Arama

Selahaddin E. Çakırgil
Ocak 2, 2022
Sezai Karakoç’un medeniyet tasavvuru

Sezaî ağabey'in 'Edebiyat Yazıları' başlığı altında yayınladığı kitaplarda da, üzerinde durulması gerekli bölümler vardır. Meselâ, 3. Kitab olan 'Eğik Ehramlar'da, en tartışmalı konu ise herhalde, 'Dante ve İslâm' başlıklı yazıda göze çarpar..

Emperial dünyanın mazlum halklara 'Dünya edebiyat tarihinin en büyük eserlerinden biri' diye takdim edilen ve (1265- 1321) arasında yaşamış olan Floransa'lı ünlü italyan şair ve siyasetçi Dante Alighieri'nin Âhiret'e yapılan bir farazî yolculuğu anlattığı İlâhî Komedya (La Divina Commedia/ Commedia Divina) eserindeki yüksek hayal gücüne hayran olmuştur, Sezaî Bey.. Ve, onun bu eserini İslâm kültüründen faydalanarak yazdığını düşünmektedir. Halbuki, eğer tercüme faaliyetleri etkin şekilde var idiyse, böyle bir etkilenmeden söz edilebilir belki.. Ama, o etkilenme olmadan da, ölüm, ölüm sonrası, Cennet, A'raf, Cehennem ve Mahşer gibi konular, her dilden şairleri farklı tahayyül ve tasavvurlara sevk etmiştir.

Avrupa'da, Kitâb-ı Mukaddes'ten sonra en fazla okunan kitapları arasında yer aldığı söylenen La Commedia Divina, Dante'nin, Papa VIII. Bonifazio tarafından günahların bağışlanma yılı ilân edilen 1300 yılının paskalya haftası boyunca bedenen yaptığını söylediği Âhiret yolculuğunun anlatılmasıdır. Şair, otuz beş yaşında iken uyku sersemi olduğu sırada, kendisini nasıl gittiğini bilemediği Kudüs yakınlarındaki karanlık bir ormanda bulur ve cehenneme iner; orayı gördükten sonra çeşitli günahkâr grupların cezalandırılma sahnelerini tasvir eder.

Eserlerinin hiçbirinde Dante Müslümanlar hakkında hakaret teşkil edecek ifadeler kullanmadığı halde İlâhî Komedya'da Hz. Muhammed ile Hz. Ali'yi Cehennem'e giden kafilelelerin en önünde göstermesi dikkat çeken bir husustur. Eserde üç müslüman daha (Selâhaddîn Eyyûbî, İbn Sînâ, İbn Rüşd) yer alıyorsa da bunlar A'râf'ın eşiğinde ve azap çekmeyenlerin arasındadır.

Ama, üzerinde asıl durulması gereken konu, Dante'nin, Hz. Peygamber (S) ve Hz. Ali'yi, Cehennem'e giden kafilelerin başında göstermesine rağmen, Sezaî Bey'in, bu bölümlerin esere sonradan ilave edildiğini düşünebilmesidir. Delili de, bu bölümlerin eserin bütünüyle paralellik arz etmemesi.. Halbuki, eserin bütünündeki lirizm ve tahayyülâtla bir çelişki olmadığı gibi, Avrupa ve bütünüyle Hristiyan dünyasında böyle bir çelişki iddiasında bulunan kimse de olmamıştır.

La Comedia Divina'nın Cehennem bölümünde yer alan 28. Kanto'da yer alan 'Cehennemlikler' tasvirinin bir bölümünün türkçesini buraya alalım:

"kuşkusuz hiçbir dil bunu başaramaz,
düşüncemiz de, sözlerimiz de,
gördüklerimizi kavrayamaz.

benim gördüğüm, tepeden tırnağa bağrı
deşik biri gibi parçalanmış olamazdı. (…)

onu görmek için olanca dikkatimi verince,
bana baktı, göğsünü açtı elleriyle,
"bak nasıl paralıyorum kendimi" dedi,

"bak muhammed de nasıl sakat edildi!
önümde ağlayarak giden de ali,
çenesinden tepesine yüzü kesili.

burada gördüğün öteki kişiler de
yeryüzünde bölücülük, bozgunculuk tohumu ektiler,
bunun için ikiye bölündüler."

Denilebilir ki, bu konuları Sezaî Bey'le tartışan kimse olmadı mı?

Olduğunu pek sanmam. Çünkü, bizim tefekkür ve edebiyat hayatımızda isimlerin hemen tamamında, bu gibi konularda karşı görüş belirtilmesine müsamaha ile kulak vermek örneğinin pek görülmediği, kırılmalara vardığı biliniyor.

Sezaî ağabey, "Rimbaud ve İslâm" başlıklı yazısında da, sembolizm ve sürrealizmin en seçkin temsilcisi olarak bilinen ve 37 yaşında ölen fransız şair Arthur Rimbaud'un İslâm'la ilgilendiğini yazar. Ama, o da o kadar güçlü delillere dayanmamaktadır. Ama, meselâ Victor Hugo'nun Hz. Peygamber (S) hakkında yazmış olduğu uzun ve hayranlığını anlattığı ve 'siyer' kitaplarından aktarıyormuş gibi yazdığı ilginç şiirini her halde görmemiş olmalıydı.

Sezaî Bey'in medeniyet tasavvurunun ölçü ve sınırları

Sezaî ağabeyin tarifinde de, İslâm medeniyeti, vahiy ve Kur'ân medeniyetidir. Ona göre, İslâm medeniyetinin ideal medeniyet ve vâki / mevcud medeniyet olarak iki veçhesi vardır: Asr-ı Saadet ve Hulefâ-i Râşidin dönemi ideal medeniyettir. İdeal medeniyetten çıkan Emevî, Abbasî, Osmanlı medeniyetleri ise, İslâm dairesi içinde vâki, fiilî medeniyetlerdir. Vâki medeniyetler bulundukları zaman ve zeminin emarelerini taşırlar. (Düşünceler I-Kavramlar, s.14-15)

Sezaî ağabeye göre, Osmanlı'nın çöküşü, medeniyetin çöküşü mânasına gelmez. Osmanlı'nın çöküşüyle medeniyetimizin sona erdiği zannedildi. Batı böyle ilân etti ve aydınlarımıza bunu inandırdı. Hâlâ, aydınlarımız (daha doğrusu, kendilerini, şeyhin kerameti kendinden menkuldür kabilinden, aydın diye nitelendirenlerimiz-SEÇ-) bu şokun etkisinden uyanamamışlardır. Oysa ölen, medeniyetimiz değildi. (İslâm'ın Dirilişi, s.44)

Meselâ, Nuh'un gemisi, her zaman, Allah'a inanan ve O'nun yaratış hikmetine göre yaşanacak bir hayatı esas alan bir müminler topluluğunun cihanşumûl bir sembolüdür. Yani, Nuh'un gemisi, tufanda bir yok oluş değil gelecek zamana doğru yol alan bir diriliştir.

Bununla da Sezaî Bey, Allah'a inananların her daim bir araya gelmesi ve bir yol gösterici etrafında toplanması gerektiğini söylemektedir, belli bir yön veya coğrafyada değil...

Sezaî Bey, 'Yitik Cennet'te, her bir ilâhî peygamberin zuhûrunu bir 'Diriliş hamlesi' olarak isimlendirmektedir, haliyle.. Ve, 'Peygamberimiz'in hayatı medeniyetin özü ve çekirdeğidir. İslâm medeniyeti bu hayatın inkişafından, yükselişinden ibarettir.' (Yitik Cennet, s. 76)

Sezaî ağabey, o dönemin, -yine o dönemdeki isimlendirmelerle- 'milliyetçi-muhafazakâr' diye nitelenen yayın organlarından olan Yeni İstanbul ve daha sonra 'Bâb-ı Âli'de SABAH' gazetesindeki günlük yazılarında da sadece ayrı bir uslûb zevkı değil, tefekkür ufkunun genişliği ve derinliği açısından da okuyucuya, direkt İslâmî bir dünyanın kurulması gerektiğine dair mesajlar da verdi.

Nitekim, "İnsan Allah'a inancını yenilemeli, tazelemelidir. Bir alışkanlık gibi değil. Bir töre gibi bile değil. Bir mirastır bu ama, bir miras gibi de değil. Sanki ilk ve son insan kendisiymiş gibi, Allah'a inancını tazelemelidir insan. Müslüman! İslâm'ı öyle diri ve canlı yaşa ki, seni öldürmeye gelen, sende dirilsin." diyordu.

Halbuki, o dönemde bu yaklaşıma net olarak yaklaşabilecek kimseler bilinmiyordu, matbuat dünyasında; Necîb Fâzıl ve Şevket Eygi'den gayri..

Sezaî bey'in de şiirlerini inşa ederken, yakın veya uzak geçmişin bazı isimlerinden etkilendiğini söylemek, bazan Fuzûlî, bazan Şeyh Galib, bazan Mehmed Âkif ve bazan da Necîb Fâzıl ve hattâ Yahyâ Kemal ve Ahmed Haşim terennümlerini bulmak mümkündür.

Sezaî ağabey'in şiirlerinden daha çok düz yazıları cezbediyordu beni.. Çünkü, serbest şiir denilen yeni şiir anlayışında da bir gizli armoni, bir iç ahenk var ise de, şahsen, bu iç ahengin, âruz ve hece vezniyle yazılmış şiirlerde de ustalıklı olarak kullanılması halinde, o şiirleri daha çok seviyordum ve hâlen de öyle... Çünkü, şiirin hâfızada kalabilmesi için, o iç ahenk güzelliğinin, âruz veya hece vezniyle sarmalanmış olmasını tercih ediyordum/ediyorum.

Ama, şu şiir, her türlü edebî kalıpların kaygusunu bir kenara itiyor ve dünyanın her tarafındaki insanların yüreğinin bir yerindeki sızıyı, bir tablo halinde bize sunuyor.

'Annesi ölmüş çocuk'ları ve 'çocuğu ölmüş anne'leri anlattığı derin ruh tahlili bu kabildendir:

"Anne ölünce çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde bir siyah çubuk
Ağzında küçük bir leke

*

Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne

*

Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk
Çocuk ölünce anne"

(Evet, bu şiiri okuyunca, 'Annem öldü, babam da öldü.. Çünkü, bir üvey anne geldi.. Hayatımız zehir oldu..' diye, anasının ölümünü 50-60 yaşındayken bile anlatırken ağlayanları, içlerinin bir köşesindeki çocuk ruhlarının çırpıntılarıyla, gözyaşlarına gark olanları her yerde ve her zaman görebiliriz..)

Ama, Sezaî ağabey'in, 'Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır, / Göklerden gelen bir karar vardır / Geceyi onaran bir mimar vardır..' gibi, idrakleri heyecana getiren mısraların olduğu şiirleri bütün şiirlerinden de ayrı bir makamı haizdir.

Bu yüzden de, daha sonraki yıllarda yazdığı, bir kendi inanç dünyasının medeniyetine sahip çıkmak ve başka medeniyetlere meydan okurcasına, başka dünyaların medeniyet anlayışlarına bir reddiye manifestosu şeklindeki 'Ey Sevgili' şiirini ezberlemişti, yeni nesiller...

"(…) Bana ne Paris'ten
Newyork'tan Londra'dan
Moskova'dan Pekin'den
Senin yanında
Bütün türedi uygarlıklar umurumda mı
Sen bir uygarlık oldun bir ömür boyu

(…)

Ey aşkın kutlu kitabı
Sana geldim, ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim, affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim

(…)

Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Bütün şiirlerde söylediğim sensin

(…)

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa lâyık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim

(…)

Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
Verilmemiş hesapların korkusuyla
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa lâyık olmasam da

Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

*

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk cellâdından ne çıkar mâdem ki yâr vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil, beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur, geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam, külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

Sevgili
En sevgili
Ey sevgili.."

Sezaî ağabeyin bu şiiriyle, 'Masal' şiirininin birbirini tamamladığı söylenebilir. 'Masal' şiiri, bir babanın emperyalist dünyaya gönderdiği 7 oğlunun âkıbetinden haber veriyor gibiydi; ama bir takım şair duyuşlarıyla, tahassüs ve tahayyülleriyle.. Ve sadece bu ülkeden değil, bütün müslüman coğrafyalarından emperial dünyaya gönderilen ve oralarda aslî hüviyetlerini korumakta nasıl zorlandıklarının ve eriyip gittiklerinin hikâyesi olması açısından, düşündürücüdür.

Bu 'Masal'ı da özetlemeye çalışalım:

"Doğuda bir baba vardı
Batı gelmeden önce
Onun oğulları batıya vardı

Birinci oğul batı kapılarında
Büyük törenlerle karşılandı
Sonra onuruna büyük şölen verdiler
Söylevler söylediler babanın onuruna
Gece olup kuştüyü yastıklar arasında
Oğul masmavi şafağın rüyasında
Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri
Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere
*

Baba (...)
Öcünü alsın diye kardeşini yolladı

İkinci oğul Batı ülkesinde
Gezerken bir ırmak kıyısında

Bir kıza rastladı
(...)

Yıllarca peşinden koştu onun
Kavuşamadı ama ona
Batı bir uçurum gibi girdi aralarına
Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr
Alıp götürdü onu
Ve ikinci oğulu
Sivri uçurumların ucunda
Buldular, onulmaz çılgınlıkların avucunda..

*
(...Baba,)
İşin künhüne varsın diye
Yolladı üçüncü oğlunu

Üçüncü oğul Batıda
Çok aç kaldı ezildi yıkıldı
Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada
Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı
Fakat batı'nın büyüsü ağır bastı
İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı
Sonra büsbütün unuttu onları
Şef oldu buyruğunda birçok kişi
Kravat bağlamasını öğrendi geceleri
Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler
Patron oldu ama, hâlâ uşaktı
(...)

Sırf utançtan babasına
Bir çek gönderdi (...)

Baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi
Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı
Bu yüklü çeki
(...)

Dördüncü oğlunu gönderdi Batıya

Dördüncü oğul okudu bilgin oldu
Kendi oymak ve ülkesini
Kendi görenek ve ülküsünü
Günü geçmiş bir uygarlığa yordu
Kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı
Batı bilginleri bunu kutladı
O da silindi gitti binlercesi gibi
(...)

Beşinci oğul bir şairdi
(...)

Batının uçarılığına ve doğunun kaderine dair
Topladı tomarlarını geri dönmek istedi
Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini
Kum gibi eridi gitti yollarda

*

Sıra altıncı oğulda
O da daha batı kapılarında görünür görünmez
Alıştırdılar tatlı zehirli sulara
İçkiler içti
Kaldırım taşlarını saymaya kalktı
Ev-sokak ayırmadı
Geceyi gündüzle karıştırdı
Kendisi de bir gün karıştı karanlıklara..

Baba ölmüştü acısından bu ara

Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara
(...)
Bir de o talihini denemek istedi
Bir şafak vakti Batıya erdi
En büyük Batı kentinin en büyük meydanında
Durdu ve Tanrı'ya yakardı önce
Kendisini değiştiremesinler diye
Sonra ansızın ona bir ilham geldi
Ve başladı oymaya olduğu yeri
Başına toplandı ve baktılar Batılılar
O aldırmadı bakışlara
Kazdı durmadan kazdı
Sonra yarı beline kadar girdi çukura
Kalabalık büyümüş çok büyümüştü
O zaman dönüp konuştu :
Batılılar !
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
(...)
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :
Karşınızdakini değiştirmek
Beni öldürseniz de çıkmam buradan
Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
Fakat değişmeyecek ruhum
(...)


O nurdan bir sütuna döndü, göğe uzandı
Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı
Hâlâ onu ziyaret ederler, (...)

Tâ kalblerinden vurulmuş olanlar
Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar.."

Sezaî ağabeyin kendi döneminin İslâm ulemâsından sayılanlardan nicelerini bir nefs muhasebesine davet eden şu şiiri de oldukça dikkat çekici ve düşündürücüydü:

"Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz

Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz

Kadının üstün olduğu, ama mutlu olmadığı

Günlere geldim, bunu bana öğretmediniz

Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı,

Ama, yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim

Bunu bana söylemediniz

İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler

Bunu bana öğretmediniz

Kardeşim İbrahim bana mermer putları

Nasıl devireceğimi öğretmişti

Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım

Ama, siz kağıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini

nasıl sileceğimi öğretmediniz"

Bu acılardan ve emperyalist dünyanın cenderelerinden kurtulabilmek için çare yok mu? Sezaî ağabey, 'Diriliş projesi'nin işte o arayışların sonucu olarak doğduğunu şöyle anlatır 'Hatıralar'ında:

"Yeni bir nesil gelmişti. Ortam, otuz yıl öncesine göre çok değişmişti. Düşünüşte bir tazelenme ve yenilenmeye ihtiyaç vardı. Yeni bir dil ve uslûb gerekliydi. Bir süredir daldığım metafizik düşünceler de kendini ifade için beni zorluyordu. Bu fevkalâde şartlar içinde doğdu, Diriliş."

(Bu vesileyle şunu da ekleyelim ki, Sezaî ağabey, 'Diriliş Nesli'nin gelişeceğine o kadar güveniyordu ki, 1980'lerde yarım gazete yaprağı büyüklüğündeki 'Diriliş' isimli tek yaprak gazeteyi, 'Bütün gazetelere bu iki sahife bedeldir..' diyerek yayınlar ve üniversite öğrencileri bu iki yüzündeki yazılardan ibaret tek yaprak kağıdı satarlardı. Ama, bu, o kadar yankı bulmadı.

Daha sonra, Sezaî ağabey'in, Diriliş Partisi'ni de diğer bütün partilerin hepsine bedel diyerek kurması ve projelerini o yoldan anlatmaya çalışmak istemesi de, geniş kitlelere hitab edecek yol bulamadı. Ama, o çekirdek kadroyu düşünüyor ve toplu iğne başı büyüklüğündeki incir tohumunun kayaları parçalayışındaki fıtrî enerjisini örnek olarak gösteriyordu.)

Bu arada, Sezaî ağabeyin arabca ve farsçadan bazı şiirleri tercüme ettiği de olmuştur.
Şiiri, 'şiir, tercüme edildiğinde ölen söz dizisidir' diye tarif edenler edebiyatçılar olmuştur. Ancak bu şiir tercümelerinden bazılarının, okuyucuya aktardığı duygu ve tefekkür ufuklarının asıl metinlerden geri kalmadığı ve dahası, bunlardan bazılarının aslî metinden de daha etkileyici hale geldiği, o şiirlerin gerçekte Sezaî Karakoç elinde yeniden dirildiği söylenebilir. Özellikle, Taarıq bin Ziyad komutasındaki Müslüman ordularının Kuzey Afrika'dan Milâdî-710'da, İber Yarımadası'na (bugünkü İspanya ve Portekiz topraklarına) ve hattâ 711'de Paris yakınlarındaki Poitia (Puvatya)'ya kadar ulaşmasından 780 sene sonralarda.. O topraklarda 800 yıla yaklaşan bir Müslüman Medeniyeti'nin tesisindeki aslî ruh yitirilip, Endülüs'ün çökme noktasına geldiği bir dönem de olmuş ve 1492 yılında Müslüman hâkimiyeti tamamiyle son bulmuştur. Bir bakıma, İstanbul'un Müslümanlar tarafından fetholunmasına, Hristiyan dünyası, Endülüs'ü tarihin dehlizlerine göndererek karşılık vermiştir.
O sırada İstanbul'da, Osmanlı Padişahı olarak, Sultan Fatih'in oğlu 2. Bayezîd hükûmet etmektedir; Bâyezid-i Velî diye anılan sûfî meşreb bir zat.. Amma, kendisiyle saltanat kavgasına tutuşan ve yenik düşüp Rodos adasına ve oradan da derya korsanlarının eline düşen ve sonra da uzun süre, Osmanlı Devleti'ne karşı bir koz olarak kullanılmaya çalışılan Cem Sultan'ın güçlenmemesi için siyasetler üreten 2. Bayezid'e, Endülüs'ün çöküş günlerinin öncesinde bir hey'et gelir ve Osmanlı'dan yardım ister.. Ama Osmanlı'nın taa oraya ulaşacak deniz gücü yoktur.. (Ki, bu sakîl durum, Osmanlı'nın uyanmasına vesile olmuş ve hemen güçlü bir Deniz Gücü oluşturmaya karar vermiş ve 45 sene sonralarda, 1538- Preveze Deniz Savaşı o kararlılıkla zaferle sonuçlanmış ve Akdeniz uzun süre, bir Osmanlı Gölü haline gelmişti..)
Endülüs'ten, yardım istemek için 2. Bayezid'e gelen hey'ette 'Ebu-l'Beqaa Sâlih bin Şerif'in bir mersiyesi, ağıtı da okunur huzurda...
Bu Arapça 'mersiye', asırlarca sonra Sezaî Karakoç tarafından Türkçeye tercüme edilmiş ve onun kendine özgü uslûbuyla ve avucumuza bir kor parçası gibi bırakılan o tercüme denilebilir ki, asıl metinden bile daha bir yakıcıdır ve düşündürücü.. Bu şiiri okuyanlar, sadece 530 sene öncelerde tarihten silinen Endülüs'ü değil, Müslüman coğrafyalarının Keşmir'den Filistin'e, Balkanlar'dan Çeçenistan ve Kafkaslar'a, Arakan'a, Irak, Suriye, Yemen ve Afrika'daki Müslüman ve mustaz'af halkların maruz kaldıkları zulümlere karşı, en azından kalblerinde bir hınç ve hışm duygusuna kapılabilirler.

*

Bu girizgâh cümlelerinden sonra merhûm Sezaî Ağabey'in kalemiyle Türkçelendirilmiş olan Endülüs Mersiyesi'ne dönebiliriz:

ENDÜLÜS'E AĞIT (ENDÜLÜS MERSİYESİ)

Çıkan iner, kalkan düşer, her yükselişin var bir sonu..
Niçin bunca gurur; maldan, mülkten, ad'dan, san'dan insanoğlu?
Oluşta ne var ki olduğu gibi dursun, hiç değişmesin.
Sen de gök gibisin, bir gün masmavi güneşli, bir gün bulutlu.
Bu dünya kime kalmış, yaramış ki kalsın yarasın sana da.
Yok hiçbir çizgisinde bu yeryüzünün ölmezlik rengi ve ölmezlik kokusu.
Zaman değişmek bilmez, kesin ölçülü ve hükümlüdür,
Geri döner, paralar sahibinin zırhını, kılıçlar ve kargılar ileri doğru işlemez oldu mu…
Zaman bu, ona ne kılınç kını dayanır, ne meşhur kaleleri sultanların.
Kınlar eskir, kaleler çürür, o kaleler dünyanın en sarp yurdu
Gımdan olsa da Gımdan, şahin bakışlı ve kartal duruşlu.
Nerede? de bana, o taçlı hükümdarları Yemen'in?
De bana, onların taçlar içinde bile taç olan taçları ne oldu?
Şeddâd'ın cennet diyerek kurduğu saraylar ülkesi İrem,
Sasanî'lerin ebedî sanılan devleti ne oldu?
Altınları yığdı yığdı da bir dağ yaptı Kaarun, hani o dağ?
Hani Âd, hani Adnân, hani Kâhtan, dünya nimetlerinin köpüren yurdu?
Reddi mümkün olmayan bir hâle uğradılar.
Bir masal oldu onlar. Bir varmış bir yokmuş. Bir toz toprak bulutu.
O taçlar, o devletler, o mülkler, saltanatlar, bir rüyadır artık.
Her biri, hayalden geçen gölge gibi, zamandan geçip durdu.
Gün oldu, zaman denen yaman er, sağa döndü Dara'yı uçurdu bir vuruşta;
Sola döndü Kisrâ'yı.. Kisrâ'yı ne tahtı, ne sarayı kurtarabildi- korudu.
Saltanatının yeller esti yerinde, yellere hükmeden Süleyman'ın;
Şiddetinden ötürü Sâb denen Munzir'se, don vurmuş ağaçlayın kurudu.
Zamanın fâciaları çeşit çeşit türlü türlüdür: O ne zengin fâcia bezirgânı!
İki burçlu bir kaleyse o, sevinç bir burcu, hüzün bir burcu.
Her fâciayı unutmak mümkün, olup biten bütün bunları unutmak olabilir.
Ama İslâm'ın başına geleni avutacak ne bir neşe olabilir, ne unutturacak bir korku.
Endülüs'e öyle bir felâket çöktü ki, yok bir eşi.
Dehşetinden Medine'de Uhud, Necid'deki Şehlan dağları yerinden oynadı,
Bir deprem ki yer yarıldı arz boyu.
Ah! Yarımadada İslâm'a göz değdi. Yağdı belâ yağmur gibi.
Şimdi o canım Endülüs şehirlerinde, İslâm'ın ne namı var ne nişanı!
Sanki hiç olmamıştı, sanki baştan beri yoktu.
Belensiye'ye bir sor, Mursiye'nin hali nicedir?
Şatibe'nin başına gelenler? Ceyyân ne oldu?
Toprağı buram buram bilgi tüten Kurtuba..
Bilginlerinin adı ta uzaklarda çınlayan Kurtuba'ya ne oldu?
Nerede Hıms'ın o ışıklı, o aydınlık bahçeleri, güneşi tazeleyen bahçeleri.
Tükendi mi çılgın çılgın akan şeker gibi tatlı nehirlerinin suyu?
Endülüs binasının temelinde birer köşe taşıydı bunlar.
Bu güzelim vatan köşeleri kül haline geldikten sonra yaşamak boşun boşu,
İnsan yaşamaya ne borçlu?
Yüce Şeriat, yârinden ayrılmış bir genç gibi.
Güçlü bir genç gibi, sessiz fakat gözünde gözyaşı dolu.
İslâm'dan boşalıp inkâr karanlığıyla dolan Endülüs için,
Ulu Şeriat; karalar bağladı, gece gündüz yas tuttu.
Cami kilisedir artık, hilâl yerine haç asılı.
Nur yüzlü ezân yerine, bitmeyen bir çan sesi, bir baykuş uğultusu...
Mihrablar ki taştandır, minberler ki ağaçtan,
Canlı-cansız ne varsa bu hâle inledi durdu.
Ey ibret dolu geçmişten ibret alacak yerde, günü birlik işlere dedikodulara batmış kişi!
Sen uyu bakalım; ama zaman için ne demek dinlenmek, ne demek uyku!
Ey göğsünü gererek benim ülkem, saltanatım diyen, kurumundan geçilmeyenler!
Siz Hıms'ı gördünüz mü?
Hıms'tan sonra hangi vatan verir insana, vatan fikrini, duygusunu?
Endülüs'ün başına gelen felâket, tarihin bütün felâketlerini unutturdu;
Ama dünya durdukça unutulmayacak, yâd edilecek bir felâkettir bu!
Ve siz ey yarış yerlerinde şahin gibi uçan,
Yay gibi gergin arab atlarının üstüne kurulu süvariler!
Ve siz savaşın karanlığı toz dumanı içinde
Pırıl pırıl kılıçlarını savuran kahramanlar ordusu!
Ve hele siz denizaşırı ülkelerde, bin nimet içinde,
Saltanat içinde muhteşem bir hayat sürenler;
Bir hayat kesiksiz bir ömür boyu!
Endülüs'ten, Endülüs'ün zavallı halkından var mı haberiniz?
Her yer, onların felâketini duydu, sizin kulağınız sağır, gözünüz kör, kalbleriniz mefluç mu?
Ölen asker, esir kadın, ufuklara bakıp bizden
İmdad ummuş beklemişti, son ana dek. Hiç düşündünüz mü bunu?
Onların sesi, insan olanın yüreğini eritirken,
Siz müslümanlar, onların kardeşi, kayıtsız, halinden memnun ve haz maymunu!
Yürekli, utanan, alçalmaktan korkan,
Kardeş için can veren kimse kalmadı mı yeryüzünde?
Hakk'ın yardımcısı, hak peşinden giden, kendini hakka adamış tek kişi yok mu?
Dünyanın efendisiydi bu millet, şimdi dünyanın kölesi.
Neler çekiyorlar? Yüzleri bile tanınmaz hâle geldi. Yâ Rab, ne kaderdir bu!
Kendi yurtlarında bey idiler, şimdi küfr ülkesinde uşak.
Ululuğun doruğundan eziliş uçurumuna yuvarlanan bu halka acıyan yok mu?
Alçalışın örtüsü kalın bir gece gibi sarmış dört yanlarını.
Başsız, şaşkın, olup bitene hayrette, gözleri büyümüş, bakışları korkulu.
Sen de şahid olsaydın benim gibi,
Onların yurtlarından koparılıp satılışlarına pazarda, ey insanoğlu.
O hıçkırıklar senin de aklını komazdı yerinde benim gibi..
Canı vücuttan çeker gibi ayırdılar, anadan yavrusunu.
Ya o kızlar ki, yakuttan ve mercandan dökülmüşlerdi sanki.

Ve bir sabah dağ ucundan yeni çıkan bir güneşin mâsumluğu içindeki
O Meryem yüzlü kızları da saçlarından sürükleyip götürdüler,
......... Yürekler parça parça, babalar kan kustu.
Daha ne anlatayım, yüreklerin erimesi için bir tanesi bile yeter anlattıklarımın:
Eğer o yüreklerde İslâmdan ve imandan bir eser varsa elbet, ey Allah kulu..

**

Evet..

Bu dünyadan Sezaî Karakoç adında, inzivada yaşamayı seven mütefekkir- yazar- şair bir mü'min kişi geçti ve 16 Kasım 2021 günü ebediyet yolculuğuna çıktı.

Bu ebediyet yolculuğunda Rahmet-i ilâhî'nin ona yoldaşlık etmesi niyazıyla…

Selâhaddin Eş Çakırgil

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN