Arama

İsmail Güleç
Kasım 4, 2020
Bir babadan oğluna salavat ihtarı

Geçtiğimiz günlerde, Zeytinburnu Belediyesi himâyesinde Kazlıçeşme Sanat Merkezi'nde, İbrahim Müteferrika'dan sonra ülkemizdeki matbaacılık tarihinin en önemli ismi Ebüzziya Tevfik Bey'in kurucusu olduğu Matbaa-i Ebüzziya çalışmalarının yer aldığı "Kültür ve Sanat Hayatımızda Ebüzziya Ailesi" sergisi, Ömer Faruk Şerifoğlu'nun küratörlüğünde açıldı. Hâlen devam eden sergide aileye ait, çoğu ilk kez gün ışığına çıkan önemli belgeler sergileniyor. Sergi ile birlikte, yine Ömer Faruk Şerifoğlu'nun hazırladığı, sergide sergilenen aileye dâir belgelerin ve yazıların yer aldığı bir de kitap yayımlandı.

Mektupla uzaktan eğitim

Kitapta şüphesiz çok dikkat çekici belgeler ve yazılar var ama benim içlerinde dikkatimi en çok, Ebuzziya Tevfik'in, Konya'ya sürgüne gönderildiğinde, okula gitmesine izin verilmeyen en küçük oğlu Velid Ebuzziya'ya yazdığı mektuplar çekti. Baba'nın Konya'da en çok düşündüğü şey oğlu Velid'in terbiyesi, dini bilgi ve terbiyesi ile kültürü. Onun bu konularda iyi yetişmesi için de adetâ uzaktan mektupla eğitim vermiş. Örnek olması bakımından dikkatimi çeken mektuptan bir bölümü aktarayım.

Bir baba olarak çocuğunun terbiyesini her şart ve ortamda ihmal etmeyen Ebüzziya, mektubunda, oğlunu önce azarlıyor:

"Bana mektup yazmaya vakit bulamamak ayıp, tembellikten, misafirden şikâyet etmek daha büyük ayıp. Bana, her kim olursa olsun, adam yerine koyup da mektup yazanı cevapsız bırakmamak âdetimdir. Hem terbiye de bunu iktizâ eder. Mektuplaşmak manevi mülâkat etmektir. İnsan birine mülâkî olduğu zaman, yalnız kendisi söylese de karşısındaki ağzını açmasa, bir daha o adamla mülâkât etmek ister mi? İşte mektup da böyledir."

E-postasına cevap vermeye tenezzül etmeyenler düşünsün, diyerek devam edelim. Ebüzziya, oğlunu, peygamberimizin adını yazıp salavât cümlesini yazmadığı için uyarıyor:

"Bir de şunu ihtar edeyim. Her ne zaman risâlet-penâh efendimizin nâm-ı kutsîlerini kaleme alacak olur isen öyle sadece Hazret-i Muhammed demekten ictinâb et. İsm-i celîlleri zikr olundukça tasliye, yani "sallallahü alehi ve sellem" demek âdâb-ı diyânettendir. Halbuki hiç nâm-ı risâleti kâle almamak evlâdır. Onun için pek çok tabirât-ı tevkiriyyemiz vardır. Nübüvvet-penâh efendimiz, risâlet-meâb efendimiz, zât-ı hazret-i peygamberî, server-i kâinât, mefhar-ı mevcudât, seyyidü'l-kevneyn, zât-ı peygamber efendimiz, nebî-yi zîşân efendimiz gibi.

Daha sonra konu ile ilgili çok önemli bir hatırlatma daha yapar:

Sâniyen zamân-ı saâdet-nişânlarından bahsedilmek istendiği vakitte zaman-ı saâdet, ahd-i saâdet demek iktizâ eder. Evâil-i İslâmiyyeden bahis sırasında da sadr-ı İslâm tabiri istılah olmuştur. Meselâ sadr-i İslâm'da bulunan serverân-ı din bu cihâna sığmaz ulviyyeti câmi idi, denecek olsa ol asr-ı celilde bulunan ashâb-ı kirâm murâd olunması olur. Çünkü sadr'ın manası her şeyin mukaddeminin a'lâsı ve evveli demektir. Mebdei, fâtihâsı, ibtidâsı, diğer ma'nâlar mecazîdir. Bunları bilmek, bellemek ve sırası geldikçe isti'mâl etmek lâzımdır."

Salavat getirmek

Ebuzziya'nın mektubunda, oğlunu, peygamberin adını zikrettikten sonra salavât getirmemesi karşısında uyarmasına dikkatinizi çekerim. Bu satırlar, aynı zamanda o devrin insanlarının genel kanaatini gösteriyor ve ecdâdımızın çocuklara Ahmet, Mahmut, Mustafa isimlerini koyarken, Muhammed ismini neden koymadığını da izah ediyor. Hz. Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde;

"Adım anıldığında salavât getirin ve dua edin. Zira nerede olursanız olun, salât ve selâmlarınız bana ulaşır." (Ebu Davud)

buyurduğu için Muhammed ismi her zikredildiğinde salavat getirmek mecbûriyetimiz var. Salavât, Hz. Peygamber'in mânevî şahsiyetini selâmlama anlamında bir tabir. Kısaca "Aleyhi's-salâtü ve's-selâm" veya "sallallāhü aleyhi ve sellem" demekle vazifeyi yerine getirmiş oluruz.

Her ne kadar salavât getirmenin mecburiyeti konusunda görüş ayrılığı varsa da fazileti ve âhirette peygamberimizin şefâatine vesile olacağı konusunda ehl-i sünnet âlimleri hemfikir.

Bizim ecdâdımız, salavât getirmenin mecburî olduğunu söyleyen âlimlerin görüşünü benimsemiş olacaklar ki Muhammed ismi her anıldığında salavât getirmeyi zarûrî görür. Olası unutma ve ihmal durumlarında, bu zarûreti yerine getirememe korkusu ile de peygamberimizin ismi yerine onu ululayan ve yücelten kimi sıfatları kullanmayı tercih ederler. Ebüzziya Bey de bu sıfatları sıralıyor ve oğlundan, peygamberimizden bahsederken onlardan birini kullanmasını istiyor:

Ebüzziya'nın oğlundan, peygamberimizin adı yerine kullanmasını istediği sıfatlar

Nübüvvet-penâh efendimiz: Kendisine nebilik verilen efendimiz

Risâlet-meab efendimiz: Peygamberliğin kendisine sığındığı efendimiz.

Zât-ı hazret-i peygamber: Hz. Peygamberin kendileri.

Server-i kâinât: Kâinatın efendisi.

Server-i enbiyâ: Peygamberlerin önderi, efendisi.

Mefhar-ı mevcûdât: Kâinâtın övünç kaynağı.

Seyyidü'l-kevneyn: Dünya ve âhiret âlemlerinin efendisi.

Zât-ı peygamber efendimiz: Peygamber efendimizin kendileri.

Nebî-yi zîşân efendimiz: Şan sahibi peygamberimiz.

Ayrıca, rahmet peygamberi, habibullah, örtüsüne bürünen, hatemü'l-enbiyâ, livau'l-hamd sahibi, günahkârların şefâatçisi, emin, Allah'ın kılıcı ve burada sayamadığım birçok sıfatı daha var.

Ebüzziya Tevfik ve atalarımızın gösterdiği bu hassâsiyet maalesef kaybolmaya başladı. Kaybolması bir yana, bu hassasiyeti ve inceliği anlamak şurada dursun açıkça eleştirenleri görüyoruz. Çok şükür, Türkün, dillere destan peygamber sevgisi, hayatın her anında devam ediyor, edecek de.

Ondan bu kadar bahsettikten sonra salavat getirmemek olmazdı. Şu hâlde biz de yazımızı aşk ile salavât getirerek noktalayalım:

Allahümme sallî alâ seyyidinâ Muhammed.

İsmail Güleç

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2024 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN