Arama

kölelik ile câriyelik yoktu

Eski Türklerde kölelik ile câriyelik yoktu

Kuzey Doğu Sibiryada yaşayan ve Moğolların etkisinde kalarak Kam (Şaman) olan kimi Türk oymakları dışında Türkler, bidâyette, Göktanrı (Tagri) dinindendiler. Bu dinin peygâmberi, vahiy verisi tebliği, tapınağı, ibâdet şekilleri ile ruhbân taifesi olmamıştır. Göktanrı, Allahı andırır biçimde yaradan ve âlemlerin Rabbı olmayıp Türk budununa mahûs bir tanrıdır. Gök, yer yahut toprak ile su, kutsaldılar. Ölüler ya mumyalanır ya da gömülürlerdi.[1]

kölelik ile câriyelik yoktu. Türkler, kendi toplumlarında köle yahut câriye olamazlardı. Hepsi hür (ET ozgu kurtulgu) ve savaşcıydılar (ET urungu). Küçük yaşlarda ok atmak başta gelmek üzre, silâh kullanmak ile ata binmeği öğrenirlerdi. Silâh kullanmak ile ata binmekte usta kılınırlardı. Askerî sıradüzeni ve nizâm intizâm esâstı ve toplumun tamamına şâmildi. Köleler ile câriyeler, ya esir düşmüşlerden temîn olunur ya da satınalınırlardı. Kadın dahî, ata biner, silâh kullanır ve örtünmezdi. Bununla birlikte, öncelikle asilzâdeler arasında olmak üzre, köpzevcelilik (Fr polygamie) yürürlükteydi. Domuz eti yenmezdi. Bunu komşuları Tunguzlar (toguz^domuz) ile Moğollar yerler. Bâkirelik ile iffete büyük önem atfolunurdu. Domuz eti yemek gibi, kadınını ikrâm etmek yahut bâkireliğe önem vermemek de, Moğolluk alâmetinden sayılırdı. Irza geçmenin cezâsı idâmdı. Meğer ki tecâvüze uğrayan kızoğlankız yahut dul olsun ve o erkekle evlenmeği kabul etsin. Böylece ırza geçen erkek, idâmdan kurtulurdu.

Türkler, göçebeliğe eğilimli olup soğuk iklimin insanıydılar. Zora dayanıklı olağanüstü olumsuz şartlarda yaşamağa yönelik eğitilirlerdi. Yine, soğuklara uygun giyinirlerdi. Nitekin 'toq' (Fr pantalon), 'yeq' (veste), 'yelek' (gilet) ile çizme (botte) hep menşeli giysiler olup üzerinden özge yörelere yayılmışlardır.

Melezleşmiş Eski Türkler, açık renk, gök (mâvî, yeşil, elâ) gözlü, sarışına yakın kumraldılar. Gözleri çekik olmayıp daha ziyâde badem şeklindeydi. Elmacık kemikleri de çıkık değildi. Değirmi yüzleri vardı. Ak ve duru tenliydiler. Mekânlarını değiştirdikce, yeni yerleştikleri yerin insanlarıyla kolayca karışmış, zamanla onların şeklişemâillerini almışlardır. Doğu ile kuzeye göçenler, Moğol; batıya yönelenlerse, İran, Arap, Kafkas yahut Islav halklarının beşerî biçimlerini almışlardır.

Türkler, yerleştikleri coğrafyalarda yaşayanlarla her türlü temâsı kısa sürelerde kurmağı, öyleki fâtihi ve hâkimi oldukları toplumlarla bir yahut birkaç nesil zarfında 'hemhâl' olmağı becermişlerdir. Dinleri ile dillerini diğer kavimlere benimsetmek çabasını dahî göstermemişlerdir. Hâkim ve fâtih olarak girdikleri ülkelerde birkaç nesil sonra o memlekette geçerakca din ile dili benimser, bunun ardısıra erir giderlerdi.[2] Türklüğün mezkûr makûs tâlihini ilk ve tek değiştiren Anadolu ile Rumeliyi kendine esâs kılmış Osmanlı Devletidir. Ancak, Türklüğün bir türlü kendini kurtaramadığı bir zaaf var ki, Osmanlı dahî onunla malûldur. Türkceyi kendine derd edinerek ona ihtimâm göstermek. Cihângîr devletler kurup dil bilinci ile kaygısı gelişmemiş, dilini bunca ihmâl etmiş ikinci bir millete tarihte rastgelmek zordur. Günümüzdeyse felâketin şâhikasındayız. Dilsiz duygu ile düşünce olamayacağına göre, bundan böyle felsefe-bilime ilişkin, telif şöyle dursun, tercüme bile yapılamaz. Şiire gelince; o da nasıl olsa 'kuş dili'yle iş görür olmuştur.

Çinliler, Açina hanlarının tabaasına T'u-kiu/~ü demiş olduklarından yukarıda bahsettik. Bu söz, 'Türk' demek olan 'Türük'ten bozma Çince söylenişi olduğu sanılmaktadır. 'Türük'ün çoğuluysa, P. Pelliot un iddiası uyarınca, 'Türk+üt'dür (Türk+ler). Aslında, Pelliot a göre, 'Türkü't'ün '~üt'ü Türkce değil, Moğolca çoğul ekidir. Nihâyet, bütün siyâsî deyimler, Eski Türkcede Moğolca çoğul ekini almaktaydılar. Bundan dolayı da Türkceye böyle erken çağlarda bile, ecnebî dil unsurlarının karışmış olduğunu görüyoruz.

Türk sözü 'güclü', 'sert' anlamına gelmektedir. Meselâ türk bodun 'güçlü millet' demektir. Aynı şekilde türk tayri denildiğinde bu, 'kudretli Tanrı' anlamındadır. Buna karşılık Türk tayrisi 'Türkün Tanrısı' anlamındadır.[3] Açina, 439da Gobinin kuzey kesimlerine bu dili kullanarak gelmiştir. Açina, aslında kurt demektir. Açinanın yanısıra Türkcede 'kurd'a böri/buri yahut kaşgir/kasgir, Moğolcadaysa şonocino denilirdi. 'A' takısı Çincede saygı ifâdesi olarak kullanılır. Şu durumda Açina 'asil kurt' demektir. Kurt, haddizâtında Türklerde kutsal kabul edilmiştir. Zirâ, kimi efsânelerde dişi, kimindeyse erkek, kurttan türediklerine inanmışlardır. Türklerden farklı olarak Tunguzlar domuzdan, Moğollar domuz ile köpekten, Tibetliler ise köpekten geldiklerine inanmışlardır. Bu yüzden olsa gerek, Osmanlının erken devirlerine değin Türkler, Moğollar ile Tibetlileri hor görmüşlerdir.[4]

Türk adı bin beş yüz yıl boyunca birkaç kez anlam değiştirmiştir. Açina tiginin (Fr prince) çevresinde toplanıp Altıncı ile Sekizinci yüzyıllar arasında küçük bir halk olarak varlığını sürdüren Türkce konuşan Türkler 'orda' şeklinde adlandırılmışlardır. Fakat yine Türkce konuşan diğer komşu milletler Türk olarak anılmamışlardır. İlk defa İranlı Yahudi bilgin Fazlullah Reşîdeddîn el-Tabib (1247

1318), bir ihtimâl, dilleri arasındaki farklılıklara dayanarak Türkler ile Moğolları birbirlerinden ayırdetmiştir. Günümüzdeyse, aralarında kavmi bağlar bulunmayan kimi toplumlara bile, ortak dilleri Türkce olduğundan, Türk denmektedir.[5]

Sonuçta, Altay dağları ile eteklerinde geniş ormanlık ile bozkır şartlarında kaynaşarak yaşamış 'Türküt', yani Türkler, Altıncı yüzyılda devletleşme becerilerini tarih sahnesine çıkarmışlardır. Yakın yahut uzak çevrelerinde yaşayan öteki halklarla da giderayak karışıp kaynaşmışlardır.

Zamanla kurulan devletlerden en kayda değer olanları Doğu ile Batı Göktürkler ile Uygurlardır. Göktürkler, Orta ile Kuzey Asyalı boylara mahsus Kamlık (Şamanlık), öncelikle de Göktanrı gibi, itikât manzûmelerini benimsemişken, Uygurların öncelikle üst toplum tabakaları, daha ziyâde, Burkancılık (Budhacılık), Taoculuk, Doğu Hırıstıyan mezheplerinden Nasturilik ile özellikle Mazdaklık gibi, yaygınlaşmış dinlere intisâb etmişlerdir.

Kurulduğu 545 ile 600 arasında en parlak devrini idrâk eden Göktürk devletnin dili Uygurlarınkinin aynıydı. Bu sebeple aralarında yoğun bir ticâret ilişkisi kurulmuştur.

Hsiung-nulardan itibâren Göktürklerin bir bölümü, Uygurlarınsa neredeyse tamamı Doğu medeniyetleri câmiasına mensuptular. Filhakika Göktürklerin ancak bir bölümü medeniyetleşmiş hâldeydi. Uygurlar devrindeyse Türkler, artık kısmen dahi olsa, felsefileşmiş medeniyet merhâlesine ulaşmışlardır. Şu durumda, Türklerin bir kısmı konar-göçer hâlde yaşarken, bir bölümü de yerleşerek hayvancılıkla, tarım ve zanaatla uğraşmağa koyulmuştur. Zamanla şehirleşip[6] devletleşmişlerdir.[7] İşte, tarihte en geniş coğrafyaya yayılarak yaşamış olan Türklüğün,

Müslümanlıktan önceki dönemlerinde, bir bölümü konar-göçer kültürlerinin özelliklerini sergilerken, bir başka kesimi de Doğu câmiasının medeniyetlerinden olmuştur.

Türklük haddizâtında hâlli müşkül bir meseledir. Kadîm yahut Eski Türk denilen olayın kapsamı nedir? Göktürkler dışında Türk adıyla anılan özge bir devlet yoktur. Selçuklu ile Osmanlının kaynaklandıkları Oğuzlar, Türktüler. Bu, biliniyor. Fakat sözgelişi Uygur, Kırgız, Tatar, Peçenek gibi halklar Türkce konuşmakla birlikte, kavmiyet bakımından Türkmüydüler, bilmiyoruz.

Türkce, aşağı yukarı Milâdî yıllardan beri Kuzey doğu ile Orta Asya boylarının ortak bildirişme aracı olduğu biliniyor. Öyleki Cengiz Hanla birlikte büyük devlet boyutuna erişen Moğolun üst seviyedeki erkânı da Türkce bildirişmiştir. Türklüğün bir ucunda Göktürk, öbüründeyse Osmanlı durur. Bu iki tarihî durağı birbirine bağlayan hat Oğuzdur. Göktürk ile Oğuz, bir ve aynı varlığın iki farklı adlandırılışımıdır? Yoksa Göktürkün 'Türk'ü kavmin adı olup da 'Oğuz', efsânevî kurucudan mülhem beğlik yahut han hânedânının ünvânımıdır? Açık seçikce bilmiyoruz. Bildiğimiz sonraki iki Türk cihân devleti Selçuklu ile Osmanlının gerek en üst idâreci erkânı, demekki hânedânı gerekse temel toplum unsurunun, yânî tabanının, Oğuz olduğudur. Aslında 'ok'un çoğulu, yânî günümüz Türkcesinde 'oklar' demek olan 'Oğuz', bir 'boylar birliği'dir (Ogur). Değişik Türk oymakları ile boylarının birliğine 'Oğuz' denmiştir. Bunlardan biri olan Kayı aşîreti yahut oymağı, cihângîr Osmanlı devletinin altı yüz yirmi üç yıllık hânedânına vucut vermiştir.

Türk dilleri ile lehçeleri topluluğuna gelince; bunların, dilbilim kapsamındaki genetik sınıflama uyarınca akrabâsı varmı, yoksa yeryüzünde tek başına kalmış bir öbekmidir, bu da, seçikce bilinmiyor. Türk dilleri öbeğinin bağlı bulunduğu düşünülen Altay dilleri ailesi, henüz, varsayımdan öteye geçmiyor. Türkce birleştirimli (Fr synthetique) ve sondaneklemeli (agglutinatif) bir dildir. Birleştirimliliği bakımından Türkce, yapıca ve biçimce Latinceyi; sondaneklemeli olması itibâriyle de Japoncayı, Koreceyi, Macarcayı, Fince ile Moğolcayı ve dahî İnuit (Eskimo) dilini andırır. Moğolcayla akrabâ olduğu öne sürülmekle birlikte, bunun, gerçekten böyle olup olmadığı bile henüz kanıtlanmışlıktan uzaktır. Haddizâtında öylesine bol sayıda sondaneklemeli dil var ki, şaşırmamak elde değil. Bahsi geçen sondaneklemeliler, Güney batı Asyanın kadîm medeniyet dili Sümerce ile ekvator kuşağından itibâren Afrikanın güney yarısında yaygın Bantu dillerinden tutunuz da, Hindin güney yarısındaki Tamil dillerine; Amerika kıtasının Kızılderili dilleri ile İnuit dilinden Macarca ile Fincenin de mensûbu oldukları Ural-Ugur dillerine varana dek olağanüstü geniş bir sahada yürürlüktedirler. Sondaneklemeli oluşları, dilbilim bağlamında genetik bakımdan akraba oldukları anlamına gelmez. Bahsettiğimiz yapıca ile biçimce (Fr morphologiquement) benzerliktir. İşte, dilbilimci veya en azından Türkiyâtcı olmayıp Türkceye hevesli pek çok zevâtın bilmediği husus, dillerin böyle iki cihetten, yanî soyağaçları (secere) ile yapıları bakımından sınıflandıkları vakıasıdır. Bu cümleden olmak üzre, Türkcenin de içinde bulunduğu sondaneklemeli yapı ile biçim özelliğini gösterir diller öbeğinin bütün üyeleri ortak soy mensûbu değildirler.

(Ş. Teoman Duralı'nın, Dergah Yayınları'nca yayınlanan 'Sorun Nedir' isimli kitabından alıntılanmıştır.)

Ş. Teoman DURALI

[1] : A.g.e., 123.s; ayrıca bkz: Eveline Lot-Falck: "Religions des Peuples Altaique de Siberie", 956 - 981. syflr; ayrıca bkz: Wolfgang - Ekkehard Scharlipp: " in Zentralasien", 56. & 58.syflr.

[2] Bkz: Yılmaz Öztuna: A.g.e., 123. & 124.syflr.

[3] Bkz: Wolfgang-Ekkehard Scharlipp: "Die Frühen Türken...", 16. & 17. syflr.

[4] Bkz: Bahaeddin Ögel: "Türk Mitolojisi", Birinci cilt, 18., 556., 557. & 558.syflr; ayrıca bkz: Ahmet Zeki Velidi Togan: "UmumîTürk Tarihine Giriş", 107. & 108. syflr.

[5] Bkz: L.N.Gumiliyev: A.g.e., 43. - 47.syflr.

[6] Balık: Şehir.

[7] İl: Devlet; ilkağan yahut ilhan: Hükümdar, devlet başkanı; ayrıca EK 6ya bkz.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN