Arama

Sesli dinlemek için tıklayınız.

Bayezid-i Bestami bir Müslüman kabrinin önünden geçerken 'bunlar mağrur' diye söylenmiş. Herhalde yanında bulunanların bir bölümü pek bir şey anlamamış olacak, Bayezid'den duymaya alıştıkları 'şatahat' cümlelerden birisi addetmişlerdir. Hristiyan mezarlığının önünden geçerken ise 'bunlar mazur' diye bağırmış. Bundan da kimse bir şey anlamamış olacak ki, sonra gelenler Bayezid'in sözlerini izah etme ihtiyacı hissetmiş, İbnü'l-Arabi'nin tabiriyle 'ekber' sayılan Bayezid'i rencide etmeden sözlerine yorum getirmek istemişlerdir. Hemen belirtmeliyiz ki bir sözün ve düşüncenin etkisini azaltarak onu unutturmak üzere yaygın bir tarz vardır: Söz bazen yüceltilir, bazen anlaşılmaz bulunur, bazen şart ve zamana dikkat çekilerek sıra dışı ilan edilir, bazen de söyleyen ile sözü ayrıştırılarak cümlenin zihinsel konforu bozmasına imkan verilmez. Sufilerin sözlerine de en çok bu şekilde yaklaşılmış, onları belli belirsiz bir sevgiyle sevmek mümkün olsa bile, sözleri yüceltilerek geleneksel anlatı dahilinde tüketilmiştir.

Halbuki böyle sözler sadece Bayezid'den duyulmuş değildir, gerçeği olduğu hal üzere ifşa eden birçok kimsece tarafından bu ve benzeri sözler dile getirilmiştir. Demek ki Müslüman cemaatin bir kesimi ibadet hayatındaki tutum ve tavırlarında kendilerini 'mağrur' addettiklerini fark etmiş, bunun üzerinden eleştiri yapma gereği hissetmiş, bu eleştirileri umum cemaati rahatsız edebilecek bir üslupla beyan etmekten de çekinmemişlerdir.

Dindarlarda görülebilecek böyle bir böbürlenmenin ve kendini ibadet hayatının öznesi saymanın belirli dereceleri vardır: Her şeyden önce bir mümin dindarlığı bir akıl ve düşünme eylemi sayarak 'gizlice' övünmeye başlar. Naslarda yer alan 'akletmiyor musunuz, düşünmüyor musunuz?' tarzındaki ifadeler, dindarlığı akılla varılan bir üst düşünme tarzı, dindarı ise daha akıllı insan haline getirmenin gerekçesi olarak okuma alışkanlığı her birimizde az çok görülen bir eğilimdir. Böyle bir eğilimin neticesinde dindar insanlar kendilerini akıllarını kullanan, doğru düşünebilen kimseler olarak göreceklerdir. Öte yandan ibadetlerde de bu durum ortaya çıkar: Hemen bütün ibadetler bireysel ve toplumsal maslahat için vaz edilmiş iseler, o vakit, dindarlık maslahatı daha çok bilmek, heva ve hevese yenilmeden büyük menfaatin peşinden koşabilmek demek olmalıdır. Bu durumda insan dindarlığın neticesinde dünya ve ahirette bir saadet elde edecekse, bunda ciddi bir katkısının olduğunu, hatta bu saadeti 'hak ettiğini' düşünecektir. İşte Bayezid'in eleştirdiği şey tam olarak budur: Dindarlığı insanın kendi eylemi sayması, saadeti ise hak ettiğine inanması!

NASİP VE HAK EDİŞ

Ehl-i sünnet'in düşünme tarzına aşina olanlar Bayezid'in söylediklerinin gerçekte Ehli sünnet'in iktiza ettiği birtakım düşünceler olduğunu, onun -Ehl-i sünnet duyarlılığından hareket etmese bile- bu mezhebin benimseyebileceği görüşleri beyan ettiğini fark edeceklerdir. Hiç kuşkusuz eleştiri, ölmüşler hakkında dile getirilen bir eleştiri değildir; onların üzerinden yaşayan dindarlar için dile getirilmiştir. Bu nedenle halihazırda yaşayan bütün dindarlar için de geçerli eleştiri olarak konuşulmaya değerdir.

Peki bu sözler ne anlama gelir? Bir mümine cenneti hak edip etmediğini sorsanız söyleyeceği en doğru söz, cennetin bir lütuf olduğudur. Her mümin -Mutezile istisna edilebilir- imanı bir lütuf, bunun neticesinde cenneti ve öteki saadet türlerini bir ihsan olarak kabul eder. Özellikle Ehl-i sünnet inancı bunu iktiza eder. Bu meyanda dindarlık ve onun sonuçları olabilecek her şey, 'nasip' kelimesi altında toplanabilir. Her şey nasip kısmet işidir; iman nasiptir, ameller nasiptir, ahlak nasiptir, cennet ve cehennem de bir nasiptir. Ehl-i sünnet dindarlığını bundan daha iyi anlatabilecek tabir yoktur herhalde. Bir mümin 'ya nasip' dediğinde, Allah'a teslimiyet, O'nun kader ve takdirine tevekkül gibi yüksek dindarlığın bütün ana fikirlerini havi bir kelime kullanmış demektir. Lakin sözdeki bu teslimiyet fiilde bozulmaya başlar, nasibin ağırlığını içimizdeki derin 'istihkak' duygusu hafifletmek ister. Başta her şey bir lütuf iken bu kez 'biz de gayret ettik ve hak ettik' inancı dini hayatın ruhunu teşkil eden teslimiyeti zedelemeye başlar. Bunu ise mümin olmayanlar hakkındaki değerlendirmede fark ederiz. Bu nedenle sözün ikinci kısmı olmasa eleştirinin kapsamını ve derinliğini anlamayacaktık. Müslüman olarak ölmemiş olanlar niçin 'mazur' sayılsın ki?

Dini hayatın bilhassa Ehl-i sünnet'in paradokslarından birisi tam olarak burada ortaya çıkıyor: 'Onlar niçin mazur olsunlar ki?' diye bir soru haklı ve meşru görülürse, bunlar, yani Müslümanlar 'niçin iman etmişti?' cümlesindeki saklı gerekçe ve özneyi fark etmeye başladık demektir. Bayezid'in Müslümanlar için 'bunlar mağrur' demesinin nedeni de saklı duyguyu teşhir isteğidir. Ona göre her Müslüman, dindarlığını bir 'nasip' saysa bile Müslüman olmada ve dindarlıkta kendi dahlini zihninin bir yerinde saklar. Müslüman olmayanlar hakkında konuşurken ortaya çıkan duygu budur. Demek ki öteki insanların 'mazur' sayılabileceğini kabul etmemek, dindarlıkta istihkakımızı itiraf etmek anlamına geliyordur.

Eleştirinin yerini bulduğu daha doğrusu yerinde bir eleştiri olduğu aşikardır: Ehl-i sünnet dairesine girmek mümkün, fakat dini hayatta ve Tanrı-insan ilişkilerinde insanı öznelikten düşürebilecek bir fikri benimsemek hiç de kolay değildir. Sufiler sözün en çetin kısmını 'mazur' kelimesinde görmüş, Bayezid'in sözlerinin yükümlülükle çelişeceğini hesaba katarak, 'onlar mazurdur demek, sorumlu değillerdir demek değildir' diye bir açıklama getirmişlerdir. Bu da dini düşüncenin ciddi paradokslarından birisidir: Özgürlük sınırları belirsiz iken sorumluluk bakidir.

Ekrem Demirli

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN