Arama

Selahaddin E. Çakırgil
Kasım 13, 2021
Mehdî’y-i Sûdanî Hareketi
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Önce, iki noktaya değinelim..

  1. Bir okuyucu mesajında; 'Mehdî'y-i Sûdanî'yi anlattığınız yazılarınızdan birinde, onun, İstanbul ulemâsı tarafından 'tekfir' edildiğini yazmıştınız. 1960'lı yıllarda Afrika'da meydana gelen büyük siyasî değişiklikleri anlattığınız hatırâlarınızda, Sudan'daki değişimlere de değinirken, Mehdi'y-i Sûdanî'yi çok sathî geçmişsiniz. Yoksa, önceki o tespitinizden geri mi döndünüz?' diyor.

Hemen ifade edeyim. Öyle bir geri dönüş söz konusu değil. Öyle de olsa, açıkça yanıldığımı belirtir, yanılmalarına vesile olduğum her kim varsa, onlardan da özür dilerdim.

O konuya geçmişteki yazılarımda etraflıca değindiğimi siz de yazıyorsunuz. Onları tekrarlamamak için kısa geçtim.

Ama, mâdem ki, sizde yine de böyle bir kanaat oluşmuş, belirteyim:

'Mehdi'y-i Sûdanî' diye anılan ve asıl ismi Ahmed Muhammed Sûdanî olan o müthiş mücadele adamının, kendisini Mehdi zannetmesi, tek bir örnek değil. Bu gibi gelecekte zuhûr edeceğini bekledikleri, Mehdi benzeri kimselerin çıkacağı kanaat ve inancı, diğer dinlerde de vardır ve Müslümanların tarihinde bu gibi örneklere zaman zaman rastlanır.. Hattâ, milâdî 1979'da gerçekleştirilen ve ancak aylarca sonra ve kanlı şekilde bastırılabilen Kâbe Baskını sırasında, o baskına öncülük eden Cuheyma el'Uteybî'yi, iddiaya göre, müridlerindan onlarcası da aynı gece rüyalarında Mehdi olarak görmüşler ve o müthiş baskınlarını o inançla sahneleyebilmişlerdi.

Mehdî'y-i Sûdanî'ye gelince..

Bu konuda daha da ilgi çeken şey, Ahmed Muhammed Sûdanî'nin müridlerinden binlercesinin de onu 'Mehdî' olarak kabullenmeleri ve o bağlılıkla ellerinde ok, kargı ve kılıçla 60 bine yakın insanın, bir gece Nil ortasındaki Ommdurman Kalesi'ndeki 12 bin kişilik ve en modern silahlarla mücehhez olan İngiliz birliklerine âniden saldırabilmeleri ve onların hepsini ve hattâ o birliğin kumandanı olan ve (Sudân halkının Arapça telaffuzla, Gordon Bâşâ diye andıkları) General Charles George Gordon'u da öldürmeleri..

İngiltere İmparatorluğu elbette büyük darbe yemişti o zaman... Ki, haber Londra'ya ulaştığında, (64 yıl kadar tahtta kalmış, ünlü) Kraliçe Victoria'nın felç geçirmesi de bunun bir sinyali idi.

Mehdî'y-i Sûdanî'nin İngiltere için büyük problemler oluşturduğu sırada Osmanlı'nın da başı büyük derde girmişti.

O sıralarda, 1877-78'deki ve bizim tarihimizde Hicrî- Kamerî takvimle 1293'e denk geldiği için, '93 Harbi' olarak bilinen Osmanlı- Rus Harbi'nde ağır yenilgiler almıştık. Rus orduları batıdan, Osmanlı'nın elindeki Eflâk- Boğdan (Romanya) ve Bulgaristan'dan taa İstanbul önlerine, Ayastefanos'a (Yeşilköy'e) dayanmıştı. Doğudan ise, Rus orduları Kafkaslar'ı aşıp, (o bölgelerdeki Ermeni nasyonalistlerinin de desteğiyle) taa Erzurum ve Bayburt'a kadar dayanmışlardı.

Yeni padişah olan II. Abdulhamîd, Rusya Savaşı'nı kucağında bulmuştu...

Osmanlı Rus ordularının kıskacına girmişti. Rusya hattâ, kendisinin yeni coğrafî sınırları içinde İstanbul'u bile göstermeye ve İstanbul'un adını bile Çargrad (Çar şehri) yazmaya başlamıştı.

Halbuki o sırada, İngiltere, İstanbul'un Rusya eline geçmesini kendi siyasetine uygun bulmuyordu. Bunun için de Osmanlı'ya yardım elini uzattı.

Ancak bazı şartları vardı... Bu şartlardan birisi, İngiliz donanmasını Akdeniz'de konuşlandırabileceği bir yer.. Bunun için Kıbrıs uygun olabilirdi.

Diğer önemli şartlardan birisi de İngiltere'yi esaslı zorlayan Sudan'daki Mehdi Hareketi'ne kesin bir tavır koyulması idi.

Osmanlı, Kıbrıs adasının -mülkiyetini değil-, 'intifa /faydalanma)' hakkını İngiltere'ye bırakıyordu. (1914'de Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde; Osmanlı Devleti, İngiltere'ye karşı Almanya'nın yanında yer alıncaya kadar, bu durum devam edecek, ancak o zaman; İngiltere, Kıbrıs'ı ilhak ettiğini / kendi mülkiyeti olarak Büyük Britanya sınırları içine aldığını ilân edecek ve bu durumu, Ankara Hükûmeti, 1923'deki Lozan Andlaşması'nda 'Türkiye, Kıbrıs adasını bir İngiliz adası kabul eder..' diyerek kabullenecekti. )

İngiltere'nin, Osmanlı'dan istediği ve Sûdan ve Mehdî Hareketi'ne karşı kendisini desteklemesi şeklindeki önemli şart da İstanbul ulemâsının, Mehdî Hareketi'nin İslâm itikadı açısından kabul edilemez bir yapıda olduğuna dair fetvâ vermişler ve bu sâyede, İngiltere, Osmanlı'nın yanında yer alıp, Rusya'yı durdurmuş ve kısmen geriye oturtmuştu.

Evet bu durumda, öyle bir yola başvurulması çok ağırdı Osmanlı için ve bir kısım ulemâya da böyle bir fetvâ verdirmesi de, muhakkak ki,aynı şekilde rahatsız ediciydi.

Evet, Mehdî'y-i Sûdanî Hareketi'nin özü budur.

Ancak bazı kaynaklar, Mısır'daki Osmanlı- Türk iktidarına karşı bir ayaklanma olarak nitelemişlerdir.

Mısır ve Sudan'ı, İngiliz hâkimiyetinden kurtaracak tek yol olduğuna inanan Müslüman ulemâ da vardı, o zaman.. Muhammed Abduh ile Cemâleddîn Efgānî de bu kanaatte idiler ve 'el-ʿUrvet-ul-Vus̱qā' dergisinde bu yönde yayın yapmaktaydılar. Bu dergide, İngilizlerin Mısır'ı ele geçirdikten sonra Sudan'ı da işgal edecekleri endişesini açıklanıyordu. Ancak bu isimlere alerjisi olanlar, İngilizleri zorlayan Mehdî Hareketi'ni de suçlamaktan geri durmuyorlardı...

'Mehdî'nin birtakım sapmalar içinde olmakla suçlandığı, o dönemi yansıtan yayınlardan ve kendi vaaz ve kitablarından da anlaşılıyor. Ancak, bu tehlikeyi gerekçe göstererek, İngilizleri temize çıkarmak durumuna düşmenin bir mantığı olabilir mi?

Nitekim, İngiliz orduları Sûdan'ı 1898'de kanlı bir şekilde ele geçirerek Mehdî Devleti'ne son vermişlerse de Mehdîlik Hareketi, Sûdan'da güçlü bir biçimde etkisini sürdürmüştür.

Mehdîlik, Mehdî'nin oğlu Abdurrahman el'Mehdî eliyle de inanç ve eğitim planında sürdürülmüş; 1945'te kurulan Ümmet Partisi'nin başkanlığını da üstlenmiş; ve Sudan tarihinde önemli bir rol oynayan El' Mehdî' ailesinin etkisi -Kasım /2020'de vefat eden- (torun) Sâdık El'Mehdî çizgisindeki etkisini bugüne kadar sürdüregelmiştir.

*

Sâdık El'Mehdî'nin vefatı üzerine, 7 Aralık 2020 günü yayınlanan yazımı bu vesileyle tekrar edeyim:

'Gordon Paşa'yı Öldüren Şanlı Bir Direnişin Son Mirasçısı,

Sâdık el'Mehdî'nin Ardından..

Hatırlayanımız var mı; henüz özel televizyonların olmadığı 1985'lerde, TRT'de bir film yayınlanmıştı, bir tatil günü... Filmin konusu İngiliz emperyalizminin -elbette her yerde olduğu üzere-, 'medeniyet taşıyıcısı' iddiasıyla bulunduğu Sûdan'da, 'Müstemleke /Sömürge Valisi' konumunda olan (ve, Sûdanlıların telaffuzuyla Gordon Bâşâ) General Gordon'un ve askerlerinin 1880'lerde, 'vahşi kabileler (!) tarafından fecî şekilde öldürülmesi' idi.

Halkımıza, o 'medeniyet öncüleri'nin vahşice öldürülmesinden dolayı gözyaşı döktürülmüştü.

*

O dönemde İngiltere, Malaya'dan Hind alt kıt'asına, Afrika'ya, Amerika'ya ve daha sonralarda keşfedilen Avustralya'ya kadar her yerde en büyük emperyal güç kabul ediliyordu.

Bugün Afrika'nın orta kesiminin doğusunda yer alan (ve karalar mânâsına gelen) Sûdan ülkesi, aslında batıda taa Nijerya'ya kadar uzanıyordu. Ama, asıl karar merkezi yine bugünkü Sûdan'da bulunuyordu. İngiliz emperyalizminin askerî güçleri de Khartum yakınında, Nil Nehri'nin ortasında bir ada olan Ommdurman Kalesi'nde yerleşmişti.

O sırada, Ahmed Muhammed diye anılan ve halk arasında etkinliği hissedilen bir sûfî şeyhi, kendisinin Mehdî olduğuna inandırdığı yoksul halk kitleleriyle bu 'kâfir istilâcılar'a karşı mücadeleye girdi.

Bazan yendi, bazan yenildi; ama, bir gece, rivayetlere göre 50 bine yakın müridler, ellerinde ok ve kılıç gibi yetersiz silâhlarla, 'Gordon Bâşâ' komutasındaki ve en gelişmiş silâhlara sahip olan '12 bin kişilik iİngiliz güçleri'nin yerleştiği Ommdurman Kalesi'ne, kayıklarla bir baskı düzenlediler ve Gordon Bâşâ'yla, İngiliz birliğindeki ve en modern silahlara sahip 12 bin kişi tamamen öldürüldüler.

Haber, Londra'da Kraliçe Victoria'ya iletilince, Kraliçe derin üzüntüyle felç geçirdi.

*

Evet, Ahmed Muhammed Mehdî'y-i Sûdanî ismiyle, inancı ve mücadelesiyle böyle birisi...

Ama, konunun bir başka ve acı yönü daha var..

1877-78'de başlayan (ve Hicrî-1293'e rastladığı için, bizde 93 Harbi diye bilinen) Osmanlı- Rus Harbi, Osmanlı'nın ağır yenilgisiyle devam ediyordu. Doğudan Kafkaslar'ı aşan Rus orduları taa Bayburt'a kadar; batıdan da, (Osmanlı'nın elinde olan bugünkü Romanya ve Bulgaristan'ı geride bırakıp), taa İstanbul önlerine, Ayastafenos'a (İstanbul'un bugün Yeşilköy denilen ve hattâ Bakırköy ve İncirli semtine) kadar dayanmıştı. İstanbul'daki Ermenî Patriği Nersesyan da Rus ordularını karşılamaya gitmiş ve Rus orduları başkomutanı Grandük Nikola'ya 'Hoş geldiniz' diyerek, itaat ve bağlıklarını bildirmişti. İstanbul Rusya'nın eline düşmek üzereydi.

İngiltere, İstanbul'un Rusya eline değil, kendi etkinlik alanına düşmesini istiyordu. Bunun için de Osmanlı'ya yardım yapabileceğini bildirdi. Bunun için iki temel isteği vardı:

1- İngiltere ordularının konuşlanabilmesi için, meselâ Kıbrıs gibi bir yerin İngilizlerin istifadesine bırakılması.
2- Mehdî'y-i Sûdanî'ye karşı bir tavır konulması.

Osmanlı, bu istekleri kabul etmek zorunda kaldı ve 300 yıldır elinde olan Kıbrıs adasının 'intifa /faydalanma hakkı'nı İngiltere'ye bıraktı.

'Mehdî'y-i Sûdanî' konusunda ise... İstanbul'da ulemâ, o günün dünya siyasetindeki ağır şartları içinde, Sûdan'daki hareketin İslâmî bir niteliğinin olmadığına ve desteklenemeyeceğine dair bir fetvâ verdi. Bu fetvâ, İngilizler için bir avantajdı. Ama, Mehdî'y-i Sûdanî'nin hareketini durdurmaya yetmedi. Çünkü, Sûdan Müslümanları o fetvâyı, Osmanlı'nın o zaman için, karşılaştığı çetin savaşın zorlayıcılığıyla verildiği şeklinde yorumladılar.

Mehdî'y-i Sûdanî, emperyalist 'küffâr'a/ kâfirlere karşı, özellikle Müslüman Sûdan halkının hâfıza ve hâtırâsında bir direniş timsali, bir cihad eri ve de bir 'Mehdî' olarak hep kaldı.

*

Şimdi bu konuyu niçin mi hatırlatıyorum?

*

1966-67'lere gelindiğinde, Sûdan'da başbakanlığa, Sâdık 'el Mehdî diye gencecik birisi getirildi. Bu genç siyasetçi, tecrübesiz de olsa, Ahmed Muhammed Mehdi'y-i Sûdanî'nin torunu idi. En büyük itibarını ve gücünü dedesinin ününden, şânından ve belki de manevî mertebesinden alıyordu.

Sûdan'da General Cafer Numeyrî 1969'da bir askerî darbeyle iktidarı ele geçirdi. 16 senelik bir askerî darbeden sonra ve iç karışıklıklar şiddetlenirken, 1985 yılında General Muhammed Savar'uz-Zeheb, Numeyrî iktidarına son verdi ve bir yıl içinde serbest seçim yaptırarak, halkın seçtiklerine yönetimi bırakacağı vaadinde bulundu.

General Savar'uz-Zeheb, beklenmeyen ve emsali pek olmayan bir şekilde dediğini yaptı ve yapılan seçimlerde Sâdık el' Mehdî'nin lideri olduğu Hizb'ül-Ümmet kazandı ve El'Mehdî, 1986'da yeniden başbakan oldu..

Ancak, karşısında çok güçlü bir rakibi vardı: El' Mehdî'nin eniştesi de olan Hasan Turabî...

Bu ikisi, temelde aynı inanç ve idealin etrafında ve aynı halk kesimlerine dayandıkları halde, bir türlü uzlaşamadı ve hattâ barışamadılar. Nitekim, 1989 yılında, General Ömer el' Beşir, Hasan Turabî'nin siyasî ve ideolojik desteğini de yanına alarak yaptığı bir askerî darbe ile Sâdık el' Mehdî hükûmetini devirdi. (Ömer el' Beşir de, 30 yıllık bir iktidar döneminden sonra 2019'da bir askerî darbe ile devrildi.)

Bütün bu zamanlar içinde, Sâdık el' Mehdî, hep yurt dışında ve sürgündeydi ve geçen hafta 85 yaşında vefat etti, Dubai'de... İslamî emel ve hedeflerini halkın desteğiyle gerçekleştirmeye önem veren bir devlet adamı ve de asıl mühimi, Gordon Paşa'yı ve binlerce İngiliz askerini yok eden direnişin son temsilcisi idi.

Kendisini 1988'de Tahran'a yaptığı resmî gezisi sırasında dinlemiştim. Allah'u Teâlâ rahmet eyleye..

Okuyucum bu kadar mâlûmatla yetinir, sanıyorum.

Selahaddin E. Çakırgil

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN