Arama

Ekrem Demirli
Haziran 17, 2022
İnsan fiilleri ve ceza
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Her insan dine az çok dünya işlerine baktığı gibi bakar, tecrübi dünyada teşekkül etmiş zihniyle dini bahisleri yorumlar. Bu olgu kendini en çok, ibadetleri bir nedensellik ağı içinde düşünürken gösterir. Vakıa dindar insan her ne yaparsa yapsın eyleminin bir amacı, dünya veya ahirette kendisine dönebilecek sonucu olabileceğini hesaba katar. Bu yönüyle dindar insanda fiiller hiçbir zaman bitmez, tarih hep devam eder, hadiseler evreler halinde yaşanır, en nihayetinde de ahiret yurdunda defterler açılır, hesaplar görülür ve fiiller sonuçlarına varmış olur. Cezası-karşılığı olmayan bir ibadet ve eylem anlayışı yoktur.

İbadetlerin ahiret yurdunda mücbir sonuçlar ortaya çıkartacağı hemen her mümindeki galip kanaattir. Böyle bir telakkinin sadece dünyevi tecrübelerle şekillenen zihnin ürünü olduğu söylenemez, nasların 'zahiri' yorumu böyle bir telakkinin en güçlü delili sayılabilir. Birçok ayet-i kerimede yapılan işlerin iyi veya kötü karşılığının (ceza) olacağından söz edilir. 'Her kim zerre hayır yaparsa onu görür, kim kötülük yaparsa onu görür' mealinde birçok ayet-i kerime akla gelebilir. 'İnsan için ancak çalıştığı vardır' ise ayet-i kerimelerden 'istinbat' edilebilecek genel bir ilke gibi dindar insanın zihnine yerleşir. Hadis-i şeriflerde de insan fiilleri sebep-sonuç ilişkisi dahilinde ahiret ve dünya ilişkisini tesis eden bir çok ifade yer alır, en azından böyle yorumlanabilecek bir çok ifade bulunur. Birçok hadiste ibadetlerin dünyevi sonuçları, dünyada ortaya çıkabilecek karşılıklarından söz eden ifadeler vardır. 'Sadaka ömrü uzatır', 'sadaka belayı def eder' günlük hayatta birçok geleneğin ve uygulamanın kaynağı sayılan sözlerdir.' Birçok Müslüman sadakayı ömrü uzasın diye verir, en azından başına gelebilecek kaza ve belaya karşı sadaka ile tedbir almak herkesin az çok başvurduğu bir iştir. Hal böyleyken ibadetler ile ahiret yurdu arasında veya sadece dünyada bir neden sonuç ilişkisi tespit etmek büsbütün yanlış bir yorum sayılamaz. Bununla birlikte dini düşünce tarihinde ibadetler ile sonuçları arasında dünyada veya ukbada bağlar kurup kurulamayacağı fikri Müslüman toplumu ciddi görüş ayrılıklarına düşürmüş bir konudur. Burada şaşırtıcı olan böyle bir bağlantıyı savunan ekollerin yaklaşımı değil, birçok soruna ve belki çelişkiye düşebilecek şekilde bu bağlantıyı reddedebilmek cesareti, en azından onu ahlaki teorinin üzerine kurulduğu bir ilke olmaktan uzaklaştırarak belirsiz bir vesileye döndürebilme iradesidir. Başka bir anlatımla burada şaşırtıcı olan şey, ehl-i sünnetin dini düşünce içerisinde ortaya koyduğu sahici ve gerçekçi yaklaşımdır.

Vaad ve Vaid: Fiillerinin Sonuçlarını Zorunlu Saymak

Mutezile'nin dini düşüncesi insan fiillerinin mücbir sonuçlarını kabul etme ve dünya ile ahiret arasındaki bağın belirlenmişliği üzerine kuruludur. Onlara göre ibadetlerin bilhassa ahiret yurdunda sonuçlarını kabul etmek dini gerekliliktir. Bu konudaki dayanakları ise ilahi adalet inancıdır. İlahi adalet bahsi haddi zatında dini düşüncelerin en önemli konularından birisi, birçok noktada ise sorunu sayılabilecek bir konudur. Bilhassa çağdaş dünyada dine yöneltilen eleştirilerde zayıf insanların 'adaleti beklemek' inancının dine yönelmelerin ana saiki olduğu vurgulanır. Tanrı'dan adalet beklemek veya Tanrı ile adalet arasında bağ kurmak birkaç alanda kendini gösterir: Her şeyden önce Tanrı adaletin varlık sebebidir. Tanrı alemi en iyi şekilde ve insan maslahatına uygun yaratmış, bir düzen tesis etmiştir. Bu itibarla adalet yerli yerindelik ilkesiyle anlatılır. Öte yandan Tanrı bozulan adaleti gerçekleştirecek ve zulme uğrayanların haklarını kendilerine verecek kimse olarak telakki edilir. Başta Hristiyanlıkta olmak üzere, İslam'da da böyle bir Tanrı telakkisinin yaygın zemin teşkil ettiğini fark ediyoruz. Fakat hepsi bir yana esas adalet, ahiret yurdunda ortaya çıkacak adalettir. Herkes yaptığını bulacak, iyi ile kötü ayrışacak, Tanrı mutlak adil olarak insan fiilleri hakkında hükmünü verecek, daha doğrusu zaten konulmuş olan kural işleyecek, herkes eylemlerinin sonucunu görecektir. Mutezile böyle bir nedensellik görüşünü vaad ve vaid diye terimleştirmiş, bunları kabul etmeyi mezhebin ana ilkesi saymıştı.

Buna mukabil ehl-i sünnet ile onu takip eden zümreler -bilhassa sufiler- vaat ve vaidi kurucu bir ilke saymak yerine ibadetler ile sonuçlar arasındaki ilişkiyi tezyif eden bir yaklaşım geliştirmişlerdir. Onlara göre ibadetler ile yükümlü olmak, ahiret yurdunda veya dünyada fiillerimizin belirleyiciliğine inanmayı iktiza etmez. Bu itibarla cennet ile cehennem ibadetlerin neticesi olarak kabul edilemez. Tanrı dilediklerini cennete, dilediklerini cehenneme koyabilir ve bu durum ilahi adalete aykırı kabul edilemez. Burada Ehl-i sünnet'in ne amaçla hareket ettiği bellidir. Onlar için dini hayatın üzerine kurulu olduğu ilke, ilahi kudrettir. İlahi kudret ile ilahi adalet Ehl-i sünnet ile Mutezile arasındaki dini tartışmanın ana eksenini teşkil ederken öteki bütün tikel tartışmalar bu iki ilke ekseninde ele alınmıştır. Ehl-i sünnet'in düşüncesini savunabilmek ötekine göre daha zor, daha meşakkatli bir çabayı gerektirir. Çünkü her ne kadar naslardan devşirilmiş bir düşünce gibi ortaya koysa bile, Mutezile'nin vardığı neticeler, günlük hayat pratiği ile daha uyumlu, günlük hayat diliyle daha barışık yorumlardır. Burada dini düşünce ne kadar seçkinci olursa olsun insan tecrübesine daha yakın duruyor. Ehl-i Sünnet ise günlük hayat tecrübesiyle çelişebilmeyi ilkece kabul etmekle anlayabileceğimiz bir tavır ortaya koyuyor.

Ekrem Demirli

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN