Arama

Devletiebedmüddet I

Devletiebedmüddet I

  1. İmparatorluk Devlet Ülküsünün Tarihî Kaynağı

"Dar çevremizden çıkıp da dünyamızın kalan kısmını bir fasıl gözden geçirelim. Koca Türk (Pâdişâh), değişik dinden yirmi milleti barış içerisinde idâre ediyor. Istanbulda iki yüz bin Rumun güvenliği tam... Türk yıllıklarında (annales) bu din topluluklarının herhangi birinden kaynaklanmış bir ayaklanmadan bahis yoktur. Hangi bölgeye giderseniz gidiniz: Filistine, Acemistana, Tataristana, hepsinde aynı hoşgörüyü, sulhu, sükûnu yaşayacaksınız"

—François Marie Arouet Voltaire: "Traite sur la Tolerance" ("Hoşgörü üstüne Deneme"), 44.s.

Tarihe adını kazımış milletler, güçlü bir ülkünün ısrarlı takîpcisi olmuşlardır. Karşı konulmaz cinsten bir çağırının[1] açık bir biçime bürünmüş hâline ülkü diyoruz. Değişik milletlerin ülküleri de farklı olmuştur. Ülkü, Türkün ruhunda, Romalıda, Prusya Almanında, İngiliz ile Japonda gördüğümüz gibi, askerlik ile savaşma sanatında kendini göstermiştir. Ama bunun yanında, Türk, bir başka tarihî özelliğiyle daha temâyüz etmiştir; o da, devlet kurup yönetme hüneridir. Hangi cins devlet? Kan bağını tazammun etmeyen imparatorluk devleti. Müslüman olunmadan önce imparatorluk devletinin ülkü içeriği müphemdi. O hâlde nasıl olmuştu da bililtizam imparatorluk devletine geçilebilinmiştir? Kadîm Türklerin ongun özelliği ile aile yapısının incelenmesinden onların, 'dışevlilik' (Fr exogamie) yaptıkları sonucuna varıyoruz. Yakın kan bağı evliliği yasaktı. Ataerkillik[2] ve haddizâtında köpzevceliliğin bulunmasına rağmen, çoğunlukla rastgelinen tekeşli[3] aile olup bu, ata soyuna (Fr patrilineal) göre yürürdü. Bu sebeple Türkce, atasoyuna göre düzenlenmiş ayrıntılı bir terimler dağarına mâliktir: Sözgelişi 'ata' (L pater); 'ana', ög (L mater); 'oğul' (filius); 'kız' (filia); 'ağa', 'ece' (büyük erkekkardeş, ağabeğ; L frater), 'ini' (küçük erkekkardeş), 'aba' (büyük kızkardeş, abla; L soror), 'singil' (küçük kızkardeş); 'abaga' (OsmT amca; L patruus); 'tagay' (dayı; avunculus); 'kelin' —geline gelmekten, yânî koca evine gelen (L nupta, sponsa); 'küdegü', 'kübek' (güvey; L sponsus) v.s.[4]

Hikmetisebebi (Fr raison d'etre) savaş ve savaşcılık olan bir toplumun, aile yapısı bakımından atasoylu ve ataerkil olması olağandır, doğaldır. Dün de bugün de Türklerde ata tarafının Türk soyuna dayanan bir hattı takib etmesine karşılık, anne yakasının böyle olmaması sık rastlanır bir vakıadır. Bu hususun en tanınan kanıtıysa, yeni çağlarda kesintisiz en uzun sürmüş hânedânlardan olan Osmanoğullarının soyağacıdır. Orada da nitekim, ata tarafı hep Türk soy çizgisini izlerken, anne, farklı menşelerden çıkagelir. İslâmı benimsemeden önceki devirlerinde annesoylu (Fr matrilineal) bir yapı taşımış oldukları anlaşılan Malaylarda, meselâ, durum, Türklerdekinin tersinedir. Onlarda anne Malayken, ata farklı soylardan gelebiliyor.

İnanç düzenleri bakımından 'içevlilik' (Fr endogamie) kuralına bağlı boylardan neşet etmiş toplumlardaysa, anne de ata da aynı soydan oluyor. Bu çeşit toplumlar, milletleşebilmişlerse, sözgelişi Moğollarda, Israillilerde, Çinliler ile Almanlarda gördüğümüz gibi, milliyetleri kavmi tabana oturmuştur. Onlar, kavimlilikten bir türlü kurtulamamış olduklarından, meselâ Türklerin, İranlıların, Romalıların, Fransızlar ile İngilizlerin imparatorluk devletlerini sahiden tesis edebilmiş değildirler. Kâh kavmi esâslı devlet, kâh imparatorluk devleti kurmuş olanlarsa Araplardır. Emevi devleti ilkine örnekken, Abbasiler de sonrakisini temsil etmişlerdir.

  1. Yüce Görev (Misyon) Uğruna Yaşananlarla Ülküsel Hayat İnşâa olunur: 'Devletiebedmüddet'
  1. Ta Hsiung-nu varsayılı atalarından, demekki M.Ö. Dördüncü yüzyıldan beri Avrasya anakarasının bütün bellibaşlı inanç câmialarına -Kamlık, Göktanrı itikâdı, Taoculuk, Burkancılık, Mazdaklık, Manicilik, Yahudilik ile Hırıstıyanlığın kollarından Nasturilik, Katoliklik ile Ortodoksluk- girip çıkmış Türklüğün,[5] hayata ve insana karşı vazgeçilmez ülküsü, yâni tarihi ödevi, İslâmın yüce çağrısına içkindir, mündemiçtir. Alperen, kuvveydi; Veli-Gâziyle fiile dönüştü. Türklerin, imparatorluk devletini kurmak uğruna savaşma irâdesi, Müslümanlaşmalarıyla manâsını kazanmıştır.

Türk tarihinin en mümtâz devletadamlarından Göktürklerin veziriâzamı Bilge Tonyukuk, Türkün hasletlerinin ne olduklarını ve ülküsünün ne olması gerektiğini şöyle bildirmiştir: "Türkler, Çinde kendilerinden yüz kat kalabalık bir halkla baş edemez; mera ile pınarları izlediklerinden, belli bir yere bağlanamazlar. Gerek bundan dolayı gerekse yalnızca savaşma işinde kullanıldıklarından, koskoca bir imparatorluğa karşı çıkamazlar. Güçlü olduklarında zapdetmek üzre ilerilerler; zayıf düştüklerinde de çekilip gizlenirler. Tan hânedânının ordusu kalabalıktır; ama işe yaramaz. Bir şey daha: Burkan (Buddha) ile Lao Çe öğretileri salt insancıllık ile zaaf telkin ederler. Savaşma ile güclenme duygusu ile irâdesini ortadan kaldırırlar. Bu yüzden tapınaklar inşâa etmemeliyiz"[6]

Nihâyet, Orhon kitâbelerine bakarak Türklerin İl (Devlet) tellâkkısi şöyle dile getirilebilinir: "Emniyeti ve adâleti sağlamağı amaç bilen, kuvvetli ve hâkimiyete itaat ve inkıyât eden teşkilâtlanmış müstâkil bir câmia".[7]

İmdi, bu telâkkıyi en açık ve sallantıya yer bırakmadan barındıran İslâm ülküsüdür. O, sömürü ile zulme karşı ve ihlâs ile ilim, hak ile adâlet uğruna savaşta ifâdesini bulan ve cihât denilen bir ulu ülküdür. İşte, İslâm ahlâkının odağını oluşturan bu ülküyü içleştirerek her hâl ile şartta yaşayıp başkalarına dahî öğretme mücâdelesini verenler mücâhittirler. Müslümanlaştıktan sonra Türklük, cihât tarihini yaşamağa koyulmuştur. Türk tarihinin kutsallığı da bu ülküde saklıdır.

  1. Türkistanda Tanrı dağlarının güney batısındaki Talas ırmağı kenarında Milâdî 751de vukûu bulmuş çarpışmanın, özellikle de Selçukluların 956da Müslümanlığı resmen benimsemelerinin ardısıra Türkler, kitleler hâlinde ihtidâ etmişlerdir. Bahse konu vuruşmada Türkler, Müslüman Arab ordusuna iltihâk edip Çinlilere karşı çarpışmışlardır.[8] Başka bir deyişle, Türkler, Arap kılıncının zoruyla Müslüman kılınmışlardır, iddiası, tarihe ilişkin bir vakanın çarpıtılmasından özge bir şey değildir.

Özellikle 956ların sonlarında sayıca da heyecân itibâriyle de Türkler, Müslümanlığı öylesine hızlı ve kalabalık biçimde benimsemişler ki onlara hayranlık nidâsı şeklinde tezâhür eden "Türk imân!" denmiş. Deyim birleştirilip kısaltılınca, za-manla, öncelikle de Farsca telâffuzla "Turkoman"[9], o da, Türkcede "Türkmen" diye söylenir olmuştur.

Talas vuruşmasının ardından Türk boyları Orta Asyanın doğusundan batısına dalgalar hâlinde hicret edip Müslümanlaşmış, akâbinde Dârülİslâmda, çoğunlukla, yerleşik düzene geçmişlerdir. Nitekim, Kürt sözlükcü ve muhaddis Macideddîn İbn Athîf in (1149 - 1210) bildirdiğine göre, sâdece 960da Mâverâünnehre ulaşıp yerleşen iki yüz bin çadırlık Türk toplulukları ihtidâ etmişler.[10] Hicret etmeyip yurtlarını terketmeyen çeşitli Türk boyları dahî, göçenlere oranla daha yavaş olmakla birlikte, zamanla Müslümanlaşmışlardır. Hıtaylar[11] gibi, Doğuda kalıp da Müslümanlaşmamış olanlarsa, git gide Türklüklerini yitirerek ya Moğollaşmış ya da Çinlileşmişlerdir. Buradan da Sekizinci ile Dokuzuncu yüzyıllardan itibâren Müslüman-olmanın, Türklüğün tarîfinde baş orunu işğâl ettiğini anlıyoruz. Müslümanlığın yanısıra Türkce, Türklük binâsını ayakta tutan öbür sütundur. Bu ikisinden biri, daha da kötüsü, ikisi birden belmi verdi, binâ çöker.

Artık, Müslümanlaşmakla yetinmeyip de Dokuzuncu yüzyıldan itibâren Türklük, İslâm dini ile medeniyetinin taşıyıcısı, yürütücüsü, dünya çapında öncüsü ile savunucusu kesilmiştir. Evvelce, çoğunlukla 'günübirlik' bozkır devletimsi teşkilâtlar kurmağı beceren, başta da olmak üzre, yerleşik üstün medeniyet toplumlarını 'vur - kaç' usuluyla sındırarak talanla geçinirken, Müslümanlığa intisâbından itibâren Türklük, hakkaniyetci-savaşcı-üretici uzun soluklu cihân devletlerini vucuda getirmeği başarmıştır. Nihâyet bu devlet kurma sanatının şâhikasını, üstüne üstlük Yeniçağda altı yüz küsur yıl ömürlü ulu çınarı andırır Devletiebedmüddeti, yanî asırdîde Osmanlı Devletini teşkil etmiştir. Ülkü, Devletiebedmüddettir. Ülkünün ete kemiğe bürünmüş biçimi, tarihte Türklüğün en parlak başarısı, Osmanlı Devletidir.

  1. İlhâmını İslâmın adâlet esâsından alan siyâsî ile hukukî teşkilâtlanışını atası Selçuklular üzerinden, bir ölçüde, Akhamenitlerin halefleri Part ile Sâsânî devlet geleneklerinden devşirmiştir.137 Tabîî, bunların Müslü- manlaşmış hâlini ifâde eden Abbasî devlet yapısı birinci derecede etkili olmuştur. Bizans aracılığıyla Romanın derpîş ettiği imparatorluk devletinin sağlamlığı ile dayanıklılığı, güvenilirliği ile şakaya gelmez ciddîliği, her bakımdan çok çeşitliliği benimsemişlik ve ülkesiyle de milletiyle de bölünmez bütünlüğü vurgulayan vasıfları, Osmanlı, içleştirerek kendine mâletmiştir.

Türkler Orta Asyanın doğusunda yaşayıp hüküm sürdükleri çağlar boyunca dikkatleri Çin ile medeniyeti üstünde odaklanmıştı. Batıya kaydıkca Hint-Avru- palı, bu meyânda İranlı toplumlarla karşılaşıp temâsa geçmiş ve zamanla kaynaşmışlardır. İlk temâslar, İranlılardan Perslerin İslâmöncesi medeniyet dönemine rastlar. Ama asıl yoğun ilişkiler Müslümanlaşmış kültürüyledir. İlkin İranlıların yaşadıkları Mâverâünnehir yörelerini ele geçirmişlerdir. Seyhun ile Ceyhun ırmaklarının ötesi, yanî Mâverâünnehir, Müslümanlaşmış Perslerin, demekki Farsların indinde Türklerin yurdu anlamında Turandır artık. Sonuçta o geniş bölge 900lerde Türkistan adıyla anılır olmuştur. Mâverâünnehirden sonra Türkleşen bir başka yöre güney Kafkasyadaki Azarbaycandır. Nihâyet 1000den itibâren de Türkler, bizzât İran topraklarında devlet kurar olmuşlardır. Bu devletlerin önde gelenleri Karahanlılar ile Selçuklulardır. Bunlardan sonra da İranı bin yıl süreyle yönetmiş hânedânlar, kültürce Farslılaşmış olsalar bile, Türk soyundandılar. Fars kültürüne intisâp, daha Selçuklular devrinde başlamıştır. Farslılaşma, dil başta gelmek üzre, önemli ölçülerde Anadolu Selçuklularına da sirâyet etmiştir. Türklere Türkceyi iâde eden ardısıra gelen Osmanlıdır. Dilin yanında, İslâmı kavrayış cihetinden de Osmanlı, Farstan esen yellere karşı durmuştur.

Türk (oğuz) asıllı, bidâyette de Sünnî olup Sufî tarîkattan neşet etmiş Safavî hânedânı (hükümfermâ: 1502 - 1737), Şah Ismâil'in (1487 - 1524) önderliğinde İranın millî birliği ile bütünlüğünü sağlamıştır.[12] İslâm âlemini yakıp yıkmış korkunç Moğol ile Timur istilâlarının arkasından mezkûr dünyada dengeleri yeniden kurmağa kendini aday ilân eden iki rakîp Türk hânedânıyla karşı karşıyayız. Bunlardan biri Osmanlıyken, öbürü Safavîdir.[13] Ancak, Osmanlı, Türk Oğuz özüne bağlı kalırken Safavî hüküm sürdüğü ülke ile orada yaşayan çoğunluğun kültür belirlenimine uyarak Farslılaşmıştır. Safavîler, Osmanlı muârızlarından kendilerini ayırmak amacıyla Şîîleşirlerken, Osmanlı da onlara karşı Sünnîliği vurgulamıştır. Lâkin mezhep farkına rağmen Türk —hele Şîî Azarbaycan ile Sünnî Doğu Türk— ve İran kültürleri kaynaşarak çarpıcı raddede benzer bir görünüm kazanmışlar; buna da 'Türk -Fars '[14] denmiştir. Bunun en göz alıcı örneğini iki tarafın dilinde görebiliriz. Farscadan Türkceye büyük çapta söz aktarımı olurken, Türkce de Farscayı, sözvarlığının yanısıra, dilbilgisi biçimi ve kuralları yönünden ziyâdesiyle etkilemiştir.[15]

Mezkûr andırışmalara rağmen, Osmanlı Türkü ile Fars yüzyıllarca çekişip durmuşlardır. Hasımlığın en olumsuz sonuçlarından biri, İranın, Türkistandan Türkiyeye akıp gelen Türk boylarının göçüne Onbeşinci yüzyıldan itibâren ket vurmasıdır. Haddizâtında Anadolu ile Rumeli, öyle, Onbirinci yüzyılda birkaç bin neferle Türkleşmiş filan değildir. Doğru olan, bu sayının ziyâdesiyle üstünde olup milyona varan bir rakam bahis konusudur.

Türk-Fars İslâm Kültürünün, Osmanlı üzerindeki etkisi, doğusundaki Türk ile Fars ülkelerine oranla daha zayıf kalmıştır. Bununla birlikte, doğusundaki Türk ile Fars toplumları gibi, belirli bazı kurucu unsurları itibâriyle Osmanlı da, 'Türk-Fars İslâm Kültürü' dairesinden sayılmalıdır.

Gerek insan tiplerinin, giyim kuşam ile yaşama tarzlarının, gerek hayatı ve dünyayı değerlendirişlerin, gerek mimârînin, tezyibin, edebiyat ile sözvarlığının benzeşmeleri gerekse yazıbirliğinin sağladığı özellikle aydınlar, yanî ulemâ arasındaki bildirişme rahatlığı ile kolaylığı git gide silinip ortadan kalkmıştır. Sonuçta,

Yeniçağ Batı Avrupasının tersîmlediği tasarı uyarınca öncelikle Osmanlı Türklüğünün İslâmsızlaştırılmasıyla bu medeniyet coğrafyasının doğusuna —İslâmî ıstılâhta buna Maşrık denir— şâmil mezkûr kültür ortaklığı da silinip gitmiştir.

Türkler ile Farslıların ortaklığını tarihte andırır tek örnek, İkinci Dünya Savaşı sonuna değin, Çinliler, Japonlar ile Koreliler arasındaki sıkı kültür birliğidir.

(Ş. 'nın, Dergah Yayınları'nca yayınlanan 'Sorun Nedir' isimli kitabından alıntılanmıştır.)

Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı


[1] Alm Berufung; Fr&İng vocation.

[2] OsmT pederşâhîlik; Fr patriarcat

[3] Alm Einehe; Fr monogamie

[4] Bkz: Sadri Maksudî Arsal: "Türk Tarihi ve Hukuk", 333.-337.syflr.

[5] Milâdi Altıncı yy.da kurulan Hazar (Türk) Devleti ile ahfâdı Karayım Türkleri Yahudi dinini; Karaman Türkleri Ortodoks ve Kuman Kıpçak Türkleri ise Katolik mezheplerini benimsemişlerdir.

[6] Bkz: L.N.Gumilyov: A.g.e., 425.s.

[7] Sadri Maksudi Arsal: "Türk Tarihi ve Hukuk", 267. s.

[8] Bkz: J.J. Saunders: "A History of Medieval Islam", 141. - 184.syflr.

[9] Rivâyete göre, bir ayda iki yüz bin Türk ihtidâ etmiş. Osmanlılar ile Azarbaycanlılar örneği Batı Türkleri Oğuz menşelidirler. Oğuzların konar-göçer zümresine 'yörük'; kırlık alanlarda yerleşik yaşayanlarına 'Türkmen'; şehirlerde oturanlarına da 'Türk' denmiştir. —Bkz: E.W.Lane: "Arabic- English Lexicon", I. cilt, 305.s.

[10] Bkz: Peter B.Golden: "An Introduction to the History of the Turkic Peoples", 185.s; konuyla ilgili olarak Peter Golden'in zikrettiği kaynak: Ibn Athîr: "Al-Kâmil fi-t-Ta'rikh/Chronicon quod Perfec- tissimum Inscribitur", ed. C.J.Tornberg, Leiden, 1851 - 1876, reprint Beirut, 1965 - 1966 with dif- ferent pagination.

[11] Onuncu yy. da Moğolistanın güney doğusundaki anayurtlarından hareketle Çinin kuzeyi ile Mançur- yayı ele geçirip bir süre sonra Çinlileşmiş Hıtaylara izâfeten Orta Asya Türkleri, Çini ve Çinlileri Hıtay/lı şeklinde anar olmuşlardır. Zamanla Türklere bakarak Araplar ile Farslar 'Hitây', Ruslar da 'Kitai' demişlerdir —bkz: Peter B.Golden: Aynı yer.

[12] Bkz: Jean-Louis Bacque-Grammont: "L'Appogee de YEmpire Otoman: Les Evenements (1512 - 1606)", 141 - 143.syflr; ayrıca bkz: Robert L.Canfield: "Theological 'Extremism' and Social Move- ments in Turko-Persia", 132. - 150. syflr.

[13] Bkz: EK 11e

[14] İng "Turko-Persian Islamicate Culture." -Robert L.Canfield: "The Turko-Persian Tradition",1- 34.syflr.

Robert L. Canfield, 'İslâmî'yi, din anlamında Islamic şeklinde kullanırken, medeniyet için Islamicate demiştir —bkz: A.g. çalışma, 32.s.

[15] Bkz: Gerhard Doerfer: "Türkische und Mongolische Elemente im Neupersischen", dört cilt.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN