Arama

Prof. Uğur Derman
Temmuz 1, 2022
Çocukluğumun ve gençliğimin hayâl şehri: Üsküdar - 2

(Bu makālenin birinci bölümü geçen hafta neşredilmiştir)

Üsküdar'da Seyr ü Sefer

Üsküdar'a gelmek ve buradan gitmek husûsunda en çok deniz yolu kullanılırdı. Galata Köprüsü'nden kalkıp Üsküdar'a uğradıktan sonra Vaniköy'e kadar giden vapurlar vardı. Yine Köprü'den kalkıp Beşiktaş-Ortaköy-Kuruçeşme-Arnavudköy-Bebek üzerinden Vaniköy'e gelen vapur, Üsküdar'dan Kuzguncuk-Beylerbeyi-Çengelköyü'ne uğrayarak Vaniköyü'ne yanaşan vapurun yolcularından da alıp Küçüksu-Anadoluhisarı-Kanlıca-Çubuklu-Paşabahçe üzerinden Beykoz'a varır, oradan aynı iskelelere uğrayarak Köprü'ye dönerdi. Bir de Köprü-Üsküdar-Köprü hattında çalışan vapurlar (ki, bunların içinde "63 Sütlüce" sâdece bu sefere tahsis edilmiş bir gemi emeklisiydi). Üsküdar'ı yine karşıya bağlayan Beşiktaş seferleri de 55-56 numaralı Göksu ve Bebek isimli, Şirket-i Hayriye'nin en küçük gemileriyle yapılırdı.

Rumeli yakasına geçmek için bir başka yol da, Kabataş Arabalı Vapur seferleriydi. Bu hattın en eski iki emekdârı ise 26 Suhûlet-27 Sâhilbend yandan çarklı gemileriydi. Bunların her ikisinin de kamaraları kifâyetsiz olduğu cihetle, bilhassa soğuk havalarda bu gemilerle seyahatin güçlüğü çoktu. Köprü'den Üsküdar'a gece 00.15'deki son seferi kaçıranlar, ilerleyen saatlerde Kabataş araba vapuru eğer dolar da, Üsküdar'a gidecek olursa, bu yolla karşıya geçebilirlerdi.

On dokuzuncu asrın ortalarında kurulan ve Boğaz'ın seyr ü seferini üstlenen Şirket-i Hayriye isimli bu hayırlı kuruluşun bütün vapurlarının sarı bacaları vardı ve bunun her iki yanağında o vapura mahsus bir numara işlenmişti. Bu şirket gāliba 1946'da Devlet Deniz Yolları'na devredildi. Bu yeni müessesenin çift çapalı, ayyıldızlı çok câzip amblemleri eski bacaların iki yanağına konuldu. Numaralar da kaptan köşkünün sağ ve sol (iskele-sancak) cihetlerine yazdırıldı.

Üsküdar iskelesinde oturulup dinlenilecek bir mahal bulunmadığı için, rahmetli dedemle bâzı günler tramvaya biner, Kadıköy iskelesi üstündeki gazinoya giderek, o kahvesini, ablamla ben de gazozlarımızı içip gelen giden vapurları ve inen yolcularını seyrederdik.

Haydarpaşa'dan kalkıp da Kadıköy iskelesine yanaşmak için bu iki iskele arasındaki koyda yarım dâire çizerek yanaşabilen -Boğaz hattına göre daha büyük- bu gemilerin denize yaydığı dalgaların şekli pek hoşuma giderdi. Yine dedemle Kadıköy'den tekrar tramvaya binip Fenerbahçe'ye giderek hattın sonundaki gazinoda oturduğumuz da olurdu.

Üsküdar-Kadıköy hattında çalışan tramvaylar -eskiden Haydarpaşa tren hatları üzerinden geçmelerine imkân verecek köprü bulunmadığı için- Askerî Hastahâne önünden 90 derece sola dönüp -İbrahimağa, Yeldeğirmeni/Çayırbaşı- Rıhtım yoluyla Kadıköy iskelesine varırlar, aynı güzergâh üzerinden Üsküdar'a dönerlerdi. Vaktâ ki, gerekli olan köprünün inşâsı 1946 yılında tamamlandı; tramvay yolu da hem bu zorâki iniş-çıkışlardan kurtuldu, hem de kısaldı.

Üsküdar'dan Beykoz'a kadar fazla geniş olmayan bir sâhil yolu da mevcuddu. Bu hatda işleyen halk otobüsleri vâsıtasıyla yol üzerindeki semtlerden birine gitmek mümkündü, lâkin imkân nisbetinde -az evvel anlattığım- Vaniköy'den aktarmalı vapur yolu tercih edilirdi.

Âilece tramvayla gittiğimiz bir yer de Kısıklı'ydı. İskele durağından tramvaya binip Kısıklı Câmii'nin meydana bakan tarafındaki Setüstü gazinosunda birkaç saat oturur, herkes içeceğini bitirdikten sonra yine tramvaya binip dönerdik. Dönüş durağımız -eve yakınlığından dolayı- Şeyh Câmii önü olurdu. Büyük Çamlıca eteklerindeki Tomruk suyuna gitmek için de aynı yolu kullanır, ancak Kısıklı'dan oraya çıkmak üzere fayton kiralardık. Buna benzer şekilde, vapurla Beykoz'a gidip faytonla Karakulak suyuna, Sarıyer'e gidip yine faytonla Hünkârsuyu'na çıkmak, bizim yaz mevsimindeki hafta sonu eğlencelerimiz içinde yer alırdı. Bu arada Küçüksu'ya mısır yemeğe gidişlerimizi de unutmamalıyım. Bunların birinde, Göksu'da bindiğimiz sandalın arkasından iple sarkıtdığım oyuncak sandalımı yüzdürüyordum. Birden alabora olunca, ipini elimden kaçırdığıma pek üzülmüştüm.

Kara ulaşımında, o yıllar en fazla kullanılan vâsıta çilekeş tramvaylarımızdı. Bu ihtiyar nakil vasıtaları Kadıköy ve Kısıklı istikāmetlerine doğru giderlerdi. Her iki yolun da yokuşları bulunduğundan, tramvayın arkasına ayrıca römork takılmazdı. Bu imkân ancak Kadıköy-Bostancı hattına tanınmıştı, çünkü orası düz yoldu. Rumeli yakasında ise tamamı dümdüz olan Eminönü-Bebek hattında bir değil, iki römork takılarak, çok yolcu taşımak imkânı doğardı.

Tramvaylar deri koltuklu olursa birinci, ahşap koltuklu ise ikinci mevkî olmak üzere iki çeşitti. Talebeye birinci beş, ikinci üç kuruştu. Dışı sarı renkli olanlar birinci, kırmızı boyalılar ikinci mevkî olduğunu gösterirdi. Şimdi içinde bulunduğumuz Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi'nin hemen üst tarafında -zaman zaman sergiler tertiplemek için kullanılan- târihî "Nev-Mekân" binası, vaktiyle bu havâlinin tramvay deposuydu. Nedense tramvay parkı denmez de, bu isim kullanılırdı.

Okumayı öğrendikden sonra tramvay duraklarının bâzılarında "mecbûrî", bâzılarında da "ihtiyârî" yazdığını görmeğe başladım. Haydi, mecbûrî'yi anladık ammâ, ihtiyârî'lere sadece yaşı ilerlemiş olanların binebileceğini düşünmek herhalde benim yaşımdakilere vergi bir hâl olmalıydı! Lugate bakarak, ihtiyârî'nin "mecbûrî olmayan" mânâsına geldiğini öğrenmem, herhalde birkaç yılımı almışdır!

Tramvaylar biçim îtibâriyle de iki çeşitti. İkinci mevkî olanların hemen hemen hepsi, önünde ve arkasında açık sahanlığı bulunan, aradaki orta kısım kapalı mekâna sahipti. Tramvayı yürüten ve "kondüktör" yahut "vatman" adıyla tanınan kişiler, açık tramvaylarda kışın soğuğunu, doğrusu çok zor şartlarda sineye çekerlerdi.

Diğer tip sarı tramvayların her tarafı kapalı olup, tam ortasından açılan kapıları vardı ve birinci mevkî idiler. Sadece Kadıköy-Bostancı arasında sarı renkli birinci mevkı römork olarak çalışan -her tarafı açık- tramvaylarla bu hatda yaz günü püfür püfür seyahat bir zevk olurdu. Esâsen bu semtler, o yıllarda sadece yazın oturulan sayfiye mekânlarıydı.

1950'ye yakın İstanbul'da yaygınlaşan "dolmuş" ulaşımı kısa zamanda gelişti ve tramvay yerine bunu tercih edenler çoğaldı. Üsküdar-Kadıköy seferinin adambaşı 25 kuruş olduğunu söylersem tercih sebebi anlaşılmış olur.

Üsküdar'da Alış-Veriş

Üsküdar, bâzı sebze ve meyve çeşitlerini kendi imkânlarıyla karşılayan bir semtti. Bugünkü Belediye binâsının ve katlı otoparkın bulunduğu yerler birbirinden ayrı iki kocaman bostandı. Bunların arasından Boyacı sokağı geçer, taşımacılığı sağlardı.

Bizim evin bahçesine bitişik olan bostana bâzan atlayıp geçer, bahçıvandan mârul satın alırdık. 6-7 Eylül 1955'de çıkan hâdiselerin akabinde Rum asıllı bahçıvanın -alışverişe gittiğim vakit- bana kötü kötü bakışını hiç unutamadım. Sanki Beyoğlu'nu ben yağmalamışım!..

Bugün hâlâ aynı maksadla kullanılan Atlas isimli çarşı sokağında sebzenin, meyvenin ve deniz mahsullerinin en tâzesini alabilirdiniz (Resim 1). Atlamataşı'na doğru gidildikçe yolun şatafatı kaybolsa da, alacaklarınız yine temiz ve tâze olurdu. Caddenin üzerinde –Hacı Bekir muâdili- Şekerci Güzeli'nin geniş dükkânı dibindeki sokakta Sabri Efendi isimli bir yaşlı adam oturur; kışın limon, yazın hakîkî Çengelköy hıyarı ve sütlü mısır satarak geçimini sağlardı. Oğlunun ise ayrı manav dükkânı vardı. Üsküdar'ın çarşı-pazarından olduğu kadar, sokak satıcılarından da alış-veriş edebilirdiniz. Bunların çoğu sabah saatlerinde geçer ve sesleriyle alıcılarını da kapı önüne çıkarırlardı. Müşteriyi kendilerine bağlamak için, at arabası veya iki tarafı küfeli binek hayvanı kullanırlar, temiz, taze sebze ve meyveyi alıcının ayağına kadar götürürlerdi. O zamanlar sebzecilerin sattığı ve bizim kabaca "hıyar", kibarca "salatalık" dediğimiz sofralarımızın süsü, nedense sıkça acı olarak çıkardı. Sofraya domatesle beraber salata yapılacağı zaman, hıyarların soyulurken teker teker tadına bakılması gerekirdi. Sonraları nasıl oldu da bunlar acılıklarından vazgeçtiler, hâlâ bilmiyorum.

Mahalle arasında tabiîdir ki et satışı yapılmaz; kasaplar çarşısına gidilirdi. Fakat o zamanlar soğutucu olmadığı cihetle, teldolab içinde koyun ciğeri satılırdı. Omuzlarındaki ahşap askılığın iki ucundan sarkan urganlarla taşınabilen iki büyük yoğurd tepsisi "Silivrim, gaymak" nidâsıyla pazarlanırdı (Resim 2). Üstü kaymaklı yoğurdu, küçük bir mâdenî kürekle kesip isteyenin tabağına aktarırlardı. Kış geceleri, kapıdan alınacaklar listesine boza da ilâve edilirdi.

Aynı şekilde omuzundaki sırığın iki tarafından sarkan dondurma dolablarında, buzda çevrilerek hazırlanmış bir tarafı kaymaklı, diğeri mevsimine göre çilek, vişne, kayısı dondurmalarından biri bulunurdu. Harp içinde un sıkıntısı baş gösterince, dondurma da külah yerine küçük tabaklara konulmağa başlandı. Yanında kaşık da verilir oldu. İnsanların çiğneme duygusunu tatmin için keşfedilen(!) çiklet, o zamanlar henüz bulunmadığı cihetle, kenger sakızını "çengel sakızı" ismiyle satarlardı.

Kuru yemişçinin bile arabasıyla geçtiği olurdu. Sokakların aydınlatılması henüz elektriğin kullanılmadığı o yıllarda havagazı lambalarıyla sağlanırdı. Aralıklarla yolun kenar duvarlarına tutturulmuş veya münferid direklere asılmış olan bu lambalar, hava kararırken ucu alevli, uzun bir mâdeni sırığı dikine olarak taşıyan fenerci tarafından sırığın alevli ucunu lambanın mandalına takıp havagazı borusu açıldığında, alev ona yaklaştırılarak fenerin bir anda yanması sağlanırdı.

Havagazı lambalarının soğuk beyaz ışığı gece boyunca yolları aydınlatma vazifesini bitirdikten sonra, gün ışırken ana merkezden havagazı kesilerek fenerin sönmesi gerçekleştirilirdi. Elektrik, ancak 1950'lerden sonra sokak aydınlatılmasında kullanılmağa başlandı.

(Yazının devamı gelecek hafta…)

Prof. Uğur Derman


Resim 1: XX. asrın başlarında, Yeni Valide Camii'nin sebîli önüne kurulan pazar.


Resim 2: Sokakları arşınlayan seyyar

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN