Arama

Öztürkçe akımının en önemli temsilcisi:  (1898-1957)

Öztürkçe akımının en önemli temsilcisi: Nurullah Ataç 1898-1957

Geçen yazımızda dilimizi yozlaştıran ve yoksullaştıran dil devriminden söz etmiştik. Bu yazımızda da işte bu devrimin en önemli öncüsünden 'tan bahsetmek istiyorum. Ancak dilimiz hakkında bilgi vermeliyiz:

Atalarımız, savaşçı ve hareketli milletti. Hayatlarının önemli bir kısmı at üzerinde geçer, "atta doğup, atta ölmek"ten şeref olarak söz ederlerdi. Meramlarını kısa sürede ifade etmek için olacak, o zamanki Türkçe' ye, çoğunluğu fiil olan kısa kelimeler (at, tut, yat, al, ver, ye, yut vs.) hâkimdi.

Bin sene önce, İslam ile şereflendikleri vakit anladılar ki, kumanda seslerinden ibaret, tek ve kısa heceli, ahenksiz, sadece maddeleri ifade eden, mücerret mefhumlardan mahrum bu lisanla ne insan, ne cemiyet, ne de devlet teşkil edilebilir. Zenginleşmesi şarttır. Böylelikle, bir yandan ülkeler ve gönüller fethederken, diğer yandan daha çok ruh akrabalığı olan dillerden kelimeler fethettiler. Böylelikle eksikliklerini kapattılar(1).

Bu kelimeler asırlarca kullanıldı. Dilimizdeki diğerlerinden farklı olmayacak kadar sindirildi, "biz"leşti. Bu şekilde Türkler büyük medeniyetler kurdu, insanlığa ışık tuttu. Cumhuriyetle birlikte bazı kişi ve gruplar "tasfiyecilik, uydurmacılık" cereyanını başlattılar. Bunlara göre, dilimizdeki öztürkçe olmayan kelimeler tasfiye edilmeli yani atılmalı, asırlardır kullandığımız "biz"leşmiş bu kelimelerin yerine yenileri uydurulmalıydı. Maalesef, uzun yıllar bu görüşler resmi kanaldan yayıldı ve baskı ile tatbik edildi.

Acaba tasfiyecilik cereyanının hedefi ne idi ve altında ne yatıyordu? Bu suale cevap verebilmenin bir yolu, tasfiyeciliğin öncülüğünü yapmış kişiyi incelemek ve değerlendirmektir.

Uydurmacılık Ataç'la alevleniyor

Cumhuriyetin ilk yıllarında, aşırı öz dilcilik revaç buldu ise de, hata görülerek mutedil yola gidildi ve tasfiyecilik akımı sönükleşti. Ataç işte bu devrede, ateşli yazıları ile bu akımı tekrar alevlendirdi. Öz dilciliğin öncülüğünü yaptı. Dil devriminin sembolü oldu. Ataç denilince uydurmacılık akla geliyor, hatta bu dile "Ataç'ça" diyenler dahi çıkıyordu.

Yaşar Nabi Nayır'a göre: "Ataç, Türk Dil Devrimi hareketinin başına geçti ve Dil Kurumunun bundan önceki on yıllık döneminde yapamadığı işi, tek başına, birkaç yıl içinde başarmaya yöneldi. Gerçekten de bugünkü dil tutumumuz ve dil özleşmesi hareketimiz ancak Ataç sayesinde mümkün olabilmiştir, diyebiliriz. Ataç gelmemiş olsaydı, bugünkü sonuca varmamız bir hayli güç olacaktı, daha gerilerde kalacaktık."

Ataç uydurmacılık sevdası yüzünden adının "deli"ye çıktığını, buna rağmen vazgeçmeyerek devam ettiğini belirtiyordu. "Derdi günü yalnız dil işi idi. Ömrünü buna harcamıştı." (Ataç'a Saygı'dan).

Taviz vermez tasfiyeci idi. Öyle ki, gittiği birahanede, garsona siyah yerine kara kelimesini kullanmadığı için çıkışıyordu.

Ne yaptı?

Ataç, yıllarca dilimizin tasfiyesi için çalıştı. Önce dilimizde bir kaç karşılığı olan kelimelerden sadece öztürkçe olanı kullandı. Ardından, birleşmiş kelimelerin İslam öncesi karşılıklarını bulup onları kullanmaya başladı. Giderek bunlarla da yetinmedi, dil konusunda ihtisası olmadığı halde kelime uydurmaya başladı.

Eleştiri, sözcük, beğeni, ezgi, öykü, özgür, yanıt, yapıt, birey, toplum, tutku, erdem, gereksinme, izlenim, esin, etki, eylem, konut, yaşam, uygar, giysi, istem, kamu, kuram, örneğin gibi birçok kelime Ataç'ın buluşudur ve "tutmuştur". Öte yandan "betik" (kitap), "bediz" (resim), "dörüt" (sanat), "dörütmen" (sanatçı), "yır" (şiir), "yumuşçu" (hizmetkâr), "ağdık" (kusur), "kirtkinmek" (itiraf etmek), "netek" (nasıl), "nen" (şey), "bayık" (hak), "tansıklamak"(hayran olmak), "tellim" (daima), "yımızık" (çirkin) gibi tutmayan buluşları da olmuştur.

Ataç'ın diğer bir hususiyeti, devrik cümle diye bir cereyanı da başlatmış olmasıdır. Dilimizin kaidelerini altüst etmiş, aşırılıklara kaçmıştır.

Sebebi neydi?

Ataç'a bütün ömrünü verdiren, kendi deyimiyle adını "deli"ye çıkartan bu tasfiyecilik hareketine, bu dilde ırkçılığa sürükleyen sebep acaba ne idi? Dil dışında aynı tutumu takınmadığına göre, niçin dilde aşırılığı, abes kaçan bir safçılığı savunuyor, dilimizi bir klan seviyesine düşürüyordu.

Bu sualin cevabını alabilmek için Ataç'ın şahsiyet yapısı, görüşleri ve İslam ile münasebetlerini tetkik etmek gerekiyor.

Düşünce şekli

Ataç'ın izlediği düşünce yolu, kuru aklın nasıl yanlışlıklara saplanabileceğini de gösterir mahiyettedir. Ataç'a göre, geri oluşumuzun sebebini aydınlarda aramalıyız. Bu amaçla memleketi, kendini ve diğer aydınları batı aydınlarıyla karşılaştırdı. Onlara göre Türk aydınlarının eksikleri vardı. Şöyle diyordu: "Onlar da bizim gibi birer insanoğlu, öyle ise biz neden yetişemiyoruz Avrupalılara? Onların bizden üstün olmalarını, daha iyi anlamalarını, daha iyi çalışmalarını, daha verimli, daha yaratıcı olmalarını sağlayan nedir? Eğitilmeleri, yetiştirilmeleri başka türlü oluyor onların. Eğitimleri Yunancaya, Latinceye dayanıyor, onlar Yunan, Latin yazarlarının kullandıkları geleneğe bağlı. Öyle ise, üstünlüklerini bundan alıyorlar. Demek ki bizim noksanlarımızı gidermek için bu yoldan yürümemiz lazım."

Ataç'a göre, okulların bütün sınıflarına Yunanca ve Latince konmalı, her Türkün kafası ilkokuldan başlayarak Yunan, Latin yazarlarının eserleriyle yoğrulmalıydı. Öyle bazı kimselerin öğrenmesi de yetmezdi. Bütün toplum Yunanca ve Latince eğitiminden geçirilmeliydi. Çünkü asırlardan sürmüş olan İslam Medeniyetinin düşünüş tarzı kafalardan böyle sökülüp atılabilirdi.

Batı dünyasında bile bu dillerin öğretilmediğini, kendisinin aşırıya kaçtığını söyleyenlere kızarak şu cevabı veriyordu:

"Orada o dillerin eserlerinden doğan düşünüş, görüş topluma işlemiş. İşte bu sebeple Avrupalılara gerekmezdi de, bizim için şarttı. Yunan ve Latin eserleriyle beyinleri yoğrulmamış toplumlarda, demokrasi de, milliyetçilik de, edebiyat da olmazdı.

Türkiye'de ise henüz böyle bir eğitim başlamadığına göre, Türk-İslam Medeniyetinin dilinden kurtulmak için "tek akli yol" kalıyordu: "Öz dile gitmek." Yani dilimize katılmış, bizleşmiş kelimeler tamamıyla atılacak, yenileri bulunacak veya uydurulacaktı. Böylelikle eskiden koparılmış, yeni ve suni bir dil teşekkül ettirilecekti. "Düşünce ile anladım ki tek doğru yol budur, onun için o yolu tuttum." diyordu.

Yunanca, Latince öğretimine başladıktan, herkes bu dillere vakıf olduktan uydurmacılığa gerek kalmazdı. O zaman o dillerden alınacak kelimelerle dilimiz beslenirdi. "Latinceyle Yunanca okullara konursa, öztürkçeye gerek olmaz, vazgeçerim" diyordu. Yani Ataç'ın tasfiyeciliği, Türk-İslam medeniyetine düşman olduğu içindi. Yoksa Yunanca ve Latince "tilcik"lerin dilimize dolmasına taraftardı. 'Türkçe Yunanca ve Latinceden aşılanmalı' derdi.

Şahsiyeti ve fikir yapısı

Aşırı inatçı ve dediğim dedik diyenlerdendi. Şüpheciydi. Ona göre mutlak doğru olamazdı. Doğruluk, zamana ve mekâna göre değişen izafi bir kavramdı.

Oldukça alıngan ve hassas tabiatlı bir adamdı. Çankaya Sofrası'nın değişmez isimlerinden biriydi. İnönü, cumhurbaşkanı iken öğle yemeklerini Ataç'la birlikte yerdi. Celal Bayar cumhurbaşkanı olunca Ataç'ı öteki görevlilerin masasına göndertti ve Ataç bir daha köşke uğramadı.

Bekâr geçirdiği Ankara günlerinde kumara müptela olur. Kaybettiği paralar bir yana, sinirlenir, sağlığını bozar. Büyükada yıllarında hanımı özene bezene sofralar hazırlar, bekle ki Ataç gelsin. Küçük kızı Meral gazino köşesinde ağaç olur. İçinden bağırır; 'hadi baba, ee hadi baba!' Kızıyla göz göze gelince "tamam" işareti yapar, sonra bir el daha... Al kızı ver papazı... Çocukcağız eve döner umutsuzca...

Gâvur değil dinsizmiş

Yıl 1954... Gazeteci Sermet Sami Uysal Cumhuriyet Gazetesi adına yazarların kapısını çalar, eşlerini konuşturur(13):

N. Ataç: 'Siz sormadan ben söyleyeyim' der, 'evde içki içmeme kızarlar.' Eşi Leman Ataç, ekler: 'Kumar oynamana da kızarız. Ayrıca sık sık 'sıhhatimle alâkadar olmayın, bıktım usandım diye bağırır.' Leman Hanım, eşiniz en çok neyi sever? Kavgayı.

Peki, batıl inançları var mıdır? -Ah! Sadece gâvurum der gezer!

N. Ataç: 'Gâvur değil dinsizim.'

Eşinizin hoşlanmadığı şeyler? Temizlik. N. Ataç: 'Bak bu doğru, evlenmeden önce hiç yıkanmazdım, şimdi altı ayda bir yıkanıyorum...'

Eleştirmen oluşu

Ataç şiir yazması denemiş olmamıştır, edebiyatın diğer dallarında da dikiş tutturamamıştır. Ataç kekemedir, heyecanlanınca teklemeye başlar. Tiyatroculara özenir yapamaz, şairlere özenir yazamaz. O da eleştirmen kesilir, keyiflerine limon sıkar. Tenkitlerinden rahatsız olanlar 'sen de yaz görelim' diye ayaklanırlar. Ataç, 'evet, yumurtlayamam ama kokmuş yumurtadan anlarım pekâlâ.' der(13).

Bu kadar çok yazan birisinin çok fazla okuması pek mümkün değildir. Ataç bu konuda da dürüsttür(12):

"Bir kitap hakkında fikir edinmek için muhakkak her sayfasını okumak şart değildir. Birkaç fasıl hatta birkaç sayfa bazen bir iki satır bütün kitabın kıymetini anlamamız, sezmemiz için kâfidir (…) Şimdi tenkitle uğraşıyorum diye o kitabı sonuna kadar okumaya kendimi mecbur mu sayacaktım? Öyle bir mükellefiyet tanımıyorum (...) Münekkit hükmünü vermek için bir eseri baştan sona okumağa hiçbir zaman mecbur değildir."

Ayrıca Ataç hakkında şunları ekleyebiliriz:

• Ataç'ın hususiyeti, onun tam manasıyla batı medeniyetine inanmış, devrim fikirlerinin bu memleketin tek kurtuluş yolu olduğunu anlamış bir insan olmasıydı.

• Aşırı batıcılığa inanıyordu, ama batıya hümanizmden gidileceğini söylerdi. Yunan, Latin medeniyetleri bilinmedikçe, benimsenmedikçe Avrupa'nın anlaşılamayacağı kanaatindeydi. "Batıya yönelmek, batılı olmak için eski geleneklerden kopmak, eski Yunan dilini Latin dilini öğrenerek Batı medeniyetini temelinden kavramak gerektiğini" ifade ederdi.

• Arapça, Farsça klasik dilimiz olmaktan çıkmalıydı ve çıktığına göre de bunların yerini Latince, Yunanca almalıydı. Arapça isimlerden nefret ederdi.

"Eritmeliyiz kendimizi Avrupa medeniyeti içinde, kurtuluş ondadır" diyor, "Latince, Yunanca aklın müdrikinin reforması için gereklidir" fikrini savunuyordu.

Ataç ve İslâmiyet

Doğu-İslâm medeniyetinden kopmanın, Batılılaşmanın ateşli taraftarıydı. Ona göre Batılaşma, Batı'nın manevi değerlerine varıncaya kadar bütünüyle benimseme, varlığımıza sindirme şeklinde olmalıydı.

Ölümden sonraya inanmazdı. Ruh, ruhçuluk kavramlarından tiksinirdi. Dini bayramlara iltifat etmez, din adamlarını ise hiç sevmezdi.

"Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" diyen İslâm şairi Mehmet Akif'in "ölü hükümlerden kendini kurtaramadığını, gerçek hayata değin, katiyetle mahkûm olmuş bir bakış şeklinde bağlanıp kaldığını" iddia eder, görüşlerini bayağı bulurdu.

Yaşlanmaktan ürperir, ölümden nefret ettiğini söylerdi. Yaklaşan ölümün korkusuyla titreyerek "canım dünya" diye çığlık atardı.

İstanbul'dan hoşlanmazdı. En sevdiği şehir Adana idi. Sebebi de İstanbul'daki gibi İslâm medeniyetini ve ölümü hatırlatan tarihi eserlerin Adana'da olmayışıydı.

Dini bayramları hiç sevmez, bayramlarda sıkıntı basardı. Yılda iki defa büyüklerin kapısını çalmak zor gelir, "Keşke piç olsaydım" diye söylenirdi.

Kendi adını da Arapça diye sevmez, imzasını Ataç diye atardı. Alaturka şarkılardan nefret ederdi. 'Ne bu ya inler gibi' diyerek radyoyu kapatırdı.

Ankara Modern Palas Oteli'nin müdavimlerindendi, akşamları iki tek olsun atmadan kalkmazdı.

Tasfiyecilik ne getirdi?

Ataç'ın başlattığı ve sembolü haline geldiği tasfiyecilik ve uydurmacılık hareketi, bugün özellikle sol kesimde moda halinde geniş taraftara sahiptir. Artık, konuyla ilgisi olmayanlar dahi "tutarsa" zihniyeti ile kelime uydurabilmektedir. Basılan kitapların dili ancak birkaç sene dayanabilmekte, eskimektedir. Nesiller birbiriyle anlaşamaz hale gelmiştir. Değişik ülkelerdeki soydaşlarımızın konuştuğu dil ile aramızda, iki ayrı dil kadar fark ortaya çıkmıştır.

Bir yandan bazı kelimelere birkaç mana yüklenmiş, diğer yandan kaideler basitleştirilerek dilimizin ahenk ve musikisi bozulmuş, fakirleştirilmiştir.

Dilimiz bugün 3-5 fiilden türetilen ve söylenişleri birbirine çok benzeyen kelimeler etrafında dolanır hale gelmiştir. Batı'dan gelen yabancı kelime akımına kapılınmış, her taraf yabancı kelimelerle dolmuştur.

Ataç uydurmacılık akımını, fikri yapısı ve İslâm düşmanlığına dayanan ideolojisi için başlatmış ve öncülüğünü yapmıştır. Türk dilini bozmaya ve peyderpey unutturmaya çabalamıştır. Gayesinin Latince ve Grekçeyi hâkim kılmak olduğunu saklamamıştır. Maalesef, içimizden bazı kimselerin dahi benimsemesini sağlayacak kadar yaygınlaşan bu cereyan başarılı oldu ve birkaçını sıraladığımız sayısız zararlara yol açtı.

Ataç hakkında ne dediler?

A. Hamdi Tanpınar: "N. Ataç bey, daha başından beri, Türkiye'nin Latin harflerine intikalini, Latin-Grek kültürüne bir intikal gibi almış; artık içinden çıktığımız Doğu-İslam medeniyeti ile ilişkimizin kalmaması için özleştirmeciliği zaruri görmüştü... Keyfinden başka yöntem, paşa gönlünden başka ölçü tanımazdı. Biz Ataç denilince kavga anlarız."

Fazıl Hüsnü Dağlarca:

Ataç'ı nasıl tanıdım?

Ataç'ın karısının öldüğü yıldı. Bir gün Ankara'daki "kitap" betikevime Nurullah Ataç soluk soluğa geldi. "Neredesin Dağlarca? On kezdir geliyorum, seni bulamıyorum" dedi.

"Neden aradınız ki? Size ne yapabilirim ki?" dedim.

"Karım bir süredir hasta, doktorlardan bir yardım göremiyorum. Sen Allah'a inanan birisin, karıma dua eder misin?" dedi. Yanıtladım:

"Dört kez yalnız bu amaçla geldinizse, bu uzun yolları yürürken içinizde bu duyguyu taşıdınızsa, benim dua etmemi düşündünüzse, istediğiniz olmuştur. Tanrı'ya içimizdeki dua ulaşmıştır. Tanrı'ya inanmak budur" dedim.

Düşünceye daldı Ataç, kahvesini içerken yarı duyulur bir sesle:

"Allah Allah, ben de Müslüman oldum ha" diyordu. (Yaşasın Edebiyat'tan)

Necip Fazıl: "Nerede o pat pat, çat çutlar ordusu? Bazı muharebelerde olduğu gibi, serbest vezin yalnız mağlup olmamış, imhaya uğramıştır. Fikir yerine maskaralık ancak Ataç'a yakışır. Ona, dönekliğinden kinaye Nurullah Topaç demek daha evladır."

Necip Fazıl: "Şuuru bulunmayan, sözde tenkitçi nursuz Nurullah Ataç"

Cemil Meriç: Oynasınlar diye beynimizi verdik ellerine. Beynimizi yani dili. Şarjörü çıkarılmış bir tabanca bu dil, tehlikesiz. Oyuncak bir tabanca. Ve tek oyuncakları o. Bu kuşağın peygamberi Ataç.

Fransa'da bir tabac garsonunun bildiğinden tek hece fazlasını öğrenemeyen bedbaht, hasta, haysiyetsiz Ataç. Deklaseliğinin hıncını dilden alan Ataç. Mızmız mıymıntı fikir serserisi. Ata Bey'in paracıklarıyla bir miktar Avrupa doldurmuş kafasına... Gözlerini sıkıyönetim içinde açtılar. Okumak yasak, düşünmek yasak. Yasak olmayan tek şey Türkçenin kolunu kanadını kırmak... Ataç, çöken bir cemiyetin harem ağasıdır, hadımlar edebiyatının akıl hocasıdır... Ataç, M. Kemal rejiminin bütün sefaletini edebiyata sokan şımarık, yılışık, cahil ve kabiliyetsiz bir dilekçe yazarıdır. Türkiye, bütün kütüphaneleri yakılan, mazisi, tarihi imha edilen bedbaht ülke, bu panayır soytarısından daha münasip bir mezarcı bulamazdı!..."

Çetin Altan: "Nurullah Ataç, Çankaya'nın nihavent makamındaki "inkılap" çığlığında, trompet solosu yapan bir caz fenomeni gibiydi.

Başından çıkarmadığı kalıpsız fötrü ve günlük tıraş yoksunu küçümen çenesiyle, her yeni tanıştığını şok edecek bir söz bulurdu mutlaka. Karısının ölümünden önceki bir dönemde, her yeni tanıştığına:

– Ben hem Müslüman değilim, hem de Müslüman düşmanıyım demeyi adet edinmişti.

Eşini yitirdikten sonraysa, onun elindeki alyansı da kendi alyansının üstüne takmış, yeni tanıştıklarını şok edici kimlik açıklamaları yapmaktan da vazgeçmişti.." (Sabah, 22.8.1998)

D. Mehmet Doğan: "1950'lerde Nurullah Ataç tek parti ideolojisinin amaçları doğrultusunda, dilimizin dinî muhtevalı kelimelerine savaş açmıştır."

Ve N. Ataç'tan son sözle yazımızı bitirelim:

"İnanmayın, benim okurum, kendi kendinden tiksindiğini söyleyen, kendi kendine budala diyen bir adamın böyle abuk sabuk sözlerine inanmayın, bakın, dünya güzel, insanlar güzel, siz de o insanlar arasında bir insan olduğunuz için güzelsiniz, aldırmayın bu sözlere, beni içimin karanlığında bırakın, siz aydınlıklar içindesiniz."

KAYNAKLAR

1- İdeolecya Örgüsü. Necip Fazıl Kısakürek Büyükdoğu Yayınları. İstanbul 1973.

2- Ataç'ı Anış, T.D.K. Yayınları, Ankara, 1968.

3- Ataç'a Saygı. Varlık Yayınları. İstanbul, 1959.

4- Diyelim-Siz Arasında. Ataç. Varlık Y. İstanbul, 1970.

5- Günlerin Getirdiği-Karalama Defter. Ataç. Varlık Y. İstanbul, 1972.

6- Dilcilere Saygı, TDK Yayınları. Ankara 1966.

7- Varlık Dergisi. Aralık, 1972 sayısı.

8- Jurnal. Cemil Meriç. İletişim Y.

9- Ölümünün 40. Yılında Nurullah Ataç. Yaşasın Edebiyat Dergisi, Mayıs 1998.

10- Türk Edebiyatı Ansiklopedisi. 3. Cilt Ahmet Kabaklı. Türk Edebiyatı Y.

11- Babam Nurullah Ataç. Meral Tolluoğlu. Çağdaş Yayınları, 1980.

12- Nurullah Ataç. Barış Özkul. www.birikim.com 29 Mayıs 2017.

13- Asabi bürokrat Nurullah Ataç. www.türkiyegazetesi.com.tr 03.10.2010.

14-Öykünün hikâyesi yahut celladına öykünmek! D. Mehmet Doğan. www.dunyabizim.com 28.11.2018.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN