Arama

Önden giden dostlarımız: ,

Önden giden dostlarımız:  Hasan Başpehlivan, Mevlüt Özcan…

İslam'da din adamları sınıfı olmadığından alimlerin hiyerarşik lakapları yoktu bununla birlikte önemlerine binaen kendilerine lakap ve sıfat yakıştırılmış ve verilmiştir. Ama bu sıfatlar hiyerarşik değildir. Bunların en meşhurları arasında İmam Gazali'ye atfedilen huccetü'l İslam sıfatıdır. Mücedditler kervanının tayininde olduğu gibi bu sıfatların benimsenmesinde kabul ile ret arasında farklı yaklaşımlar olmuştur. İbni Teymiye için de şeyhülislam tabiri kullanılmıştır. Tarihte buna benzer birçok örnek vardır. Abdulkadir Geylani için ' el baz el eşheb' lakabı kullanılmıştır. İbni Arabi için şeyhü'l ekber diyenler vardır. Örnekleri artırmak mümkündür. Ülkemizde ve Mısır'da da benzeri gelenek yaşatılır. Alimlere şairlere sanlar ve sıfatlar verilir. Eskiden padişahın taltif etmek istediklerine hilatlar giydirmesi de meşhurdur. San ve sıfatlar da manevi hilatlardır.

Sözgelimi Necip Fazıl için sultanu'şşuera/şairlerin başbuğu/hakanı sanı verilmiştir. Merhum Muzaffer Ozak ise sahaflar şeyhi olarak anılmıştır. Kitapçılık ve sahaflık eski bir geleneğimizdir. Bununla birlikte1960'lı yıllarda ve sonrasında yeni bir atılım, diriliş örneği sergilemiştir. 1960'lı yıllar yeniden kuruluş yıllarıdır. 1980 ise atılım yıllarıdır. İnsan Yayınları 1980 sonrası kurulmuş ve camiaya taze bir soluk getirmiştir. Ama ilk romantizm çağımız 1970'li yıllardır. Osmanlı sonrası kuruyan köklerin yerine yeni filizler sürülmüş ve bu filizler zamanla yeşermiştir. Yeni kitabevlerinin kurulması 1960 ve 1970'li yıllara rastlar. Bugün ise adeta kitapçılığın sönme yıllarını yaşıyoruz. Sektörler de insanlar gibi. Büyüyüp serpiliyor ve sonra da soluyorlar. Bununla birlikte kitap en kadim geleneklerden birisi. Dönüşerek de olsa yoluna devam edecektir. Lakin 'eski hal muhal ya yeni hal ya da izmihlal' dedikleri gibi yoluna devam etmesi yeni tarzlar keşfetmesine yeni sözler söylemesine bağlıdır. Maarif güneşimiz gurup vaktinde ve batış halinde. Bunun nedeni de fikri okumaların idealizme bağlı oluşudur. İdealleri kaybettiğimiz de fikir alışverişi de yavaşlayacaktır. Bu da kitap dünyasını olumsuz etkileyecektir. Öyle de olmuştur.

Evveliyatta bu kitapçıların buluşma noktası olarak anılan mekan olmuştur. Mesut Yılmaz ve kardeşinin sahip olduğu Beyaz Saraylı günlere aşinayım. En az haftada bir uğrardım. Lale'deki yeni yerlerine de sık sık giderim.

Ben kitapçıların yeniden dirilişini bütün yönleriyle ihata edebilecek bilgiye ve tanıklığa sahip değilim. Bu nedenle dini kitapçılığın yeniden yükseliş devrini kendi müşahedat ve gözlemlerime dayanarak bir nebze mahrem boyutta anlatabilirim. Dini yayınlarla 1970'li yılların ortasında tanışmış olmalıyım. Bedir Yayınları, Bahar Yayınları, Hisar Yayınları, Yunus Emre Yayınları gibi yeni kurulmuş yayınevlerinin ürünleriyle hemhal oluyor ve ürünleriyle bu alandaki susuzluğumu gidermeye çalışıyordum. Bu alanda bir romantizm yaşanıyordu. Her alanda olduğu gibi furya ve özensiz devirleri de olmuştur. Lakin yine de samimi insanlar kalıcığını sağlıyordu. O günlerde adeta kitaplar dünyasında geziniyor ve yaşıyordum. Gecemi ve gündüzümü kitaplar süslüyordu. Bu uğurda farkına varmadan sokak ve mahalledeki akranlarından giderek kopuyordum.

Kitap edindiğim kitapçıların başında 'nin sahibi rahmetli geliyordu. Klasik kitaplar satıyordu. Osmanlı'dan kalma yaşlı zevatın kütüphanelerini de elden geçiriyor ve vereselerinden Arapça ve ilmi İslami kitaplar satın alıyor ve ilgililerine arz ediyordu. Kitapseverler ve sohbet severler Sema Kitabevi'nde buluşuyor ve bazen kitap ve güncel meseleler üzerine tatlı sohbetler teati ediliyor, bazen ender de olsa sohbetler tartışma havasına bürünüyordu. Arka sokağını terziler sokağını saymazsanız en çok takıldığım yer burasıydı. Şam günlerine kadar burası tabir caizse manevi barınağım oldu. İlk hocam ile de burada tanıştım. Ramazanları kitapevinin bulunduğu havzada yer alan 'de itikafa giriyordu. Ben de namaz vakitlerinin sünnetlerinde itikaf yerini kullandığım için kitaplarını sere serpmiş özellikle Nimeti İslam kitabıyla dikkatimi çeken itikaftaki bu adam garibime gitmişti. Abdest tazelemeye dışarı çıkmış olmalıydı. Uzaktan ters bir adam olarak algılamıştım. Onu daha ziyade uzaktan kitaplarından ve asarından tanıdım. Derhal Hasan Kırım'a giderek merakla hakkında malumat edinmek istedim ve istifsarda bulundum. Şöyle cevap verdi: O Küçük Hafız olmalı. Seni onunla tanıştırayım, onun sana faydası olur, dokunur, onun talebesi de olursun.Gerçekten de öyle oldu ve sonrasında Orhan Cami'nin bahçesine bakan itikaf mahallinde hocamla ilk Arapça derslerini meşk ettik. 6 ay boyunca Küçük Hafız (Mehmet Topal) son talebesi oldum. Sonra Osman Zeki Soyyiğit gibi başka dostların da küçük hafız olarak anıldıklarını gördüm.*

Suriye'ye gitmeden son akşam Kara Kalpak semtindeki evine Terzi gibi dostlarımla birlikte giderek hocam Küçük Hafız'a veda ettim. Asude bir gündü. Ortamın samimiyeti ve içtenliği bizi kuş gibi hafif kılıyordu. Suriye günlerimde hem hocam Küçük Hafız hem de kitapçı Hasan Kırım rahmeti rahmana kavuşmuşlardı. Haberlerini gidenlerden gelenlerden almıştım. 4 yıl boyunca Türkiye'ye gelememiştim. Mısır'dan döndüğümde farklı bir ortam buldum. Çevrelerinde nefes aldığım insanlar hakkın rahmetine kavuşmuştu. Ben de münhasıran arka sokağa terziler sokağına takılmaya başladım. Ali Abi, Selahaddin Abi, Rıza Amca, Nuri Abi ( mutat günlerde eşe dosta fasulye ikramıyla da bilinirdi) ve Musa Alemdaroğlu gibi esnaf ile hemhal olmaya başlamıştım. Oralara abi, Tayyar abi gibiler de takılırdı. Daha sonra talihsiz günler sökün etti. 1980'li yıllar yaprak dökümü oldu. Terzi Selahaddin Ünsel, Saatçi Burhan abi genç denebilecek yaşlarda hakkın rahmetine kavuştular. Şehir ve bizler onlarla tatlanıyorduk. Geride onların burukluğu kaldı. 1999 depremi ise 'halika' ve 'kadiye' olmuştu yani geride kalanları silip süpürdü. Sadece geriye oraya buraya dağılmış tabir caizse kılıç artığı zevat kaldı. Çoklarıyla temasımız kesildi. Yeni adreslerini bulmakta zorlandık. Biz de kendi dünyamıza çekilmiştik.

Hasan Kırım'ın gıyabında bahsettiği 'la eskiden Beyaz Saray olarak anılan kitapçılar çarşısında tanıştık. Giyabi tanışıklık vicahiye döndü. Hasan Başpehlivan'ın İki kırmızıçizgisi vardı Mehmet Zahid Kotku ve Necmettin Erbakan. Onlara sadakatini hiç bozmamıştı. Dükkanının girişinde kocaman bir Erbakan levhası asılıydı, yayınlarını pek savunamasa da alışkanlık veya destek mahiyetinde Milli Gazeteyi almayı ihmal etmemiş, hiç bırakmamıştı..

'ya ilk kareye dönecek olursak; yine de Sema Kitabevi, sahibi Hasan Kırım'dan sonra oğlu Necati Bey tarafından işletilmiş ve canlı tutulmuştu. Son Sakarya seyahatimde artık Necati Beyin de değişen kitap hayatına ve alemine ayak uyduramamaktan ötürü olsa gerek işletmeye veda etmek zorunda kaldığını görmüştüm. Burasını oğluna bırakmıştı. Oğlu da 40 yıllık kitapçı dükkanını büfe haline getiriyordu. Daha iyi bildiği husus bu olmalı. Kitapçılık yok olmuyor ama kalıp değiştiriyor. Dolayısıyla bu değişime ayak uyduramayanlar piyasadan çekiliyor, tasfiye oluyorlar. 40 yıl içinde mekan ve ortam tamamen değişmişti. Geride dağınık hatıralar kalmıştı. Sadece kitapçı dükkanı veya çevresi değil aynı zamanda arkadaki terziler sokağı veya çarşısı da değişmişti. Kısaca terziler ve kitapçılar değişime ayak uyduramamışlardı. Terziler sokağı kafe dünyasına dönüşmüştü. Sadece sokağa nazır Nuri Kuru Kahveci hala faal halde bulunuyor. Orasını da Nuri Berk abinin ( Halil ile İbrahim) mahdumları işletiyor.

Hasan Kırım ile sohbetlerimizde Hasan ve 'dan bahsederdi. Besbelli onları sevmişti. Onların yakın çevresiyle hısım da olmuşlardı. Hasan Kırım'ın andıklarıyla bilahare tanışmak nasip oldu. Uzun yıllar Hasan Başpehlivan ile tanışırız. Sabiteler noktasında hassas olmakla birlikte özel hayatında ve ilişkilerinde gayet kibar bir insandı. Kitapçılar çarşısının son adresi, Laleli'deki yeri idi. Şimdi kitapçılara eski ilgi yok. Üniversite gençliği pek okumuyor. Bunun nedeni belki ideallerin tüketilmesidir. Özellikle Türkçe okur azalıyor. Çarşı da 10 kadar kitabevi Arapça satan kitabevine dönüşmüş durumda. Dolayısıyla sayılı günler veya yıllar sonra burasını başka bir mekan olarak karşımıza çıkabilir. Neden Arapça kitaplara ilgi var da Türkçe kitaplara yok, bunun da etüt edilmesi gerekir. Çarşının ileri gelenleri de yavaş yavaş inkıraza uğruyor. Hasan Başpehlivan'dan (1944) daha yaşlı birkaç gedikli var. Bunlardan birisi Pamuk Yayınlarının sahibi Arif Pamuk, 1942 doğumlu. Bir ötekisi Hisar yayınlarının sahibi ve siyer yazarı olan . Mevlüt Karaca da 1943 doğumlu. Hidayet Yayınlarının sahibi Yusuf Başpehlivan da merhum Hasan Bey'in kardeşi. Üç Kardeşin ortak yayınevi Bahar yayınevi iken zamanla ayrılarak kitapevlerini de ayırmışlar. Hasan Başpehlivan'ın yayınevi de Gonca Yayınları adını taşıyor. Şimdi mahdumları işletiyor.

Hemşerimiz ve dostumuz Mevlüt Özcan

Kimlik itibarıyla Hasan Başpehlivan yayıncı idi, yazar değildi. Ama hatıratı bir şekilde yayınlanmıştır. Kağıt Kokulu Yıllar onun matbuat alemiyle münasebetlerini anlatmaktadır. ise imam hatiplik yıllarından itibaren yazarlık yapmıştır. Mevlüt Özcan ile en yoğun birlikte olduğumuz yıllar yılları (1995-1998) idi. Zaman zaman ikamet ettiği Fatih semtinde buluşurduk. Bir kez Yeni Şafak'ı aradığında bağlamadıklarını bu tıkanıklığı aşmak için kendisinin 'babasıyım' dediğini, o zaman bağladıklarını aktarmıştı. Mevlüt Hoca'nın Mustafa isminde bir oğlu vardı ve mecazen onun üzerinden benim de babam olduğunu söyler, böylece santralin sebep olduğu tıkanıklığı aşarmış. 1995 ile 1998 yılları sık sık buluştuğumuz yıllardı. Manevi yaralarımı sarmak için kendimi Yahya Kemal Beyatlı gibi İstanbul'un mutena ve manevi semtlerine, tarihi sahnelerine atar ve bu suretle kısmen de olsa vakıanın kasvetinden kurtulur veya kurtulmaya çalışırdım. Zamanla o semtlerde özelliklerini kaybetmeye başlamışlardı. Ya da artık beni teskin edemez olmuşlardı.

Zaman zaman Zeytinburnu'nda ikamet eden Kastambolu yöresinden eski dostumuz 'ın evinde buluşunduk. Çevremizin yalnızlaştığı dönemlerdi. Kazım Naci Doğan Bey de her ikisi gibi (Mevlüt Özcan ve Hasan Başpehlivan) Erbakan tutkunuydu. Zaman zaman satır aralarında da olsa bu yöndeki keskinlikleri kendimce törpülemeye, yatıştırmaya çalışırdım ama sevgiye fren dayanmıyor ve söz geçmiyor. Sadakat iyidir. Lakin sadakatin de ölçüleri olmalı. Sadakat teratip yani skala biçimindedir. Ale'd deracattır. Koni yani helezonik bir biçimdedir. Hiyerarşisi vardır. En tepede hakka sadakat olmalıdır. Diğer sadakatler ona göre şekillenmelidir. Nitekim Aristo'dan menkul bir söz vardır bu skalayı anlatır. Üstadım Eflatun da hakikat de benim dostumdur. Çeliştiklerinde hakkı tercih ederim. En hakiki dost o'dur. Dolayısıyla en hakiki dost hakikattir. Onun menendi yoktur. Bununla birlikte Hasan Başpehlivan, Mevlüt Özcan ve Kazım Naci Doğan zamanın sillesini yemiş hakşinas insanlardı. Allah cümlesine rahmet etsin!

Bir zamanlar kitaplar aleminde yaşıyorduk şimdi ise yalnızlar aleminde gün sayıyoruz. Bir zaman sonra da suskunlar alemine (hâmûşân alemine) yollanacağız, irtihal edeceğiz. Önden giden dostlar sayesinde her geçen gün etrafımız biraz daha daralıyor, boşalıyor. Mevlana'nın ifadesiyle ' er rahil' yeklindeki nida, ötelerin çağrısı, gümbürtüsü kulağa biraz daha gür çalınıyor. Dünyada onları kaybettik, buluşma yerimiz cennet olsun…

* Çoktandır tadilat ve restorasyonda olan Orhan Cami kapılarını 18 veya 19 Eylül tarihinde yeniden cemaatine açıyor.

Mustafa Özcan

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN