Arama

Necib Fazıl ve tarih…

Necib Fazıl ve tarih…

Matbuat, 60'lı yıllarda son derece dikkatliydi. Sadece rejimin adını taşıyan en katı kemalist-solcu gazete değil, diğer gazeteler de büyük çapta, hemen her konuya, kemalist-laik hassasiyetler açısından bakıyorlardı. Başka konularda birbirleriyle kıyasıya kalem kavgasına girenler, rejimin kemalist-laik ideolojik çerçevesine aykırı gördükleri herhangi bir durumla karşılaştıklarını hissettiklerinde, aralarındaki diğer bütün karşıtlıkları bir kenara koyup, tek ses olmaya özel bir dikkat gösteriyorlardı.

O sıralarda, 1961'lerden beri yayınlanmaya başlanan 'Yeni İstiklal' isimli haftalık dergiyle ve Bedir Yayınevi'nin kitaplarıyla da etkili olmaya başlayan Şevket Eygi'nin, ilginç matbuat oyunlarına en azından karşısındaki laik rejimin aslî güç ve vesayet odaklarının desteğine sahib laik matbuat güçlerine karşı da mukavemet etme hamleleri henüz kendisinin de, Müslüman genç neslin de istediği seviyede değildi. İleride hangi noktalara gelecekti, o hamleler, ona ayrıca değinelim, yeri geldiğinde..

*

1961-62'lerde 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi'ne karşı kelime oyunlarıyla ve dolaylı anlatımlarla karşı olmak açısından, bir süre etkili bir yayın organı haline gelmiş olan Yeni İstanbul, 1965'lerde Necîb Fâzıl'ın 'Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar' (ki, bu mazlumların son halkası olarak Necîb Fâzıl kendisini anlatmıştır) ve hele de 'Ulu Hakan Abdulhamîd Han..' ve 'Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahiduddin' gibi eserlerinin tefrika olunmasından sonra, eski havasını yitirmişti..

Özellikle, resmî tarih kitablarında ve efkâr-ı umûmîyede kamuoyunda yarım asırdır lânetlenmiş, aşağılanmış isimler olarak okutulmuş, öğretilmiş olan Abdülhamîd ve Vahiduddin isimlerin, edebî ve hattâ bazan şairâne hayallerle de parlatarak ve bazan objektif olmaktan fazlaca uzaklaşan şekilde yazılmış olsa bile, o günün şartlarında bu isimler, ancak bu edebî kalıplar ve tam karşı iddia halinde ve çok güçlü bir şekilde yazılmış olması açısından oldukça ilgi çekmiş ve resmî tarihin bir 'yalanlar mahzeni' olduğu zihinlerde iyice yerleşmeye başlamıştı.

(Bu vesileyle belirteyim, '2. Abdülhamîd , sondan 3. Padişah idi. Kendisi, 33 yıllık bir hükümranlıktan sonra, hâlâ da teessüf ettiğim şekilde, -nasıl bir müstebit /diktatör idiyse- tahttan indirilişine kuzu-kuzu teslim olmuş ve o dönemde Şazelî Tarikatı'ının lideri olarak bilinen ve Sultan'la yakın dostluğu ve hattâ, Abdulhamîd'in kendisine derin bağlılık gösterdiği söylenen Medineli M. Fahreddin Efendi'yle görüşüp, 'Ne yapması gerektiğini' sorması üzerine, onun da, 'Oğlum Hâmid, buraya kadar.. 33 yıl saltanat yeter.. Kan dökmeye değmez…' demesi üzerine, kenara çekilmeyi kabul ettiği o dönemi yaşayan seçkin kimselerce ifade edilmiştir.

Eğer hedef sadece saltanat sürmek idiyse, 33 sene, fazlaydı bile.. Ama, dünyaya Müslümanca bakıp, yaşadığı çağı, o günün imkânları ve emperial dünyanın Müslüman dünyayı daha bir ezmek için her türlü savaşı, topyekûn bir savaşı sahnelediği hele de son 300 yıl içinde, dünyanın bütün saldırgan ve emperial güçlerine karşı direnmek dikkatine sahib olmak açısından, en güçlü bir Devlet Başkanı konumunda olan Abdülhamîd'in, kendi anlayışı çerçevesinde de olsa, emsalsiz birisi olduğunu düşünürüm. Ama, buna rağmen, meselâ, 15 Temmuz 2016'da bir Askerî Darbe'ye kalkışan ve geçmiş askerî darbelere göre, en gözü dönmüş ve yüzlerce ve binlerce sivil insanın hayatına veya yaralanmasına yol açan, ve Meclis ve diğer temel devlet kurumlarını bile bombardıman eden hıyanet karşısında, C. Başkanı Tayyib Erdoğan'ın halk kitlelerini direnmeye çağırması ve kendisi de halk kitlelerinin arasında gece yarılarında okunan ezan sesleri refakatinde sergilediği direniş benzerinin, Abdülhamîd tarafından da sergilenmesini isterdim. Tarih'e, 'Şöyle olsaydı, böyle olurdu..' diye bakanlardan değilim. Öyle olsaydı, tarih kimbilir, nasıl şekillenirdi.

Ama, üzerinde durulması gereken konu, o günün şartları içinde aklen, şer'an yapılması gerekenlerin yapılıp yapılmadığı konusudur. 50 yıl öncelerde 80 yaşında olan ve Abdulhamîd dönemini yaşamış bazı önemli vazifelerde bulunmuş olan şahsiyetlerle sohbet ederdim İstanbul'da.. Onlar, o zaman, 'Eğer, Abdülhamîd, kendi izni olmaksızın, başına buyruk şekilde Selanik'ten, Mahmud Şevket Paşa kumandasında üzerine yürüyen ve hâlen de 'Hareket Ordusu' diye anılan 'isyancı' askerî birliklere karşı, halk kitlelerini direnişe çağırsaydı, o isyancı güçler değil İstanbul'a girmek, Edirne'ye bile ulaşamazdı...' derlerdi. Bu görüşler sanırım yanlış değildi.

Arkasında hangi emperial odakların bulunduğu bugün daha açık şekilde anlaşılmaya başlanan İttihad- Terakkî Cemiyeti'nin o oyunu, öyle bir direnişle sahi, nasıl şekil alırdı, Allah bilir..

Ancak, benim burada üzere üzerinde durulması gerektiğini düşündüğüm bir diğer nokta şu..

Abdülhamîd'den sonra Sultan Reşad padişah olmuştur. O ki, İttihadçıların elinde bir oyuncaktır.. Hattâ, bir hüküm yayınlayacağı zaman , 'Buna Enver Paşa ne der, Tal'ât Paşa ne der?' diye etrafına soracak kadar, etkisiz birisidir. Ve Birinci Dünya Savaşının bitmesine 5 ay kadara kalmışken, vefat etmiş ve yerine Vahiduddin gelmiştir.

Ama, ilginçtir ki, İttihad- Terakkî ve onun devamı olan kemalist dönem boyunca, Sultan Reşad hakkında hiçbir ciddî eleştiri duyulmaz da, 31 Mart 1909 Hadisesi'yle tahtından indirilen Abdülhamid'e ağır saldırılar unutulmamıştır; hattâ, hâlâ da..

Neden?

Çünkü, Abdülhamîd'e düşmanlığı, emperial odaklar besliyor ve yönlendiriyorlardı. Ve Sultan Vahiduddin de, Sultan Reşad'a nisbetle biraz da olsa, şahsiyetli davrandığı için, aradaki Sultan Reşad, saldırı oklarından korunarak, sadece Sultan Abdülhamîd ve Sultan Vahiduddin ağır suçlamalara mâruz kalmıştır.

İşte öyle bir dönemde Necîb Fâzıl'ın Abdülhamîd ve Vahiduddin'i destan kahramanları derecesinde yaldızlayarak anlatması, sadece edebî ve tarihî bir direniş çabası olmanın çok ötesinde, sürekli saldırılar içinde geçen dönemin iğdişleştirdiği beyinleri zonklatması açısından büyük bir işti..)

*

Tabiî, buna rağmen, belirtmeliyiz ki, Necîb Fâzıl'ın o direniş ve tarihin bir başka yönünün de olabileceğine dair çabalarına dudak bükenler o zaman da vardı. Nitekim, Osmanlı sarayıyla ailevî bağı olan ve İstanbul İktisad Fakültesi öğretim üyelerinden Ord. Prof. Şükrü Bâbân'a Necîb Fâzıl'ın 'Sultan 2. Abdulhamîd'i yazmakta olduğu söylenince, o da, 'Yazamaz.. Çünkü o tarih bilmez..' der.. Bu söz de Necîb Fâzıl'a ulaştırılır. O da, 'Ben hayalimden yazarım...' karşılığı verir. Bu söz de Şükrü Bâbân'a aktarılınca o da, 'Haa.. Şimdi oldu.. Şimdi yazar...' der..

Necîb Fâzıl, gerçekten de Abdulhamîd'i belki, Abdulhamîd'in bile yadırgayacağı ve kendisini tanımakta zorlanacağı şekilde anlatmıştır, ama, o günkü Türkiye şartlarında onun, Necîb Fâzıl gibi bir isim tarafından yazılabilmesi, tarihi tek taraflı olarak öğretilenler dışında başka açılardan da öğrenmek isteyenler için bir büyük ve devrim çapında bir hizmet çıkışı idi.

(O sıralarda Arab dünyasında 'Er-Recul-is'Sanem..' (Put Adam) isimli bir kitab yayınlanmıştı, eserin sahibinin kim olduğu sadece 'Eski bir Türk zâbiti..' olarak gösterilmişti. Anlatılanlar, 1923 sonrası Türkiyesinde yapılanların nasıl bir diktatörlük olduğunu anlatması açısından ilginçti. Ancak bu kitabın asıl yazarının da Necîb Fâzıl olduğu iddia olunuyordu.)

Ö dönemde devreye giren 'Bâb-ı Âli'de SABAH' da, sınırlı bir sesimiz olmaya başlamıştı. Necîb Fâzıl ve Sezaî Karakoç'un köşe yazıları yine de idare ediyordu.

*

(Bu arada, merhûm 'nin boks maçlarının, boks kelimesini veya sporunu hiç duymamış Müslüman kitleleri nasıl motive ettiği de hatırlanmalıdır. O, Vietnam Savaşı'na gönderilmek istendiğinde, 'Orada benim inandığım değerleri ilgilendiren bir savaş söz konusu değildir, kapitalizm ve komünizm arasındaki bir savaştır.' demesinin yüksek mesajı ve mânâsı bizim gençlik dönemimizi derinden sarsmış ve düşündürmüştü. O zaman, 1952'de Kore'de komünizm ve kapitalizm arasında cereyan eden savaşa Türkiye'den gönderilen binlerce askerin Kunuri ve diğer savaşlarda yüzler- binler halinde can verdiklerini ve oradan getirilen askerlerin cesedlerini 'şehid' diye halk kitlelerinin sel olan göz yaşları arasında defnedilişindeki bir çarpıklık olup olmadığını, kapitalizmle komünizm arasında can verenlere şehid, kan verenlere gazi denilip denilemiyeceğini yeni yeni düşünmeye başlamıştık. Ama bu gibi konuklarda görüşlerimizi yansıtacak günlük bir yayın organı yoktu.

Konuya gelecek yazıda devam edelim, inşaallah..

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN