Arama

Ekrem Demirli
Haziran 27, 2022
Almanya’da ‘Yazar-Okur’ Semineri
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Avrupa Milli Görüş Teşkilatı'nın davetiyle, zihnin gelişim sürecinde kurucu unsur olarak yazı ve okuma ilişkisini konuşmak için Köln'deydim. Üç yıl sürecek kapsamlı bir eğitim programının açılış konuşmaları için davet ettiler, ben de daha önce Klasik Düşünce Okulu'nda dile getirdiğimiz yazı ve okuma ilişkisi üzerindeki görüşlerimi arkadaşlarla paylaşma imkanı buldum. Farklı mesleklerden ve ülkelerden gelen gençlerle birkaç seminer yaptık, seminerlerin akabinde ise soru-cevap tarzında pek alışık olmadığım bir bölümde tartışmalar yaptık. Alışık olmadığım diyorum, çünkü böyle programlarda bilhassa eskiden saatlerce süren konuşmalar yapar, hemen bütün bildiklerimi anlatabilirdim, dinleyenler pek soru sormazlardı. Bu kez öyle olmadı; seminerlerden birisi neredeyse bütünüyle sorular üzerinden müzakere tarzında şekillendi. Özetle yazının mahiyeti ile birey olmak, benimizi sevmek (ki bir ahlak olarak beni sevmek üzerinde müstakil yazı yazmam gerekiyor galiba) ve insanın zihinsel ve ahlaki yetkinleşmesi anlamında kullandığım bir tabir olan ferdiyet ile ilişkisine odaklandım.

KDO'yu takip edenler bilir, orada yazı merkezli bir okuma faaliyeti yapmaya niyetlenmiş, yazının okuma sürecini öncelemesi gerektiğini sürekli işlemiş, hatta bir çok vesileyle dile getirdiğim üzere, bu konuda başarılı da olamamıştık. Vakıa yazının ne olduğu ve entelektüel gelişimde neye tekabül ettiği bahsi hiçbir zaman tam olarak anlaşılamadı; ne biz düşüncemizi anlatabildik, ne konuyu doğru dürüst işleyen başka bir kurum oldu. Yazmanın insan zihninin gelişmesi ile bireyselleşme sürecindeki rolü sürekli ihmal edilmiş bir konu olarak halen ortada duruyor. Kanaatimce eğitim ve öğrenim sürecinde odaklanılması gereken en mühim işlerden birisi yazmak ile birey haline gelmek arasındaki ilişki olmalıdır. Bunu fark etmenin önündeki en büyük engellerden birisi ise yazmanın entelektüel gelişim seyrindeki yerinin yanlış tespiti yatıyor. Yazmanın amacı insanın şu veya bu yolla elde ettiği bilgilerin başkasına aktarılması ve onların talimi olduğu sürece yazının ehemmiyeti keşfedilmeyecektir. Böyle bir amaç, öğrenmede ikincil bir amaç olarak bulunabilir, dolayısıyla bunun için yazıya yönelmek, ancak ikincil bir iş olabilir. Yazı yazmaktan söz edilirken sürekli 'güzel yazmak', 'edebi yazmak' gibi ikincil konular üzerinde durulmasının nedeni de yazının rolüyle ilgili bu yanlış anlamadır.

Yazının amacı ve entelektüel gelişimdeki rolü başkasına bilgi aktarımı olarak kabul edilemez; en azından böyle düşündüğümüz sürece yazıya hakkını vermiş olmayız. Yazının amacı insan zihnini bilkuvve halinden bilfiil hale taşımak, insanın 'bilgi' sandığı dağınık ve muhayyel şeyleri temyiz ve teşhis etmekle gerçek hükümlere ve kanaatlere taşımaktır. Gerçekte buna zihni inşa etme demek yerindedir: Yazı yazmak, mevcut bilgilerimizi başkasına aktarmak için değil, dağınık ve belirsiz zihnimizi toparlamak, hafıza ile duyu verileri arasında gidip gelmekle bulanmış idrakimizi belirgin ve duru bir zihne döndürmek amacı taşır.

Yazınca Bilgi Olur: 'Bilgi yazıyla kaimdir.'

KDO'daki akademik yazı derslerinde bir deyimi bu amaçla yorumlamış, yazıya bilginin aktarımı sürecinde değil, oluşum süreci üzerinden bakmak gerektiğini söylemiştik. Söz konusu deyim 'bilgi yazmak ile kaimdir' şeklinde çevrilecek ve hemen bütün dillerde karşılığı olabilecek bir deyimdi. Bilgi yazmak ile veya kalem ile kaimdir demek, kalem olmadığında bilgi kaybolur, unutulur anlamına da gelebilir. Herhalde bir çok insan deyimi bu anlamda yorumlamıştır. Bu yorumu teyit eden başka deyimler de bulunabilir. Mesela 'bilgi avdır, yazmak onun avlanmasıdır' veya 'söz uçar yazı kalır' gibi deyimler yazının bilginin saklanmasındaki katkısını anlatabilir. Deyimleri bu anlamda yorumlarsak yazının ehemmiyetini ve öğrenme sürecindeki yerini ihmal etmiş oluruz. Çünkü her iki yorumda yazmak öğrenmenin akabinde ortaya çıkıyor, kazanılmış bilginin aktarılmasında veya korunmasında görece bir rol oynuyor. Bu durumda yazmak daha çok başkalarına katkı sağlayan, bilen ile öğrenmek isteyen arasında vasıta olan bir şeye dönüyor. Böyle düşündüğümüzde yazmak için insanı sevk edebilecek gerçek bir saik bulmak zordur. Başkasına katkı sağlamak, bilgileri ona aktarmak üzere yazı yazmak, 'alim' birine lazım olabilir fakat o zaman yazı umumileşmez, herkesi ilgilendiren temel bir mesele haline gelmez. Haddi zatında bir çok insan bilgilerini aktarılabilecek kadar kıymetli ve niceliksel olarak da yeterli görmez. Bu durumda ise yazmak, bilgi ehli arasında bir grup insanın yerine getirmesiyle ötekilerinden sorumluluğun düştüğü 'farz-ı kifaye' bir işe döner; ülkemizde yaşanan da budur.

Gerçekte yazı bilginin öteki insanlara aktarımı sürecinde değil, bizzat bilginin teşekkül sürecinde belirleyici rol oynayarak zihnimizi inşa eder. Okuyan bir insan yazmadığında hatta yazmayı öğrenme sürecinin zemini ve kurucu unsuru kılmadığında, hiçbir şeyi öğrenmiş olmayacak, beyni zihne döndürmek demek olan temyiz gücü gelişmeyecek, bilgi addettiği şeyler hafızasına uğrayan ve her an uçabilecek avlar gibi kalacaktır. 'Bilgi kalem ile kaimdir' veya 'söz uçar, yazı kalır' gibi yazının ehemmiyetini anlatan tabirleri bu istikamette anlamak gerekir: Bilgi kalem ile kaimdir demek, bilgi kalem sayesinde vücud bulur, hayalilikten varlığa kalem ile intikal eder, öğrenmiş gibi olmaktan tahkike yazmakla erilir, benzeşen şeylerin bulanıklığından zihin yazmakla durulur demektir. Kalem yok ise bilgi sandığımız şeyler zihinde gidip gelen vehimler, uçuşan sözlerdir.

Zihnin teşekkülünde önce yazı, sonra okumak gelir.

Ekrem Demirli

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN