Arama

Medeniyetlerin kesiştiği coğrafya

Medeniyetlerin kesiştiği coğrafya

1. coğrafî hudutlarını bir çırpıda tayîn etmek imkânsızdır. Haritaya kabataslak tarzda göz attığımızda, Orta Asyanın, batıda Aral gölünün ortasından geçen 60° doğu boylamı ile doğuda Yakutstan geçen 130° doğu boylamı, kuzeyde Lena ırmağını güneyden kesen 60° kuzey enlemi ile güneyde Hindukuş dağlarını ortadan kateden 32° kuzey enlemi arasında kalan aşağı yukarı 10,735,000km2lik[1] muazzam geniş bir araziye yayıldığını görüyoruz. Bu sahanın güneyinde yeryüzünün en yüksek sıradağlarından Himalayalar ile Hindukuşların; orta kesiminde Altaylar, Karakurum ile Tanrı dağlarının, uçsuz bucaksız Gobi, Taklamakan, Karakum ile Kızılkum çöllerinin, Balkaş ile Baykal göllerinin; batıda Aral gölü, Seyhun ile Ceyhun ırmaklarının; kuzeyde de güney Sibirya ovaları ile kesîf çam ormanları olan Taygaların yer aldığını görüyoruz. Himalayalar gibi, deniz seviyesinden 8000 küsur m yüksekliklerden, Turfan ovası gibi, 170m aşağılara inilebilir. Sıcaklık, güney Sibirya ovalarında kışın -35°ye düşebilirken, çöllerin bâzısında 45°ye dek çıkabilir. Nitekim bâzı yörelerde gündelik sıcaklık farkı, 90° ile 95°santigrata dek varabiliyor.[2]

Bu dağlarla, ormanlarla, çayırlarla ve bozkırlarla kaplı, sert iklîmlerin hüküm sürdüğü açık denizlerden uzak, pek geniş, zorlu, engebeli arazî, güney doğusundan güneyine, güney batısı ile batısına doğru uzanan , Hint, kadîm (Pers) ile Roma-Bizans gibi tarihin kaydettiği en parlak medeniyetleriyle çevrelenmiş bir bölgedir. Buranın bağrından sökün edip Avrasya anakarasının dörtbir yanına dal budak salmış olan sert, savaşcı ruhlu kişilerin oluşturduğu göçebe, yarı- göçebe, bozkır toplumları, bölgenin sınır kesimlerinde adı anılan medeniyetlerle süreklice etkileşmişlerdir. Yine burası birçok konuda tarihe ilkleri yazdırmış bir bölgedir. Bunların başında, aşağı yukarı M.Ö. İkinci binden itibâren, atın, binek hayvan olarak kullanılması gelir. Bunun yanında, ata binmeğe uygun giyecek (tog), eyer, üzengi, mahmuz v.s. saymak gerek. Ata binilerek, yer değiştirme, yol alma hususunda devrim yaratılmıştır. Muazzam mesâfeler, o devirlere göre, nisbeten pek kısa sayılabilecek sürelerde katedilebilir olmuşlardır.

Mızraklı, kalkan ile kılınçlı ağıraksak yaya savaşcıdan farklı olarak Orta Asya bozkırlarının ok ile yaylı binicisi, olağanüstü hareket kâbiliyeti gösterir. Hücuma kalkarken hilâl biçimini çizen bu hızlı biniciler, yakın çevrelerinde yaşayan başta kurd olmak üzre, avlanan yabanî yırtıcı hayvanlarda gördükleri gibi, hasımla karşılaşınca, birden sırtlarını dönerek kaçarcasına muharebe meydanından çekilirler. Kaçtıklarını sanan düşman, salkımsaçak ya peşlerine düşer ve aksi istikâmette hızla yol alanların at üstünde dönerek fırlattıkları oklara hedef olmak suretiyle zaiyat vermeğe başlar ya da ganîmetin üstüne üşüşür. Her iki durumda da düşmanı sındırarak mahvederler. Vur - kaç yöntemini uygulayarak çete savaşcılığının öncüsü olmuşlardır. İşte bu yöntemle savaşmak suretiyle en hızlı araç savaş arabası olan başta Çinliler ile Farslar olmak üzre, etrâflarındaki yerleşik medeniyet toplumlarını iki de bir vurmuş, sonunda topraklarını ele geçirmişlerdir. Fakat bir kısmı dahî, boyundurukları altına aldıklarının bağrında erimeğe yüz tutmuştur. Erimeyenlerse, ya yerlerinde yurtlarında kalıp devlet kurmuş ya da tası tarağı toplayıp göç yollarına düşmüşlerdir.

Orta Asyada Hunların varsayılı (Fr hypothetique) halefi olan iki merkez güç, Türkler ile Moğollar,[3] savaşcılarını (ET urungu, urugut, uruncu) 'on'luk sayı düzenine göre tertiplemişlerdir. Savaşan birliklerde esâsı atlılar yahut biniciler (ET atlığ) teşkil eder; piyâdeyse (ET yadağ sü = yaya asker), önemsizdir. Atla yürütülen çarpışmalarda hız olağanüstü bir etkendir. Vuruşmanın tekmil seyri sözü edilen üstün sürate göredir. Bu durum yalnızca muharebe sırasında değil, savaşın tamamı için geçerlidir. Her asker (ET çeri), kendine yeter tarzda donatıldığından, uzun seferlerde iâşe derdi en aza indirilebilinmiştir. Ondalık sayı düzeni uyarınca tertiplenmiş birlikleri oluşturan çeriler, topluca olduğu kadar, icâbında, tek başlarına da yiğitce, ustalıkla, sabır ve inatla döğüşmüşlerdir. Hareketlilikleri ve inatlarıyla Ortaçağ Latin dünyasında ongunları olan kurtla bir ağızda, İtalyanca bir deyimle, anılır olmuşlardır: "La bestia senza pace" ("huzursuz hayvan").[4] "Hayvan"dan kastolunansa, 'kurt'tur. "Durup dinlenmeyen"e gelince: Pes etmeyen, istirahata çekilmeyen; saldıran, çekilen, dönüp yeniden saldıran, demektir. Orta Asya bozkır boylarının bahsi geçen vuruşma tarzı ile zihniyeti, Milâttan önceki çağların İskitlerinden, Hunlarından sonraki devirlerin Moğollarına, Tatarlar ile Türklerine —Timurlenk ile halefleri, Selçuklular, Kölemenler ile Osmanlılara— değin kesintisizce sürüp gelmiştir. Kara vuruşmalarında görülen bu savaşma usulü ile tarzı, 1400lerin ortalarından itibâren kendini git gide Osmanlı Türklerinin deniz muharebelerinde dahî gösterir olmuştur. Bütün bir yaşama anlayışı ile ufku, dünyagörüşü ile teşkilâtlanma öğretisi, Orta Asya menşeli toplumların, özellikle de Türklerin tarihi boyunca savaşma ile savaşcılık üstüne kurulmuştur.[5] Bahsettiğimiz yaşama anlayışı ile toplum düzeni kendine mahsus birtakım özellikler taşır; şöyle ki: Atasoylu ile ataerkil aile nizâmı; köpzevcelilik; evlenmenin ardından kadının, kocasının aile efrâdına katılması; erkeğin savaşcı olma keyfiyeti ile buna bağlı sıkı ve tutarlı namus ile dürüstlük, arkadaşlık[6] ile dayanışma anlayışı ve kadın - erkek birlikteliğinin vurgulanması. Türklük, belli bir medeniyet dairesine —buna İslâm da dâhildir— uyarlandığı ölçüde kadın - erkek birlikteliği şartı da tavsamıştır. Başka birçok toplumda da savaşcılık eğilimi izlenebilir —Prusya Almanları, Romalılar, Japonlar, Masai çeşidinden kimi Afrikalı yahut Apaçe, Komançe, Navajo ile Çeroki gibi Amerika Kızılderili boyları yahut da Kafkasyanın Çerkesleri ile Çeçenleri sözgelişi. Ama savaşcılık, bu saydığımız kavimlerin yahut boyların ya bütün geçmişlerine yayılmış değildir ya da yayılmışsa bile, onların kendileri tarihte etkin bir konumda olmamışlardır. İşte sıraladığımız etkenlerden ötürü, ister Hunların ahfâdı isterse İskitler gibi İran kökenli olsunlar, başta Türkler olmak üzre, Orta Asya çıkışlı kavimler, tarihte özel ve özgün bir mevki tutmuşlardır.

2. Göktürkler, Altıncı ile Yedinci yüzyıllarda öteki Türk boylarından daha fazla Moğolî görünüşlüydüler. Buna karşılık Uygurlar, ataları, demekki bir kısım Hunlar gibi, kızıl, uzun saçlı Avrupalılara benziyorlardı. Çin tasvirlerinde Uygur, koca burunlu, iri gözlü, alt dudaktan başlayan sakallı, gür bıyıklı, kalın kaşlı olarak gösterilmiştir. Bahsi geçen öbeğin kesinlikle Arî görünümlü olduğuna Uygur höyük[7] kazıları tanıklık ederler.

İki tarafın savaşcı olması dışında, aralarındaki fizik benzemezliklerin yanısıra, Göktürkler ile Uygurlar, birbirlerinden huy bakımından da farklıydılar. Göktürkler, meselâ, hanları ile tarhanlarına aşırı raddede bağlı bulunmalarına, karşılık, Uygurlar, bağımsızlıklarına düşkün kabîleler olarak belirli bir yönetimin çatısı altında birleşmekten kaçınmışlardır.[8]

3. Yer yer ve zaman zaman devlet kurmuş Orta Asyanın bu bozkır savaşcı toplumlarından tarihte en ziyâdesiyle ses getirmiş olanlar, Türklerdir.[9] Onların da tarihte en görkemli başarısı, kurmuş oldukları Yeni zamanların en uzun ömürlü olanlarından imparatorluk ülkü devleti, Osmanlıdır. Onu uzun ömürlü imparatorluk ülkü devleti bâbında, bir çırpıda, Çinin, Sasanî ile Romanın saffında sayabiliriz.

4. İklîm ile yerşekli (Fr topographie) şartları itibârıyla yeryüzünün en amansız yörelerinden biri olma özelliğini gösteren Orta Asyanın erkeği de kadını da, sert, inatcı, tavîzsiz mizâçlıdır. Savaşmak irâdesi, Orta Asyalıya ârız olmayıp onun cevheridir. Filhakîka 1800lerin başlarında Malayada bir İngiliz memuru olup insan tabiatını ilk elde iklîmin tayîn ettiği kanâatını taşıyan , kanısını bize şöyle bir gözlem verisiyle temellendirmiştir: "... Malaya'nın (Straits) mayıştırıcı, miskinleştirici, hûlyâlı havaları yerine, dostumuz Mekkavi, Altayların, adamı çelikleştiren berk iklimînde yetişseydi, (Hz) Ali'nin aman tanımaz mutaassıp takipcisi ve tarafdârı olurdu."[10]

Avrasya anakarasının coğrafî merkezini teşkil eden Orta Asyadan dörtbir yana —doğuya ve kuzeye: İç Sibiryadan Kuzey Buz Denizi kıyılarına dek: Yakutistan; güneye: , kuzey ile orta Hindistan (özellikle Pencâb ile İndüs vâdileri); batıya: İran, Irak, Suriye, Mısır (özellikle Kölemenler), ovaları— göçen Türk boylarının, kimliklerini muhâfaza edebilmiş oldukları iki yöre var. Bunlardan biri, Rusya ovaları —Altınordunun bakîyesi Kazan Tatarları—, ötekisi de, Selçuklu-Osmanlı şemsîyesi altında neşvünemâ bulmuş Kafkas (özellikle Azarbaycan) ile Anadolu (kısmen de Balkan) Türkleridir. Her iki geniş bölge, gerek iklîm şartları gerekse yerşekilleri (Fr topographique) özellikleri bakımından 'anayurt'[11] Orta Asyayı andırmaktadır. İşte, esâs insan kaynağını Kafkasya ile Anadolu Türklerinden sağlayıp İslâmın kutsal mirâsı ile emânetini üstlenerek, bir ölçüde, atası ve selefi Selçukluyla birlikte, Osmanlı Türkü, 'Devletiebedmüddet' ile 'Cihân hâkimiyeti mefkûre'lerini bir bayrak gibi bin yıl boyu taşımıştır.

(Ş. 'nın, Dergah Yayınları'nca yayınlanan 'Sorun Nedir' isimli kitabından alıntılanmıştır.)


[1] Bu rakam, Doğu ile Batı Türkistanlar, Kazakistan, Moğolistan, Afganistan ile Tibet gibi, Orta Asyanın ana bölgeleri ile ülkelerine ilişkin yüzölçümlerin toplamını ifâde eder.

[2] Bkz: Jean-Paul Roux: "L'Asie Centrale", 21. - 29. syflr; ayrıca bkz: " Atlas of the World/ Comprehensive edition", harita sayısı: 38.

[3] Daha önce belirtildiği üzre, Türkler ile Moğolların, gerek kavim olarak gerekse kullandıkları diller bakımından ortak menşeye sâhib olup olmadıklarına dair hüccet yoktur. Dillerinde paylaştıkları kimi unsurlar, biçimce ikisinin de sondaneklemeliler öbeğine mensûb olmasının dışında, arızîdir. Birbirlerine uzun süre komşu kaldıklarından, pek çok dil unsurunu takas etmişlerdir. Bulundukları ortak coğrafî şartlardan ötürü, ikisinin de kültürü ile dilinde benzer özellikler husule gelmiş olabilir.

[4] Bkz: Gerard Chaliand: "Les Empires Nomades de la Mongolie au Danube/Ve - IVe siecles avJ.C.

  • Xve - XVIe siecles apJ.C.", 34.

[5] Konuyla ilgili olarak başvurulabilinecek başlıca kaynaklar: & Angus McBride: "Attila and the ", 3. - 62.syflr; David Nicolle & Angus McBride: "The Age of Tamerlane", 3. - 47.syflr; David Nicolle & Angus McBride: "Armies of the Ottoman Turks 1300 - 1774", 3. - 38.syflr; David Nicolle & Christa Hook: "The Janissaries", 3. - 62.syflr;David Nicolle & Rafaelle Ruggeri: "The Ottoman Army 1914 - 18", 3. - 46.syflr.

[6] 'Arkadaşlık', iki savaşcının sırt sırta vererek döğüşmesi tasavvuru.

[7] İster Hun, ister Hint-Avrupa menşeli olsun İlkçağ ile Erken Ortaçağ Orta Asya bozkır toplumları Kurgan kültürleri biçiminde anılırlar. 'Kurgan', Eski Türkcede 'kale' demekse de Ruscaya belli bir mezar çeşidini dile getirmek üzre geçmiştir. Bu mezar çeşidini M.Ö. Beşinci binden başlayarak Hırıstıyanlığın, bilâhare Müslümanlığın zuhûruna değin kullanmış ve benzer cenâze âdâb ile âdetlerini izleyip gömme törenleri icrâ etmiş toplumlar, tarihte Kurgan kültürleri diye zikrolunurlar. Eski dünyada, yanî Avrasya anakarasında başgöstermiş bellibaşlı göç dalgaları, hemen her zaman Kurgan kültürü mıntıkasından yola çıkmışlardır.

[8] Bkz: L.N.Gumilyov: A.g.e., 229. & 230. syflr.

[9] Bkz: John Keegan: "A History of Warfare", 47. & 48. syflr; ayrıca bkz: David Nicolle & Angus Mc- Bride: "Attila and the Nomad Hordes", 6.s.dan itibâren.

[10] John Turnbull Thomson: "Glimpses into Life in Malayan Lands", 43.s.

[11] Alm Urheimat; Fr pays d'origine;ayrıca bkz: EK 6ya (433 sayılı dipnot).

Prof. Dr. Teoman Duralı

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN