Arama

Ekrem Demirli
Kasım 3, 2021
Yerden Yağan Rahmet
Sesli dinlemek için tıklayınız.

"Her an ayım yeni doğar

Bana rahmet yerden yağar"

Kadim felsefe ile din arasındaki uzlaşmazlık noktalarının başında kapalı ve durağan evren anlayışına mukabil değişimin esas olduğu dinamik evren inancı gelir. Müslüman filozofların Grek mirasından tevarüs ettiği bu anlayış, evrenin varoluşunu hangi kavram ve yolla izah ederse etsin sonuçta iş statik ve durağan bir evrende karar kılar. Haddi zatında 'durağanlık' amaçlanan bir şeydi; düşünce, evrende sabit ilke bulmak veya ona varmak üzere işletilen zihinsel ameliye idi. İnsanın bilim yapabilmesi evrende ve hadiselerdeki durağanlık ve sabitliğe bağlıydı. Bu nedenle filozoflar ile onlarla bir ölçüde hemfikir sayabileceğimiz Mutezile kelamcıları 'nizam' ve nedensellik eksenli varlık anlayışını düşüncenin zemini addetmişlerdi. Evren hakkındaki bu tasavvur, zorunlu bir şekilde toplum ve siyaset-ahlak anlayışını şekillendirerek kademeli ve sınıfsal yapının ortaya çıkmasına yol açacaktı. Değişime kapalı evrende insanın istikbalden umabileceği yegane hayır, hali hazırdaki 'kuvve'sinin ortaya çıkmasının dışında bir şey olmayacaktı. Marks'ın felsefeden beklediği 'dünyayı anlamak yerine onu değiştirmek', bu telakkide anlamsız olmasının ötesinde, büsbütün gereksiz bir şeydi. Filozoflar bilinçli bir şekilde değişimin önünü kapatacak doğa ve insan telakkisini düşüncenin amacı saymıştı.

Bu durağan varlık anlayışının karşısında din, tam anlamıyla değişimi temsil etmişti. Çağdaş dünyada muhafazakarlık ve tutuculuk ile özdeşleşen dinin tarihin bir evresinde toplumsal yapıdaki değişimi ve ilerlemeyi temsil ettiğini söylemek garip gelebilir. Öyle ki bir çok mümin için bile dinin değişimi temsil edebilmesi şaşırtıcıdır. Dinin değişimci tavrı en nefis anlatımlarından birisini 'tasavvuf haldir (burada tasavvuf dindarlaşmak ve ahlaklanmak demektir)' cümlesinde bulabilir. 'Tasavvuf haldir' demek, değişen ve başkalaşan dünyada ahlaklanmak, büyük değişimi fark ederek durağan ve statik mağaraların dışına çıkmak, sürekli bir değişim içinde var oluşu yaşamak demektir. Hal ile vakit ve an arasında kurulan ilişki üzerinden de, 'an' sürekli değişim dahilinde bize varlığın yüzünü gösteren bir ayna haline gelir. Dindar ise ibnü'l-vakt, yani varlığın tecellisini gördüğü aynayı seyreden kişi demektir. Yunus'un 'her an ayım yeni doğar' derken kast ettiği budur. An geçmiş ile geleceği keskin bir şekilde bölerek -nedenselliğin aşılması- bize varlığı bir tecellisinde idrak edebileceğimiz bir pencere açar; bu tecelli bir daha olmayacaktır, daha önce de hiç olmamıştı. Bu anlayış içinde eskime, yıpranma yoktur; eskime yok ise her şey kelimenin hakiki anlamıyla hadis yani, yeni ve tazedir. Bu yenilik ve tazelik İbnü'l-Arabi ve başka sufilerin yaratılış üzerinden oluşturduğu çok önemli bir kavramlaştırmadır. Hudus veya hadis zaman içinde var olan demektir. Kelime bu anlamıyla dini düşünce geleneklerinin dikkatlerini odakladıkları Tanrı ile alem arasında kapanmayan boşluğu anlatır. Tanrı kadim yani zamanın dışında veya üstünde olan iken alem yani Tanrı'nın dışındaki her şey hadistir. Fakat sufilerin bu anlayışı yükselttikleri 'an' perspektifinde ise alemde bayat veya eski bir şey yoktur, her şey yenidir, tazedir ve yaratılış kokusunu üzerinde taşımaktadır. Zamanın tüketmesine karşı var oluşun ve yaratılışın dinçliği ve tazeliği Yunus tarafından 'benim ayı yeni doğar, bizden kim usanası' cümlesiyle anlatılır.

Statik evren anlayışının doğal sonuçlarından birisi de yukarı ve aşağı alem ayrımının değer merkezli izah edilmiş olmasıdır. Yukarı evren iyi ve değerli varlıkların mahalli iken aşağısı maddenin ve kötülerin yeridir. İyi olmak yukarı doğru çıkmak, kötülük ise aşağı doğru maddeye batmak demektir. Tanrı en iyi ve mutlak varlık olduğuna göre, O alemden ve maddeden uzak kutsiyet mertebesinde olmalıdır. Alem ise Tanrı'dan eksilerek ve uzaklaşarak çıkarken yaratılışın son mertebesinde kutsiyetin büsbütün silinip karanlığa düşmek gerekir. Kadim filozofların bu evren telakkileri mistik ve gnostik geleneklerde madde karşıtı zahitlik akımlarını ortaya çıkarttı. Müslüman toplumdaki zahitlerde de etkilerini gördüğümüz bu yaklaşım, önce dünya ile ahiret arasına ayrım koyarak dünyayı behemehal terk edilmesi gereken bir yer olarak takbih eder. Daha seçkinci geleneklerde ise bu tutum igöksel ve akli aleme yönelip beden ve onun ilgilerinden büsbütün kopmak şeklinde bir tecerrüdü ortaya çıkartır. İyi olan her şey yukarıda ise insan kendisini aşağı çeken her şeyi bırakarak yukarı doğru yaşamalıdır. Ahlakla yaşamak terk etmek ve bırakmak, bırakmak ise unutmak olmalıdır. Miraç, yani ahlaklanmanın anlamlarından birisi demek olan kelime, 'yükseğe çıkmak' ise o zaman göklere doğru miraç için zahit olmak yetmez; zühdün insanı taşıyabileceği bütün beklentilerden de arınmak gerekir. Tasavvuf 'değişim' eksenli telakkisinde insanların gök-yer karşıtlığı üzerine kurulu anlayışını reddederek her yerde olan mutlak hakikat anlayışına inandı. Daha doğrusu bir evresine adını veren zahitliğin madde ve dünya karşıtı anlayışlarından uzaklaşarak yer-gök karşıtlığı üzerindeki telakkiyi büsbütün değiştirdi. Buna göre hakikat ne yerde ne göktedir; hakikat her yerdedir ve onun önündeki yegane perde 'varlık iddiası'dır (ben demek). Bu durumda Allah'ı uzak bir yerde aramak beyhudedir; o insanın içi de dahil olmak üzere, her yerde ve her cihette hazır olandır. Yunus bunu 'ben ayımı yerde gördüm, bana rahmet yerden yağar' diye özetler.

Ekrem Demirli

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN