Arama

Selahaddin E. Çakırgil
Ağustos 22, 2023
Osmanlıdan sonra - İslâm Birliği arayış ve ideallerinden bugüne - 2

(Geçen yazıdan sonra, kaldığımız yerden devam edelim. Nerede kalmıştık?)

*

Müslüman halkları tek bir irade ve tek bir baş veya bir kurum etrafında toplayan ve bir takım yanlışları olsa bile, yine ıslahı kaabil olan bir kurum, dinamitlenmişti..

Bu, nerede ve ne zaman olmuştu?

*

Dünyadaki bloklaşma, cepheleşme arayışları giderek artarken ve daha küçük veya güçsüz ülkelerin de altına sığınacakları; önceden deneyip delik olduğunu gördükleri şemsiyeler yerine, yeni arayışlar içinde oldukları dünyada.

Evet, Müslüman toplumlar adına çeşitli coğrafyalarda hükûmet eden rejimler, kendilerini tek başlarına koruyacak bir güç sahibi olmadıkları ortada iken; dünyadaki etkili güç odakları daha bir globalleşmeye giderken, -tamam- iç siyasetlerinde yine kendi coğrafî alanlarında hükûmet etmeyi sürdürmek isteseler bile- dış siyasette, savunmada, ekonomide aralarındaki sınırları kaldırıp, tek para birimi ve ortak pasaport ile dünya çapında, global bir blok olmayı niye düşünemezler veya düşünseler bile, bunu gerçekleştirmek yönünde niçin adım atmazlar?

Halbuki,dünya çapında, böyle bir global birlik oluşturmanın sosyo-psikolojik zemini müslüman halklar arasında daima vardır. Ayrıca onlar, bir büyük sıkıntıyla karşılaşıp, yardım istemek durumunda kaldıklarında, kendilerine yardım yapılması çağrılarını, 'Ya eyyuhel'muslimûn!../Ey Müslümanlar!..' şeklinde yapmalarının imanî bir gereklilik olduğunun idrakindedirler. Bunun içindir ki, dünyanın hemen her köşesinde Müslümanlar, kendilerine ve diğer mazlum halklara yapılan zulümler, her türlü olumsuzluklar, saldırılar karşısında, ilk tepkilerini, 'Biz Müslümanlar niye uyuyoruz? Bizim inancımız ve Peygamberimiz, bize, 'Müminler ancak birbirlerinin kardeşleri ve bir beden gibidirler, o bedenin herhangi bir yerinde bir rahatsızlık olursa, ondan bütün beden rahatsız olur..' buyurmuyor mu?' şeklinde telâffuz ediverirler. Bu, dünya çapında, büyük bir sosyal dayanışmanın, büyük bir manevî ve sosyo-psikolojik temeli değil midir?

Ama, bugün, Müslüman toplumların başında hükûmet gücü olarak bulunan rejimler, coğrafî, lisanî, ırkî, etnik ve diğer açılardan birlikte olduğu yakın sosyal çevrelerinin dertlerinden ötesini göremiyor-düşünemiyorlar; ya da, kendi halklarının vicdanlarından yükselen dünya çapındaki İslâmî dayanışma arzusunu göremiyecek kadar, emperyalist- şeytanî güçler eliyle köreltilmişler, kuklalaştırılmışlar veya korkutulmuş bulunmaktadırlar; kendilerine bahşedilmiş bulunulan coğrafî sınırların dışına çıkmayı asla düşünememek gibi, bir 'öğretilmiş çaresizlik' konumuna düşürülmüş bulunmaktalar. Tıpkı, fillerin, hortumlarıyla, ağaçları sökmemesi için, ufacık yavru iken, demir kazıkları sökmeye çalıştırılmaları ve buna muvaffak olamıyacaklarını anlayıp, büyüyünce de artık ağaçları hortumlarıyla sökmeye kalkışmayacakları gibi bir alışkanlık edinip, artık, ağaçlara saldırmayışlarında olduğu gibi.

Ya da, 'köpek eğitim merkezleri'nde her köpeğe herhangi bir duvar veya tel örgü vs. gibi manialarla değil, sadece yerlerde kireçle çizilmiş farazî sınırlarla ayrılmış yerleri, kendi ev ve vatanları bilip, oraya -efendileri dışında- girmek isteyenlere asla izin vermeyişleri ve en azgın şekilde saldırmaları ve amma, onun dışında gayet munis ve cana yakın oluşlarında olduğu gibi. Evet, Müslüman ülkelerdeki rejimlerin durumu genelde, biraz, -biraz değil, neredeyse tamamen- böyle bir manzara göstermektedir.

Bu durum da, Müslüman halklarla başlarındaki rejimler arasında, 'sürü' ile 'çoban' arasındaki bağ gibi bir irtibat oluşturmakta ve Müslüman halklar, başlarındaki rejimlerin tahakkümünden korunmak için, cemaatler, taifeler, gruplar, partiler vs. gibi, çoğu birbirinden kopuk özel korunma mekanizmaları ve sosyal kümelenmeler oluşturmaktadırlar.

Bir 'getto' durumunda olan bu gruplaşmalar 'Lâilâheillallah /Muhammed'un Resulullah' ibaresi etrafında ve sayıları bugün yaklaşık 2 milyarı bulan bir İslâm Milleti' olarak bir dünya gerçeğidirler amma, birbirinden kopuk, birbirinden habersiz ve ilgisiz bir muazzam kalabalık duruma düşürülmüş bulunmaktadır. Bu muazzam kitle adına kendi hukuk sistemleri içinde yetkili bir Başkan veya bir Şûrâ Heyeti de yoktur. Bu yüzden de, bugün, dünya Müslümanları, kendilerine kutsal gibi gösterilen kutsal sınırlar içinde oluşturulan kutsallaştırılmış vatan anlayışına, kutsal bayraklara ve kutsal başkentlere, kutsal ulusal marşlara ayarlanmış paytak yürüyüşlerle, kendi parça-bölük ve daracık dünyalarının dışına çıkamaz hale getirilmiş bulunuyorlar.

*

Evet, Birinci Dünya Savaşı, Müslümanlar için, o savaştan da çok, sonrasındaki emperyalist planlamalar neticesinde parça-parça edildik. Halbuki, o savaşın diğer mağlubları, bir takım toprak kayıplarına rağmen, ana gövde olarak Almanya, Avusturya, İtalya, Rusya yine kaldılar; Osmanlı ise, bütünüyle buharlaştırıldı, âdeta.

İran'da 1979 başında Şahlık rejimini, on milyonları harekete geçirerek devirmeyi başaran şiî Müslümanların büyük liderlerinden ve müçtehidlerinden Rûhullah Khomeynî, o inkılabının gerçekleşmesinden 15 sene kadar öncelerde, Osmanlı Devleti'yle ilgili bir olarak sorulan bir suale, bir kitabında 'Osmanlı'nın elbette bir takım yanlışları vardı, ama, bu yanlışlar kaabil-i ıslah idi, ıslah edilebilir, giderilebilirdi. Ve o muazzam güç, Müslümanları elinde ve de müstekbir-emperyalist güçler ondan korkuyorlardı. Ne yazık ki, Birinci Dünya Savaşı'nda tamamen yok edildi..' diyordu, özet olarak..

Evet, aynen böyle idi...

*

Ama, bu noktaya gelişimizin temeli 23 Temmuz 1923'de İsviçre'nin Lozan şehrinde dayatılmamış mıydı? Halbuki, çok uzaklarda değil, henüz 120 sene öncelerde, (bugün Hırvatistan'ın başkenti olan) Zagreb'den Mekke'ye gitmek isteyen bir Müslüman, tek bir devletin kimlik belgesiyle seyahat ediyordu. Bugün ise aynı yolları kara yoluyla aşmak durumunda kalan bir Müslüman, 7-8 devletten vize almak zorundadır.

Ve, 110 yıl öncelerde, Osmanlı henüz de ayaktayken, zihinlere emperial merkezlerden şırıngalanan, 'Bir 'hasta adam' durumunda olan Osmanlı'nın ölmesi kaçınılmazdır.' şeklindeki telkinler, müstemleke aydınları durumuna getirilmiş olan o günün okumuş sınıflarını, daha bir meflûç hale düşürürken; bir şair (sonraları kemalist-laik olan Midhat Cemal),'Ölmez bu vatan, farz-ı muhâl ölse de hattâ, /Çekmez kürenin sırtı, bu tâbut-i cesîmi..' diyordu. Evet, şair, o ölse bile, onun büyük tabutunu yerkürenin taşıyamayacağını söylüyordu.

Ve amma, şairin bu mısraları terennüm edişinin üzerinden henüz 10 sene geçmemişken, Osmanlı'nın 6,5 asra yakın varlığı dış güçlerle işbirliği yapan içerdeki kuklalarının eliyle, tarihin karanlık dehlizlerine atılmıştı. Osmanlı'nın geride kalan büyük tâbutunu ise, dünya hâlâ da taşıyamamakta.

Çünkü, bütün o coğrafyalar 100 yılı aşkın bir zamandır, ya mahallî halkların savaşlarıyla, ya emperyalist güçlerin kuklaları arasındaki iktidar kavgaları ya da büyük devletlerin pastadan büyük lokma kapma mücadeleleri içindeler. Ve bütün bu mücadeleler sırasında en büyük ve en ağır bedeli ödeyen Müslüman halklar çaresizlik içinde, 'Yahu bu zulüm ve entrikalara 'Dur!' diyecek Müslüman bir güç yok mu ve varsa, nerededirler ve daha neyi bekliyorlar?' diye sormaktadırlar.

Bu sorgulayış ve arayış noktasına da son asırlar içinde özellikle Devleti'nin parça-parça edilişinden sonra ulaştık.

Ki, bugünkü dünyada B. Amerika, Rusya ve Çin, fiilen imparatorluklar halindeler.

Müslüman ülkelerin tek-tek yapabilecekleri sınırlı. Ama, dünya çapında müslüman halkların kalbinde birlik arzusu hâlâ da bütün canlılığıyla varken, 'ortak para birimi, ortak pasaport, ortak savunma, ortak dış politika' gibi konularda birliğini kurmuş bir 'Müslüman Devletleri Konfederasyonu'nun kurulması, niye mümkün olmasın?

Bu bir fantezi değil, bir tercih değil, bir mecburiyet ve hattâ, varlığımızı sürdürebilmemiz için bir mahkûmiyet.

Bu, imkânsız değildir, zor, çetin bir meseledir, ama, kolaylıklara yönelmek, taa baştan bizi başarısızlığa yönlendirir.

*

Evet, bu konuda düşünürken, hendeğe nasıl olup da yuvarlandığımızı anlamak açısından, son 100 yıl boyunca yaşadıklarımıza ve hele de Lozan Andlaşması'na biraz daha dikkatlice bakmakta fayda var.

Herhalde bu noktada ilk tesbit olarak şu kanaatimizi belirtelim:

'Lozan, ne zaferdir ne de hezimet!'

O şartlarda, 'Yangında ilk kurtarılacaklar..' kabilindendi..

'Lozan Andlaşması'nın 100. yıl dönümünü yaşadığımız bu zaman diliminde, bu andlaşmanın, karşılıklı söz verip yeminleşmenin 100 yıllık bir geçerliliği olduğunu söyleyenler oldu.. Gizli maddelerinden bahsettiler, kimisi 'zafer' saydı, kimisi 'hezimet..'

Böyle gizli maddeleri var mı, 100'üncü yıl dolarken gerçekten de artık ömrü de bitmiş oluyor mu?

Bu konuya, yıllarca önceki bazı yazılarımızda da değinip, 'Ne zafer, ne hezimet!. O günkü şartlar açısından düşünüldüğünde, teşekkür etmeye gerek yok, ama acı gerçekler açısından o günkü şartlar açısından övgü veya suçlamalara gitmeden değerlendirmek gerek..' şeklinde ele almıştım. Yine öyle düşünüyorum.

Ama bu cevabın bir de tehlikesi vardır: Tarihteki hadiseler, sadece gerçekleştiği andaki özel şartlar düşünülerek değerlendirildiğinde, övenleri de, yerenleri de hep bulunabilir ve o gibi durumlarda alkışlanmayacak veya yere batırılması için çalışılmayacak hiçbir kişi, kadro veya hadise kalmaz.

Ayrıca, o özel şartların, o neticeler için, belli güç odaklarınca özel olarak tertib edilmiş olabileceği ihtimalini de unutmamak gerek.. Hele de emperyalist güç odaklarının, üstün geldikleri bir savaştan sonra nasıl bir kurtlar sofrası kurduğu da asla unutulmamalıdır.

Osmanlı Devleti de emperyalist düşmanlarınca böyle peşkeş çekilmişti Lozan'da... Evet, Lozan'la koparılanlar ve biraz da bizim elimizde bırakılanlar açısından bakıldığında; Lozan Andlaşması, emperyalistlerin dayatmasının kabul edilmesidir ve sadece coğrafî sınırlar açısından değil. Henüz Osmanlı rejimi varken, yerine Ankara'da bir başka rejim (bir ayrı devlet değil, bir farklı rejim) / bir yönetim mekanizması kuruluyor ve onun özellikleri de emperyalistlerce dayatılıyordu.

*

Şimdi, kemalist-laik rejimin savunucularının 'Cumhuriyet ve laikliği kendisine borçlu olduğumuz Lozan Andlaşması..' gibi nutuklar edişlerine, niceleri sıradan bir siyasî nutuk olarak bakabilir ve bazıları öyle de bakıyorlar. (Ki, bu hususu, yani 'Laik cumhuriyetimizi kendisine borçlu olduğumuz Lozan Andlaşması..' şeklindeki tebcil cümleleri kurarak, Lozan'ın 80'inci yıldönümünde, 24 Temmuz 2003'de kutlama mesajı yayınlayan kişinin, o zamanki C.Başkanı A. Necdet Sezer olduğunu hatırlatarak, o sözlerde bir ihanet ve teslimiyetin de yattığını taa o zaman da belirtmeliyim.)

Evet, o sözlerde aslında Lozan'ın, emperyalist güçlere karşı asırlarca bir tehdit ve tehlike odağı olan Osmanlı rejiminin sonlandırılıp, o devlete ve Müslüman halkına asırlarca güç veren inanç dünyasının temellerinin dinamitlenmesi ve de yerine savaşın galiplerince başka ve yabancı değerler sisteminin dayatıldığının acı hikâyesi vardır. (Üstelik , -davet olunduğu halde, İstanbul Hükûmeti'nin, iki başlılık olmaması düşüncesiyle katılmadığı-, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre'nin Lozan şehrinde imzalanan 'Lozan Sulh Muâhedenâmesi'nde, 'TBMM temsilcileriyle, Britanya İmparatorluğu, Fransa Cumhuriyeti, İtalya Krallığı, Japon İmparatorluğu, Yunanistan Krallığı, Romanya Krallığı ve Sırp- Hırvat ve Sloven Krallığı'nın imzaları vardı. Amerika ve Sovyet Rusya gibi bazı devletler ise sadece müşahid/ gözlemci bulundurup, imzacı değillerdi. Bu açıdan o devletler, bu andlaşmayı, kendi iç hukuk sistemlerine göre tasdik etmediler ve onunla kendilerin hâlâ da bağlı hissetmiyorlar..)

Şimdilik şu kadarını belirtelim ki, o andlaşmanın 100 yıllık bir sınırlaması yoktur ve uluslararası nice andlaşmaların da güçlü devletlerin yorumlarına göre yeni yorumlarla çok başka noktalara çekildiği yeni bir durum değildir. O andlaşmada gizli maddeler olup olmadığına gelince... O andlaşmanın dış güçlerden çok, onu zafer olarak gören iç güçlerce hangi gizli emel ve niyetlere dayanak yapıldığı ortadadır ve de korkunç zulümlerce...

O antlaşmayı kabul etmeyeceği anlaşılan Birinci Meclis'in kim tarafından kapatılıp, emir kullarından İkinci bir Meclis kurulduğunu hatırlatmak bile yeter.. Merhûm Necîb Fâzıl'ın 'Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu..' mısraı, bu durumu ne güzel anlatır.

*

Artık kurtulmamız gereken bir acı gerçek, Lozan..

+A-

Evet, 24 Temmuz 1923'de, İsviçre'nin Lausanne (Lozan) şehrinde imzalanan 'Sulh Muâhedenâmesi (Barış Ahidleşmesi)'nin imzalanışının 100'üncü yıldönümüne o andlaşmaya bakmadan, üstelik de karşı tarafdan, sadece İngiltere ve Fransa gibi iki güçlü devletin dayatmalardan çok, bizim kendi içimizdekilerin, onları memnun etmek için ne şaklabanlıklar yaptığını görmek gerekiyor.

Çünkü, bugün imzacılarından bazılarının devlet olarak yerlerinde yeller esen çok sıradan bir andlaşma idiyse de, özellikle neticeleri itibariyle sadece bizdeki resmî tarih ve resmî ideolojinin en büyük dayanağı olarak kabul edilmesi açısından, son 100 yılımızın en önemli tarihî hadisesidir. O kadar sıradan bir andlaşma ki, sadece Britanya (İngiltere) Krallığı ve Fransa Cumhuriyeti, Birinci Dünya Savaşı'nın galipleri olmaları itibariyle 'güçlü devletler' olarak masadalar. Diğerleri, İtalyan Krallığı, Yunanistan Krallığı, Japon İmparatorluğu, Romanya Krallığı, Sırb- Hırvat- Slovenya (Yugoslavya) Krallığı...

Ve bizim tarafdan da, -bazılarının gelecekteki Ankara Sultanlığı dedikleri- Ankara'daki Meclis Hükûmeti.. (Bilhassa belirtelim, henüz saltanat devam ettiğinden Osmanlı Hükûmeti de o sulh masasına ayrıca dâvet edildiği halde; karşı tarafın ikilik çıkarma taktiklerine- oyunlarına gelinmemesi adına, İstanbul'daki Hükûmet, Ankara'daki Meclis Hükûmeti'nin kendilerini de temsil ettiğini belirterek, o toplantıya katılmıyor. Esasen, Ankara'daki Meclis, İstanbul'daki Meclis-i Meb'usân'ın o kadar devamıydı ki, Mondros Mütarekesi'ne / (silah terki) Anlaşmasına göre İstanbul işgal edildikten sonra İstanbul'daki meb'uslar Ankara'daki Meclis'e gitmişler ve Ankara Meclisi'nin 23 Nisan 1920'deki ilk toplantısında ilk müzakere ettiği kanun lâyihası/tasarısı, İstanbul'daki Meclis'de görüşülmesi yarım kalan ziraat ve köy konularıyla ilgili kanun teklifi olmuştu.. Ama, bu durum, -bütün yetkilerini, rütbelerini, malî imkânlarını, hukukî meşruiyetlerini İstanbul'dan aldıkları halde- Ankara'dakiler için İstanbul'u ileride saf dışı etmekte bir güçlülük noktası olarak kullanılacaktır).

Ama Lozan'daki görüşmeler, Ankara Meclisi'ni temsilen gönderilen murahhaslara/delegelere verilen 14 maddelik tâlimâta uygun bir tabloyu ortaya çıkarmamak için direnen İngiltere ve Fransa'nın dayatmalarıyla bir türlü ilerlemiyordu. Çünkü Ankara Meclisi, gerektiğinde ölümü göze alacak kararlılıkta 'dinî salâbet sahibi', İslamî mücadeleden geri adım atmayacak kimselerden oluşuyordu. Hâlbuki Ankara Meclisi'nin dizginlerini eline alan kadro, Halife- Sultan'ın da temsilcisi olmak sıfatını da taşıdığından, nihaî sözü söylemekte daha yetkili idi ve Lozan'daki müzakerelerin ilerlemesine taş koyan Birinci Meclis'i feshetmişti. Zoka orada yutulmuştu.

Ondan sonrası kolay ilerledi ve İkinci Meclis'e tâyinle gelen meb'ûslar, kendilerini seçen iradenin her söylediğini kabul ediyorlardı.

Orada neler denildiği, ne sözler verildiği, uzun bir hikâye.

Biz sadece şu kadarını belirtelim. Saltanat sisteminin kaldırılması, Fransa hariç masadaki diğer hepsinin Krallık /saltanat sistemiyle yönetilmesine rağmen, Ankara Meclisi'ne, Osmanlı yönetim sisteminin de, Hılâfet'in de kaldırılmasını dayatıyorlardı ve...

Nitekim o andlaşma 24 Temmuz 1923'de kabul edildikten 3 ay sonra üstelik Meclis ekseriyetinin bulunmamasına rağmen, 29 Ekim 1923'de sonra yeni rejimin adının Cumhûriyet olacağı açıklanıveriyordu; halkın ekseriyetinin iradesine göre yönetim şekli demek olan Cumhuriyet sistemi, Cumhur'un iradesi adına kurulmuş gibi gösteriliyordu. Esasen, o sözde Cumhuriyet rejimi adına yapılanların, 'cumhûr'un, halkın ekseriyetinin iradesiyle hiç bir ilgisinin olmadığının nice acı örnekleri, ne yazık ki, hâlen de tartışılamamaktadır. İşbu 'Cumhûriyet' rejimi, 1950'ye kadar, tam 27 yıl boyunca tam bir 'şeflik' sistemiyle yönetilecekti; 'Ebedî Şef' ve 'Millî Şef' olarak anılan 2 Şef eliyle yönetilecekti. Sonrasında da, onlar tarafından konulan kuralların dışına çıkılması ihtimali ortaya çıkar çıkmaz, her 10-15 yılda bir yapılan askerî darbeler, 'Cumhuriyet' adı taşıyan sistemin, belli kişi veya güç odaklarının elinde nasıl bir oligarşik sisteme dönüştüğünün ve karşılaşılan her zorluğun, 'Bu iş behemehal yerine getirilecektir, amma, ihtimal ki, bazı kelleler koparılacaktır..' şeklinde ve dârağaçlarında, sayıları hâlen de açıklanamayan idâmlarla aşıldığının çok acı ve amma anlatılamayan hikayeleri ile ortadadır.

Hani, 1789 Fransız İhtilâli'nin iki meşhur ismi, ömürlerinin sonunda konuşurken, 'Dostum, Cumhûriyet'in diktatörlük günleri ne güzeldi!.' diye eski fiilî saltanat günlerine hasretlerini dile getirirler ya, işte öyle bir durum.

Bizdekilerin o döneme olan hasretleri bugün bile hâlâ da devam ediyor. Ve Lozan'da dayatılan yönetim biçimleri, hâlâ da o dârağaçlı uygulamalarla ve hasretle anılıyor.

Evet, resmî ideoloji ve resmî tarih, Lozan'da imzalanan o andlaşmayı, 100 yıldır tarihimizin en büyük zaferi olarak göstermeye çalışıyor.. Ve dahası, geçmiş yüzyıllar boyu yaşanan dönemler reddolunarak ya da hakaretlere boğularak anılıyor.. Biz de çocukluğumuzda, bize ezberletilen öğretilen, 'Bugün 23 Nisan.. Neş'e doluyor insan.. Vatanı satmıştı hain Sultan... Sen çok yaşa... Paşa...' gibi terâneler okuyorduk.

'Sultan' denilince de en çok da Sultan 2. Abdulhamîd ve Sultan Vahdeddin öğretiliyordu. Ama, eski başbakanlardan Ecevit, ölümünden 1-2 sene önce de olsa bile aradan 80-90 sene geçtikten sonra, 'Padişah Vahdeddin'in yanlışları olabilir, ama vatan haini değildi..' diye bir açıklama yapma gereğini duydu.

Bu söz, C.Başkanlığı'ndan yeni ayrılmış olan S. Demirel'e sorulduğunda, o her zamanki ilginç izahlarından birini daha yapmış ve 'Türkiye Cumhuriyeti, henüz bu tartışmayı kaldıramaz.' deyivermişti.

(Bu konuyu irdelemeye devam edeceğiz, inşaallah..)

Selahaddin Eş Çakırgil

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2024 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN