet kazanarak yetişti. Fakat başkumandanlıkta, yetişme yetersizliğinin ve askerî kültürünün zaafı aşikârdır. (…) Ama, kahramanlığını, cesaretini, gözü pekliğini tekrar belirtmeliyim.

Büyük emeller gütmüştür. Meselâ, belki de Timurlenk'i düşünmüştür. (…) Balkan Harbi sırasında bir ihtilalin başına geçti, (Bâb-ı Âli Baskını) sonunda muzaffer oldu. Bir hükûmet darbesinin kahramanı olarak da, Edirne'nin kurtarılışında ön plâna geçti.

Harbiye Nâzırı olduğu zaman, yeni orduyu kurmak için, radikal tasfiyeci olarak, fevkalâde cesaretli hareket etti ve hareketleri başarılı oldu..

Kumandan olarak, diğer vasıflarının üstünde kumanda vasıfları gösteremedi. Stratejik anlayışı ve sevk-idare bakımından anlayışı yüksek değildi. (…)

Kumandan olarak, diğer vasıflarının üstünde kumanda vasıfları gösteremedi. Stratejik anlayışı ve sevk-idare bakımından anlayışı yüksek değildi. (…)' (Şevket Süreyya, 'ENVER PAŞA' - s. 439)

*

Şevket Süreyya'nın değerlendirmesi..

'Enver Paşa romantik miydi? Hayır.

Bir hayalperest miydi? Belki.

Fakat şüphe yok ki, kararlarında sınırsız bir ihtiras adamıydı.. Eğer çağ, başka bir çağ olsaydı, (…) Enver Paşa da (…) bir gün belki bir Sevüktekin, bir Gazneli Mahmûd, ya da bir Selçuk veya bir Timur olabilirdi.. Hem de 38 yaşında...

Ama ne çare ki, çağ artık değişmişti. Başladığı serüvende Enver'i Orta Asya'da ve kılıç elinde, gerçi mitralyözlerin kurşunları yere serecekti; ama, onu asıl yenen, çağımızın akışı ve bu çağın getirdiği şartlar ve değerler olacaktı. (Şevket Süreyya, Enver Paşa, 3. C. Sh. 474)'

*

'İstanbul'u işgal eden Fransız kumandan Mareşal Franchet d'Esperey, İstanbul'a gelir, Dolmabahçe'ye yerleşmek ister, müttefikleri vazgeçirirler, o da, (o zaman) Enver'in yalısını ister ve Kuruçeşme'deki yalısından, ikinci çocuğunu yeni dünyaya getirmiş, lohusa bir anne olan Nâciye Sultan, birinci çocuğu Mahpeyker de hasta olduğu halde, o yalıdan çıkarılır.

Berlin'e varmış olan Enver Paşa ise, Emir Şekib Arslan'ın hâtıratında yazdığına göre, Berlin'de Bolşevik liderlerden Radek'in tavsiyesine uyarak Moskova'ya gitmek ister. Ancak, Almanya- Rusya yolu kapalıdır. Enver, Bahaeddin Şâkir'i de yanına alarak, tayyare ile uçuyorlar. Pilot yanlışlıkla Rusya yerine Letonya'da bir yere iniyor. Tevkıf ediliyorlar.

Bahaeddin Şâkir, (elindeki belgelerde) 'Rusya'daki Türk esirlerini vatanlarına iade için seyahat eden bir Kızılay mensubu olarak görünüyor. Enver de onun yanında bir 'hastabakıcı' veya 'sıhhiye eri..'

Ama, Enver, Alman askerî teşekkülleriyle irtibat halindedir. Onlar, bir tayyare ile onları kaçırıyorlar, Berlin'e dönüyorlar. Gazeteler bu haberi yazıyor. Sonra Enver Paşa, tek başına, bir pilotla Rusya'ya uçuyor. Fakat tayyare düşüyor, mucize kabilinden bir kurtuluş. Gene Berlin'e dönüş. Bu sefer bir Rus'la üçüncü bir uçuş. Gene, düşüş!

Estonya'da Riga hapishanesine konuluş. Gene Berlin'e dönüş. Ve nihayet, karadan Rusya'ya hareket ve Moskova'ya varış.. '
(Ş. Süreyya, Enver paşa, C.3, sh.492)

*

'Enver Paşa, yalnız bir ihtiras adamı mıydı? Bir hayalperest miydi? Bir cezbe-i mü'min miydi? Falcıların, rüya yorumcularının kehanetleri ile bahtını, kaderini arayan, başı dumanlı, büyülü bir Emel Yolcusu muydu?

Yoksa, Napolyon gibi, zamanın kendisine tahtlar, taçlar hazırladığına inanan bir zafer takipçisi miydi? Bütün bu soruların hiç birine cevap vermemek en doğrusudur. (…) Ama, muhakkak ki, bir aksiyon adamıydı. Ve tarih içinde bir büyük misyonu olduğuna inanıyordu. Ama, çağı, çağın şartlarını ve akımlarını (Şevket Süreyya, emperial güçlerin hele de müslüman dünyasına dayatmaya öncelik verdiği 'ulus devlet' ve benzeri programları demek istiyor herhalde..- SEÇ-) , jeo-politik denilen tarihî-coğrafî kombinezonlarını değerlendirmekte muhakkak ki yetersizdi. Kumandan olmaktan ziyade teşkilatçı, ama, güçlü bir disiplin adamıydı. Fakat İmparatorluk yıkıldıktan sonra seçtiği yollarda ve yaşadığı serüvenlerde ölçüsüz ve ataktı. Onu Pamir Yaylası eteklerindeki gelişmelerde, karşı tarafın silahlarından ziyade, jeo-politik şartlarla, çağın gelişmeleri ve hiç tanımadığı bir ülkenin sosyal çarkları yendi.

Ama, bütün bunlar yadırganabilir mi?

Hayır! Orta Asya, Makedonyalı İskender'in bile bir şeyler aradığı uçsuz-bucaksız talih deneme sahasıdır. Tarihe nice cihangirler vermiştir.. (…)

Ama, ne var ki, milletleri, halkların kaderlerine müdahale etmek isteyen ve bu müdahalelerin kendilerine, Tanrı tarafından takdir edilmiş bir tarihî misyon olduğuna inanan insanlar için, hayatlarını bütünüyle kaderin terazisine atmak da, tarihin bir kanunudur. (…) O halde onun serüvenini de, ne övgü, ne de yergi denilen küçük ölçülerle ölçmeden, olduğu gibi vermek, en doğrusudur. (…) Enver Paşa da, hayatının muhasebesini Orta Asya'nın Pamir eteklerinde Çegan tepesinde toprağa kanlarıyla ve dileğince yazdı. Şimdi, gökkubbe altında ondan kalan sadâ, işte bu kanlı son savaşın, hâlâ o dağlarda yaşayan yankısıdır..' (Ş. Süreyya, Enver Paşa, C.3,Sh. 653).

*

Ve, Rıza Nûr, Talât Paşa ve diğer hâtırâlardan birkaç tesbit daha...

Selahaddin E. Çakırgil

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN