Arama

...

Göktürkler...

  1. Çinlilerin Tu-kiu dedikleri Türkler (), M.S. 400e doğru, Çinin Şansi eyâletinin batısında yaşıyorlardı. Başlarında da, Hun olan ile Mete hanların Tuku sülâlesinden gelen Açina kağan soyuna mensûp hükümdârlar bulunmaktaydı. Sung hânedânından imparatoru Tay Ven Ti, Türk budunundan Tsiu-kiu-şi uruğunu kırıma uğratmıştır. Tsiu-kiu-şi uruğunun yalnızca Açina (Aşına yahut Asena) kolu, Bilge Şad'ın önderliğinde 439da Şansinin 2300 km batısındaki Altay dağlarındaki Ergenekon vâdisine sığınarak kendini katliâmdan kurtarabilmiştir. Adı anılan soydan da Tüsükü hânedânı ortaya çıkmıştır. Tüsükü, 'Türkler' demek olabilir.[1] Belgelerin güvenilir kılavuzluğunda, bugün bildiğimizce, Türkler, Hunların 468de yıkılışlarından sonra, 500lerin ilk yarısında tarih sahnesine çıkmışlardır. Bu bildirdiğimiz hususu, Türklerin oluşma dönemlerine dönerek bellibaşlı birkaç önemli vakaya kısaca bakarak onları yakalamağa çalışalım.

535te Ergenekondan çıkan Türkler, Altayların doğu eteklerine varıp Avarların hâkimiyeti altında yaşamağa koyulmuşlardır. Avarlara gelince; onlar da, 552de T'u-kiular, yânî Türkler ile Tabgaçların baskıları karşısında gerilemiş, sonuçta yurtlarından sürülmüşlerdir. Yerleriniyse, kendileri gibi, Hunlardan (Hsiung-nu) gelen Türkler (T'u-kiu) ile Uygurların atası olan Töleç lere bırakmışlardır. Sonunda Avar tahakkümünden kurtulan Türkler, 552de de Cücen (Ju Jan) hükümdârı Analmanı da kesin yenilgiye uğratınca önderliğinde bağımsız devlet kurmak fırsatını yakalayabilmişlerdir. Babası Bilge Şad olan Yavu Yabgu'nun oğlu , Türklerin atası olarak kabul olunan Eski Hunların pâyıtahtı Ötükeni kendine idâre merkezi ilân etmiştir. 535te han ünvânıyla Doğu Göktürklerin başı olmuştur. Kardeşi İstemi Hanla birlikte Cücenlerin yanısıra Avarları 552de yenip Göktürklerin bağımsızlığını temin ettikten hemen sonra Uluğ-yabgu olmuştur.[2]

Bumin Hanın ardından oğlu Kara Issıg Han ve onun ölümüyle Bumin Hanın inisi (küçük erkekkardeşi) Mugan yahut Muhan Han tahta çıkmışlardır. Muhan Hanın öteki inisi (ö: 576; saltanat: 552 - 576), Türklerin genişleme ile yayılma yönünü doğudan batıya çevirmiştir. Bu noktadan itibâren önceki siyâsî sâiklere bu kere, bir de, iktisâdî menfaat âmili eklenmiştir. Zirâ Türklerin ilk yaşadıkları mekânın[3] batısına düşen çok geniş bir saha[4] İlkçağın sonlarından itibâren iktisâdî etkinlikler bâbında yeryüzünün en önemli yörelerinden biri olmuştur. Şu bahsedilen yörenin can damarıysa, meşhûr İpek yoludur. Türkleri anayurtlarından koparıp da ülkelerinin batısına cezbeden temel etken İpek yolunu ele geçirme ile onun getirilerinden pay kapma iştiyâkıdır. Asyanın kuzey doğusundan ortaları ile batısına intikâl eden Türklerin saldırı hedefleri ile etkilendikleri medeniyetler de, böylece Çinden İrana kaymıştır.

İranı devre dışı bırakarak Türkler, Çin ile ilkin Doğu Roma, ardından da Bizans arasındaki ticâretin aracısı olmağı amaçlamışlardır.[5] Sözünü ettiğimiz olağan, gelişigüzel bir ticâret olmayıp Avrasya medeniyet ekseninin iki aşırı ucu arasındaki mal, tavır, hüner, zanaat, fikir ile zihniyet değiştokuşudur. Türkler, medeniyetinin Seyhun ile Ceyhun öteleri (Ar Mâverâünnehir; L Transoxiana) merkezî ülkesi Soğdianayı zapdedip burasını yurd edinmişlerdir: Türkili/Türkistan.

Bahse konu olan, Türkün nevişahsına münhasır bir tavırdır. Ele geçirdiği toprağı, anayurduna ekleyip orasını tâlî/ikincil bir ülke olarak görmemiş, o yöreye yerleşerek orayı yeni anayurt diye benimsemiştir; o kadar ki, geldiği diyârı, yanî önceki, aslî anayurdunu maşerî hâfızasından çoğu kere silmiştir. Böylelikle uzun geçmişi süresince defalarca yurt değiştirmiş. Sonuçta tarih boyunca farklı coğrafyalarda birçok yeni 'Türkili' ortaya çıkmıştır. Her yeni Türkilinde Türk milleti, öncekinden farklı bir kültür belirlenimine tâbî olmuştur. Ne var ki kimi temel özelliklerini, köklü değişmelere rağmen, her nasılsa, muhâfaza etmiştir. Bu değişmez özelliklerin dördü, dil, devlet şeklinde teşkilâtlanabilme, ordu yürütme yetisi[6] ile soy sop saplantısından berî olmadır.

  1. Tarihin köklü milliyetleri öteden beri yerleşik bulundukları yurtlarıyla bir solukta anılır olmuşlardır. Bahse konu olanların en tanınmış örneklerini Çinliler,

Hintliler, İranlılar, Yunanlılar/Rumlar, Araplar, Moğollar ve bilâhare Ruslar, İtalyanlar, Fransızlar, Almanlar ile İngilizler oluşturmuşlardır. Israilliler de, 'kadim vatanlı' bir milliyeti teşkil etmekle birlikte, ilkin Babilliler (M.Ö. 600 - 536 arasında), bilâhare Romalılar (M.S. 77de) olmak üzre, ecnebiler tarafından yurtlarından sürülmüşlerdir. Yeryüzünün hani neredeyse dörtbir köşe bucağına dağılmışlardır. Fakat gittikleri her yere dini - milli - vatani belirlenimleri ile özelliklerini berâberlerinde taşımışlardır.[7] Israillilerin tersine, yurtlarından sürülmemiş olmakla birlikte, yine de onlara benzer biçimde İngilizler de yeryüzünün dörtbir yanına yerleşmişlerdir. Bundan dolayı da İngilize vatanı ile devleti "güneşin batmadığı imparatorluk" şeklinde gözükmüştür. İktisâdi ve buna bağlı siyâsi saiklerle İngilizlerin bir kısmı anayurttan ayrılarak açık denizlere yelken açmış, meskûn olan yahut olmayan yeni diyârları kendilerine yurt kılmışlardır. anayurdunu maşeri hâfızalarından silmeksizin 'yeni İngiltere'ler ile İngiliz sömürgeleri inşâa etmişlerdir.

  1. Türklerin tarihi seyri az önce zikrolunmuş bilindik örneklerden hiçbirine uymamaktadır. Bu yüzden de gerek klasik İslâm gerekse Yeniçağ Avrupa tarih ile kültür filosofları tarafından ya anlaşılmamışlar ya da yanlış algılanıp hor görülmüşlerdir. Birkaç yüzyıl aralarla kültür belirlenimlerini kökten değiştirmeleri Türkleri özgün düşünce düzen şebekelerini inşâa etmekten alıkoymuştur. Milâdi altıyüzlere değin temelde Çin medeniyetinin kimi renklerini taşıyan konar-göçer-avcı-çoban-hayvancılık ile maden işlemeciliği ve ordu ile devlet teşkilâtlanmacılığını yansıtır bir kültür belirleniminde yaşamışlardır. Bu salt Asyalı renklerin bir kısmını Altıyüzlerin ikinci yarısından itibâren yitirir olmuşlardır. Hintten, özellikle de İrandan esen Ari 'yel'lerin etkisinde kalmışlardır. Tibet aracılığıyla Hintten Burkancılığı; İrandan ise Zerdüşt'ün (yaklaşık M.Ö. 1200) dini Mazdakcılığı (Türkcede Mecusilik yahut Zerdüştilik de denir), özellikle de Mani'nin (M.S. 216 - 277) kurduğu Manicilik (Fr Manicheisme) ile Hırıstıyanlığın bir kolu olup da Istanbul piskoposu Nestorios" a (381 - 451) izâfeten Nasturiliği almışlardır. Bu sayılanlardan Maniciliğe büyük rağbet gösterip onu Çine dek yaymağa, öyleki imparatora benimsetmeğe çaba harcamışlardır.
  2. Yedinci yüzyılda yeryüzünün kalburüstü klasik dört medeniyetinden, yani Çinden, Hintten, İran ile Hırıstıyan Bizanstan çıkan yolların kesiştiği kavşak noktası Türkistan olmuştur. Saydığımız bütün bu medeniyetlerden neşet etmiş unsurları Türkler, kendi Göktanrıcı, konar-göçer-avcı ve çobanlık-hayvancılık, maden işlemeciliği, ordu ile devlet teşkilâtlanmacılığı kültür değerleriyle mezcetmişlerdir. Böylesine olağanüstü gayrımütecânis, giderek karmakarışık bir kültür tableausunu hayâl etmek bile zordur.

Türklerin yüzlerce yıl yaşadıkları ve içinden çıktıkları şartlar, özge toplumlarda da onlarınkine benzer özelliklere zemin hazırlamıştır. Bahsi geçen özelliklerin başında dinî-uhrevî itikâdın kavmî-mahallî kalıp ahlâkî cephesinin sönüklüğü ile zayıflığıdır. Burkancılık, Hinduluk, Mazdakcılık, özellikle de vahiye dayalı tektanrılı dinler çeşidinden üstün kurumlaşmış itikâtlara intisâb edinceye değin kadîm devirlerin Romalıları, Germenleri —Franklar, Vikingler, Gotlar ile Vandallar—, Rusları, Çinlileri, Moğolları, Türkleri, Arapları, İbranîleri, İnkaları, Mayaları, Aztekleri, Berberîleri, Zencîleri ve bu gibileri, saydığımız inanç düzenleri ile benzerlerinin az yahut çok telkîn ettikleri evrensel hakkaniyet, insâf ile merhâmet duyuşlarından yoksun kalmışlardır.[8]

  1. Altıncı yüzyılda Türkce konuşan civâr uruklar, güçlü bir devletin çatısı altında birleşerek barışa, esenlik ile gönence ulaşmak arzu ile ihtiyâcını duymuşlardır. İşte tarihte ilk Türk devleti olmak özelliğini gösteren Göktürkler, çevrelerinde yaşayan Türkce konuşan bütün boylar ile urukları kendi siyâsî hâkimiyetlerinde toparlayıp birleştirmişlerdir. İmdi Göktürk devleti sâyesinde tekmil Türkce konuşan boylar ile uruklara bundan böyle Türk denilir olmuştur. Yedinci yüzyılda 'Köktürk' olan ad, bilâhare Göktürk şeklini aldığı anlaşılıyor. 'Kök/gök', Türkcede 'semâ', 'semâvî', yanî 'mâvî', 'boz mâvîsi' anlamlarına, gelir. 'Semâvî Türkler' anlamını taşıyan Göktürkün iddialı bir şeref lakabı olduğu âşîkârdır.[9]

Ergenekona bir Hun boyu olarak sığınmış Türk budunu, yüz yıl zarfında toparlanıp bilinçlenerek Göktürk devletini kurmuştur. Türkce konuşanları devlet çatısı altında biraraya getirmiş, Kuzey Asyayı ele geçirmiştir. Mete'nin eriştiği sınırlara ondan sonra ilk defa yeniden ulaşanlar, Göktürkler olmuştur. İrana girdiklerinden, Doğu Avrupaya geçerek İstemi Hanın son yılında, yanî 576da Kırımı zapdettiklerinden dolayı, Mete'nin eriştiği sınırları dahî aşmışlardır.

Göktürklerin pâyıtahtı Ötüken, Cengiz Hanın taht şehri Karakurumun altmış km kuzeyinde, Orhun ile Selenge (Tamur) ırmakları arasında Koşa Çaydam gölü yakınında, Budapeşteyle aynı enlemde olup bugünkü Moğolistanın kuzeyindedir —47° 30' enlem ile 97° 30' boylam.

  1. Göktürk şehzâdelerine 'tiğin' yahut 'şad' denmiş. Avarlarda olduğu üzre, hükümdârlar 'kağan' ünvânını taşımışlar. Bahsi geçen ünvân daha Göktürk devrinde 'hagan' (^han) şeklinde telâffuz edilir olmuş. Doğu ile Batı olmak üzre, iki kağan vardı. Ötükendeki kağan, Batınınkinin de âmiri ve ağasıdır.[10]

('nın, Dergah Yayınları'nca yayınlanan 'Sorun Nedir' isimli kitabından alıntılanmıştır.)

Ş. Teoman DURALI


[1] Bkz: Yılmaz Öztuna: "Devletler ve Hânedanlar", 139.&178.syflr.

[2] Bkz: Yılmaz Öztuna: A.g.e.,139.s.

[3] Gobinin kuzeyi ile kuzey doğusu.

[4] Çinin orta kesimlerinden Bizansın doğu bölgelerine dek.

[5] Bkz: Lev Nikolayeviç Gumiliyev: "Eski Türkler", 69. - 82. & 130. - 243.syflr.

[6] Ar sevk el-ceyş; Y he stratekike; L scientia rei militaris; Alm Feldherrnkunst, Kriegführung.

[7] Yeryüzünün neresine yerleşmiş olurlarsa olsunlar, Israilli toplulukların mensûpları, kendi aralarında, yüzyıllar boyunca, "gelecek yıl Kudüste buluşalım/buluşacağız" andını içerek asli anayurtlarını anmış ve ona bağlılıklarını çarpıcı biçimde teyid etmişlerdir.

[8] Sözünü ettiğimiz kadîm devirlerin yalınkat yaban gaddarlığına rahmet okutacak cinsten solukları kesen, dudak uçuklatıcı sınır tanımaz sistemli zulüm ile vahşet mekanisması, dinin yaşama gündeminden düşürülüp yerine düşünce sisteminin ikâme olunduğu Yeniçağ Batı Avrupa ile onun devâmı Çağdaş İngiliz-Yahudî medeniyetlerinde görüyoruz.

[9] Bkz: Yılmaz Öztuna: A.g.e., 139.s.

[10] Bkz: Yılmaz Öztuna: A.g.e., 139.&140. syflr; ayrıca bkz: Louis Hambis: "La Haute-Asie", 34.- 49.syflr.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN