Arama

Prof. Uğur Derman
Ağustos 12, 2022
Ebru Hatıralarım – II

(Bu makālenin birinci bölümü geçen hafta neşredilmiştir)

Târih itibâriyle geri dönmem gerekiyor: 1958 yılının son çeyreğinde ebrû ile ilgili şöyle bir gelişme oldu. Necmeddin Efendi'nin yeğeni Şükriye Hanım'ın oğlu olan aktar Mustafa Düzgünman (1920-1990) ağabeyim bir görüşmemizde Okyay Hoca'yı kasd ederek : "Efendi dayım, bize artık revâcı kalmayan san'atları öğretti" demişti. Çünkü kendisi 1940'lı yıllarda Güzel San'atlar Akademisi Türk Tezyînî San'atlar Şubesi'ne devamla şemse cild ve ebrû san'atlarını büyük dayısından öğrenmiş, sonra geçim kaygısıyla aktarlıkda karar kılmıştı. İşte 1958 yılında Bayezid Umûmî Kütüphânesi'ndeki eski cildlerin tâmîrinde kullanmak üzere üçyüz aded ebrûya ihtiyaç olduğunu bana bildirdiler. Hemen Mustafa Düzgünman'a haber verdim. Kendisi bu işin ticârî tarafını düşünmediğinden, masrafı karşılamak üzere - adedi bir liradan - üçyüz lira istedi ve ebrû teknesini yeniden canlandırdı. O zamanlar henüz Boğaz köprüsü bulunmadığından, gece geç vakitlere kadar çalışmalar sürdüğü için bâzan onların misâfiri olur, ertesi sabah yedide Mustafa Ağabey aktar dükkânını açmağa gittiğinde teknede kendimce bir şeyler yapardım.

Babaları Sâim Efendi ve oğulları Ahmed ve Mustafa Düzgünman kardeşler, aktar dükkânında "ahî" geleneğine bağlı olarak faaliyetlerini sürdürürlerdi. Mustafa Ağabey de geceleri çalışarak su üzerinde nakş ettiği eserlerini bu dükkânda cüz'î bir karşılıkla meraklılarına sunardı. İstediği rakamın ebrû kâğıdının değeriyle mütenâsib olmadığını söyleyen dostlarına: "Ben ebrû yapmaktan zevk alıyorum; aldığım para da kâğıd ve boya gibi levâzımâtın masrafını çıkarmağa yetiyor" derdi. 1958'den îtibaren ebrû kâğıdı da artık aktar dükkânının çeşitleri arasına girmişti. (Resim 1)

Zannederim 1967 yılında, Mustafa Ağabey'e Yapı ve Kredi Bankası'nın Galatasaray'daki büyük sergi salonunda bir sergi açması için teklif gelmişti. O da bunu kabûl etmekle ebrûculuğu önce İstanbul'a, sonra da Türkiye'ye, hattâ dünyaya duyurmak gibi çok mühim bir vazîfeyi üstlenmişti. Bu san'at için hazırlanan fragman, o devrin mûteber sinemalarında film öncesi gösterilerek tanıtım âzamî seviyeye çıkartıldı. Sergiden sonra doğan kız çocuklarına "ebrû" adının verilmesi sıklaştı. Bugün elli yaşını geçmiş Ebrû Hanımların birçoğunun isim babası bu sergi olmuşdur, zannındayım.

Ebrûculuğun nasıl yapıldığını görmek isteyenlere kolaylık olmak üzere Amerika'nın İstanbul Konsolosluğu uzunca bir film için 1976 yılının bir pazar günü Mustafa Ağabey'in ebrûhânesine geldiler. Programdaki konuşmaları ben yapmıştım. Bir müddet sonra bu filmin çalındığını öğrendik; kim bilir ne oldu ?

Yine aynı yıl Yale Üniversitesi'nin fizik/kimyâ profesörü Oktay Sinanoğlu (1935-2015), ebrûculuğu merâk ettiğini bana söyleyince, kendisini Düzgünman'ın teknesi başına götürdüm. Sinanoğlu çok heyecanlandı ve bu konunun bir fizik/kimyâ hâdisesi olduğunu, doktora çalışması olarak ele alınması gerektiğini söyledi. Lâkin böyle bir talebe bulunamadığı için bu arzû yerine getirilemedi.

1977 yılı da ebrûculuk ve nâçiz şahsım için ehemmiyet taşır. Daha önce, 1974 yılında Ankara'daki Türk Târih Kurumu'nda "Türk San'atında Ebrû" konusuyla bir konferans vermiştim. O târihde berhayât olan üstâdım Necmeddin Okyay başta olmak üzere, Mustafa Düzgünman ve Sâcid Okyay (1915-1999) bu san'ata dâir bildiklerini esirgememişlerdi. Konferansların basılması teâmüldendi. Fakat ben sonradan mevzuu bir daha toparlayıp da Kurum'a teslîm edemediğim için konferans kitabında yer almadı ve "ebrûsuz" olarak neşr edildi.

1977 yılına geldiğimizde Akbank'ın kültür işlerini idâre eden Şevket Rado (1913-1988), hat san'atına dâir bir kitab hazırlamamı istedi. Bunun uzun bir çalışma gerektirdiğini, eğer ebrû konusu istenirse yetiştirebileceğimi söyledim. Kabul gören bu söz üzerine edindiğim yeni mâlumâtı da katarak, merhum Hasan Âli Göksoy'un (1939-2010) resimleriyle güzelleşen Türk San'atında Ebrû kitabını hazırladım (Resim 2), 5000 aded basıldı. Bu münâsebetle Akbank'ın Osmanbey Şubesi'nde bir ebrû sergisi açıldı ve çok rağbet gördü. Necmeddin Efendi'nin yazılı ebrûları, Sâmi (1911-1933) ve Sâcid Okyay ve Mustafa Düzgünman'ın eserleri alâka çekti. Kitab o sene tükendi. Banka yetkilileri yurt dışından büyük taleb geldiğini söylediler; ancak bir kere basılan eserin bir daha basılmaması prensibi yüzünden Banka tekrâren bu işe girmedi; fakat bu kitab, konusunun ilki olmak şerefine erişti. 1975 yılı sonunda elime geçen Tertîb-i Risâle-i Ebrî isimli -bu san'ata dâir- yazma esere de sahîfelerinde yer açtığım için daha da ehemmiyet kazandı.

1980'lerden bu yana ebrûculuk çok yayıldı, neredeyse ayağa düştü. Başta Alparslan Babaoğlu olmak üzere gelenekli ebrûculuğu cân ü gönülden benimseyenler bulunduğu gibi, Türk ebrûsu târifinin dışına çıkmayı şiâr edinenler, eski malzemeye dudak bükenler bu san'atı yürütmeye çaba gösteriyorlar. Bizse geleneğe bağlı ebrûculuğun devamından yanayız.

Prof. Uğur Derman

Resim 1: Mustafa Düzgünman ebrû teknesinin başında (1977)


Resim 2: Ebrûculuğa dâir neşredilen ilk müstakil kitab (1977)

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN