Arama

Ekrem Demirli
Ocak 31, 2022
Tanrı merkezci insancıllık
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Öteden beri Mevlana, Yunus Emre gibi sufiler üzerindeki konuşmalarda bir tabir saha uzmanı akademisyenleri rahatsız edegelmiştir: Hümanizm! Tabir üzerinde dile getirilen düşünceler ekseninde tasavvuf ve sufileri ele alırken iki ana tavır görülür. Birinci tavır sufileri insan sevgisi ve hoşgörü üzerinde odaklanan hümanist insanlar sayarken tasavvufu dinin geleneksel ve kurumsal anlatısının dışına çıkan bir başkaldırı hareketi şeklinde düşünür. Buna mukabil yaklaşım ise tasavvufu din bilimleri dahilinde teşekkül eden bir disiplin sayarken sufileri geleneksel din bilimi kalıplarına uygun alim ve bilgeler kabul eder. Çağımızdaki tartışmaların önemli kısmı bilimsellikten uzak yüzeysel tartışmalar olsa bile konunun tarihsel uzanımı olduğu aşikardır. Çağımızdaki tartışmalara az çok kaynaklık teşkil edebilecek bir örnek olmak üzere, Abdullah Cevdet, Mevlana ile Gazali'yi karşılaştırırken Mevlana'yı insancıllığın temsilcisi Gazali'yi geleneksel ve kurumsal din anlayışının kaba temsilcisi saymıştı. Vakıa hümanist tabiri üzerinden yürütülen gizli açık amaçlar bir yana kavramı daha sakin ve makul ölçülerle ele almadan bu bahislerde bir seviyeye varmak mümkün değildir. Bilhassa Müslüman düşüncenin bütün alanlarda en önemli temsilcilerini ve ürünlerini çıkardığı orta çağlarda hümanizmi dikkate almamak bu düşüncenin amaçlarını ve sınırlarını tespitte ciddi yanılgılara yol açacaktır.

Her büyük düşünce insan zihnini yüceltir, insanın bilgi imkanlarıyla ahlaki kabiliyetleri arasındaki ilişkiye dikkat çekerek insanı daha büyük ve daha gerçek varlık kılmanın yollarını arar. Bu itibarla her ciddi düşünce şu veya bu ölçüde hümanizmi barındırır. İbn Sina metafizik çabanın yetkin bir insan haline gelmekle neticeleneceğini düşünür. Ona göre yetkin insan, bütün üstün nitelikleri kendinde toplamış, buna bağlı olarak yeryüzü ve gökyüzünün ilkeleri hakkında yetkin fikre varmış kişidir. Ona göre teorik ve pratik erdemlerle birlikte yetkinleşen böyle bir insan 'insani rab' haline gelir ve yeryüzünün sultanı olur. Burada dikkat çeken nokta düşünürün Tanrı'yı bilmek ile insanın yetkinleşmesi arasında kurduğu ilişkidir. Bu ilişki Müslüman bilimlerin öteki disiplinlerinde bariz bir yer tutar, Tanrı hakkındaki bilginin insanı yetkinleştiren ve onu gerçek insan kılan yegane yol olduğu düşünülür.

Haddi zatında ortaçağlardaki hakim düşünceye tam olarak buradan varabiliriz: Ortaçağ düşüncesi önceki çağlara göre daha esnek ve daha belirsiz olan Tanrı ile Tanrı'ya göre daha belirgin ve güçlü olan ikincil yaratıcılar arasında yer değiştirme yaparak yeni bir varlık ve ahlak anlayışı ortaya koymuştur. Bu anlayış sadece İslam toplumlarında değil Hristiyanlık sayesinde Avrupa'nın düşünce ve bilgi üreten kesimlerinde de hakimdi. Ortaçağlara takaddüm eden felsefelerde az çok izlerini görebildiğimiz pagan inançlar 'ikincil yaratıcılar' diye isimlendirebileceğimiz gökyüzündeki veya yeryüzündeki güçlü ve etkili varlıkları ile yeryüzü-insan arasında katı bir nedensellik ilişkisi tesis ederken göksel varlıkları yeryüzünün ilkeleri ve sebepleri kabul etmiş, Tanrı'yı ise genellikle bu ilkelerin ardındaki üst ilke gibi konumlamıştı. Gökyüzü sadece yeryüzünün nedeni ve ilkesi değil aynı zamanda ahlak ve dinin kaynağı kabul edilerek Tanrı'ya giderken insanın tevessül etmek zorunda olacağı ikincil yaratıcıların bulunduğu mekanı temsil ediyordu. Dinler bu anlatıya göre daha soyut ve güçlü bir Tanrı telakkisi ile gökyüzündeki varlıkları aradan çıkartmış, en azından onları etkisiz kılarak Tanrı ile insan arasındaki ilişkiyi doğrudan tesis etmişlerdir. Bu itibarla vahiy ve Tanrı ile ilişkinin bir neticesi olan dua başta olmak üzere dinin hemen bütün bahisleri ikincil yaratıcıların aşılarak doğrudan Tanrı insan ilişkisinin zeminini oluşturur. Mücerret Tanrı telakkisinin neticesinde ikincil yaratıcıların ortadan kalkması insan için ciddi bir özgürlük alanının açılması demek idi. Dinin insanı yeryüzünde kendisi gibi yaratılmış sayılan varlıklardan özgürleştirmesi bu sayede gerçekleşecekti. Tanrı ile insanın doğrudan irtibatı kurulurken bundan çıkabilecek mantıksal netice ise insan terakkisinin Tanrı hakkındaki bilgiye ve O'nunla irtibata dayanması olacaktı. Tanrı merkezli insancıllığın ana fikri ve çerçevesi budur: Tanrı ile doğrudan irtibat ile özgürleşen insan gerçek insan haline gelecek, yeryüzünde bağımlı yaşamak yerine daha büyük bir evreni ve var oluşu arzulayabilecektir.

Fakat burada modern zamanlarda din ve ortaçağ eleştirisinin odağında yer alan ciddi bir açmaz ortaya çıkmıştır. Tanrı ile insanın doğrudan (ikincil yaratıcıların reddedilmesiyle birlikte) irtibatı üzerine kurulu bu varlık anlayışında fiilen bir boşluk ortaya çıktı. Bu boşluğu ise 'daha güçlü' ve 'daha gerçek' sayılan insanlar doldurmaya teşebbüs etti. Bu durum Hristiyanlıkta kilise ve ruhban sınıfının ortaya çıkmasıyla ileri bir merhaleye varırken İslam'da durum nispeten belirsizleşmiştir. Bu itibarla İslam dahilinde hiçbir zaman kilise veya ruhban tarzı örgütlenme olmamıştır, en azından teorik olarak bunun zemini yoktu. Fakat teoriye rağmen fiilen ortaya çıkan boşluk iki zümrece doldurulmak istenmiştir: Birinci zümre dünyevi iktidarlarına bir kutsiyet gücü kazandırmak isteyen iktidar eliti iken ikinci kısım tarikat erbabı ile ulema idi. Her iki zümrenin iktidarlarını bu boşluğu doldurmak üzere kullanma arzuları insanı özgürleştiren Tanrı-merkezli insancıllığı belirli ölçüde tezyif etmiş, kadim çağlardaki 'ikincil yaratıcılar' inancına benzer bir gerilemenin yaşanmasına yol açmıştı.

Modern çağ ile ortaçağ insan telakkileri arasındaki tartışmalarda dikkate alınması gereken önemli konulardan birisi bu fiili durum iken bu tecrübenin hem İslam hem Hristiyan dünyada farklı derecelerde yaşandığını da hesaba katmak gerekir.

Ekrem Demirli

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN