Arama

Bir levhanın hatırlattıkları

Bir levhanın hatırlattıkları

Geçenlerde bir müzâyede kataloğunda merhum hocam Necmeddin Okyay'a (1883-1976) âit bir levha gördüm. Herhalde mâhiyeti anlaşılamadığı için tâlibi çıkmadığını ve satılamadığını sonradan öğrendim. Kendisinin birçok eserinin bulunduğu Türkpetrol Vakfı Koleksiyonu'na bunu da dâhil ederken, levhaya dâir hatırladıklarımı da konuya meraklı okuyucularla paylaşmak istedim.

Kavalalı âilesinden bir Türk devlet adamı olan Abbas Halim Paşa'nın (1866-1934) Kāhire'de vefâtından sonra, onun İstanbul'daki dostlarıyla râbıtasını kesmeyen zevcesi Prenses Hadîce Abbas Halim (1879-1951), 1354/1936 yılında Hacc'a niyet edince, eserleriyle kültür ve san'at târihimize katkılarda bulunan İbnülemin Mahmud Kemal İnal (1871-1957) ile Osmanlı maarifinin değerlilerinden ve Abbas Halim Paşa'nın vekil-i umûru olan Fuad Şemsi İnan'ı (1883-1974) da Hicaz'a gidip hac farîzalarını îfa için kāfileye dahil eder. Mahmud Kemal Bey Son Asır Türk Şâirleri'nin nihâyetindeki -kendine ayırdığı- bölümde bunu şöyle naklediyor (s.2228-9):

"Muhterem hükûmetimizin müsâade-i mahsûsasiyle ve ümmü'l-hasenât ve fahrü'l-muhadderât Prenses Hadîce Abbas Halim Hazretlerinin himmet-i kerîmânesiyle 1354 senesi Zilhicce'sinde (1936) Ankara, Adana, Haleb, Hama, Humus, Trablus-ı Şam, Beyrut, Sayda, Sur, Akkâ ve Hayfa beldeleri görülerek Kāhire'ye gidildi,birkaç gün ikāmetden sonra -kerem-i mücessem olan- Prenses Hazretlerinin refâkat-i seniyesinde kemâl-i izzet ü râhat ile Hicaz cânib-i âlîsine azîmet olundu.

Bizi götüren Kevser isimli vapur, bir sabah –hava gāyet açık ve deniz durgun iken– Bahr-i Ahmer'de en tehlikeli üç şapdan biri olan Şâb-ı Gurâb'a oturdu. Vapur halkı bittabî telâş etdi. Savn-i Samedânî ile bir musîbete uğramadık. Zemzem adlı vapur geldi. Bizi Cidde'ye götürdü.

Allah'ın lutf u inâyeti ile farîza-i Hacc'ı edâ ve devlet ü millete -aşk ve şevk ile- duâ etdim. Müteâkıben Medîne-i Münevvere'ye gidildi. Âlem-i insâniyetin veliyyinîmeti olan Resûl-i Ekrem S.A. Efendimiz Hazretleri'nin südde-i seniyelerine yüz sürdüm. Harem-i Şerif'de yedi vakit edâ-yı salât etdikden sonra -mukaddemâ tanzîm etdiğim- iki na't-i şerîfi huzûr-ı âlîde yedi defa okumak saâdetine nâil oldum, Hâzâ min fadlı Rabbî.

Avdetde beş on gün Kāhire'de kaldıkdan sonra aziz vatana döndüm."

İbnülemin'le olduğu kadar Fuad Şemsi Bey'le de yakınlığı bulunan Hezârfen Üstâd Necmeddin Okyay (1883-1976), onların Hicaz'dan dönüşünde bir manzum tebriknâme kaleme alıp sonunda ebcedle târih de düşürmüş, ta'lîk hattıyla yazarak etrâfını kendi ebrûlarıyla bezemiş. Hicrî 1354 yılı Zilhicce ayının 24 Şubat 1936 günü başladığına, Hac zamânının da Mart'ın ilk haftasına denk gelişine bakılırsa, Okyay'ın zihninde ancak Mart ayı sonlarında şekillendiğini tahmin ettiğim bu târih manzûmesinin yeni harflere çevrilmiş sûretini ve meâlini aşağıda veriyorum:

Gitdiler hacc etmeğe pek muhterem bir âile,
Bâzı yârân-ı kadîmi etdiler teşrîk, yola.

Biri anlardan Fuad Şemsi ki, cânımdır benim,
Yazdığım tebrîki lutfen kabûl etse nola.

Hazret-i Mahmûd Kemâl'in nezd-i âlîsinde de,
Lâne-i irfânına ta'lîka şâyed yer bula.

Sa'y-i Merve, şürb-i Zemzem, vakfe, hem tavf-ı Harem,
Saçdı bu erkân-ı dîni, nurlar sağa sola.

Öyle bir sûretde îfâ-yı farîza kıldılar,
Doğrusu, dünyâda bu, olmaz müyesser her kula.

Pây-i huccâca sürüp yüz, Necmi târihin dedi:
Sa'yiniz meşkûr olup hem, Hacc'ınız mebrûr ola.

Necmeddin

(Pek muhterem bir âile, Hacc'a giderken bâzı eski dostlarını da bu yolculuğa ortak ettiler. Onlardan birisi olan, cânım Fuad Şemsi, yazdığım bu tebrîki ne olur, kabul etse... Mahmud Kemâl Hazretlerinin yüce huzȗrunda da -onun irfan yuvasına asılmağa lâyık olarak- keşke bir yer bulsa... Merve'de sa'y etmek, Zemzem içmek, vakfede bulunmak, Harem'i tavâf eylemek... Dînin bütün bu rükünlerini nurlar sağa, sola saçdı. Hac farîzasını öyle bir sûretde yerine getirdiler ki, doğrusu dünyada bu, her kula nasîb olmaz.Hacıların –o mubârek yerlere basan– ayaklarına yüz süren Necmi, târihini şöyle söyledi: "Sa'yiniz meşkûr, Hacc'ınız mebrûr olsun". 1354, Necmeddin).

Bahsi açılmışken şunu da belirtmeliyim: Birçok san'atdaki behresinin yanısıra hâfızlığı da bulunan Necmeddin Okyay, aruz vezni tahsil etmediği halde, eskilerin "Nazm-ı Celîl" olarak adlandırdığı Kur'ân-ı Kerîm'deki ilâhî âhenge vukûfiyetinden dolayı, manzûmelerini ekseriya aruz kalıplarına uygun düşürür; şâyed burada olduğu gibi bâzı mısrâlarda vezin aksarsa, okurken onu da zihaf veya imâleyle tâmir cihetine giderdi.

Vaktiyle kendilerinden duyduğuma göre, bu tarih manzûmesini daha ta'lîk hattıyla yazmadan, İbnülemin'i ziyaretinde, el yazısıyla bir nüshasını ona vermiş. İlk şekliyle "Biri anlardan Fuad Şemsi ki, cânımdır benim" mısraını okuyan Mahmud Kemal Bey çok hiddetlenerek: "İstemem, çıkar bunu buradan!" diye feryâda başlamış. Fakat Necmeddin Hoca onun îtirâzına aldırmayıp,"cânım"ı "dostum" la hafifleterek beyti yerinde bırakmış! Zâten, öfkesi burnunda bu iki Osmanlı münevverinin mizaç îtibâriyle geçinebileceklerini sanmak safdillik olurdu. Zîra biri "Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine" zırhına bürünmüş Eminpaşazâde, diğeri "Siz hükümdar sülâlesinden gelmeliydiniz" sözüne "Hükümdar benim sülâlemden gelmeliydi" cevâbını veren bir "azîzü'n-nefs" âdem...

İbnülemin'le bu müşterek seyahatleri sırasında neler cereyan ettiğini bir ziyâretimde Fuad Şemsi Bey'e sormuştum. "Özü de, sözü de sağlam adam" olmak vasfıyla Mehmed Âkif Bey'in (1873-1936) dostluğunu kazanan ve Safahat'ın 6. kitabı Âsım kendisine ithâf olunan merhum, Kızıldeniz'deki vapur seyahatinde aynı kamaraya düştükleri İbnülemin'in fâsılasız konuşmasından fazlasıyla rahatsız olunca, bu arada kamaraya getirilen yemek tepsisinin içindeki ekmek bıçağını eline alıp: "Konuşmaya devam edecek olursan, seni bununla vurur, sustururum" diyerek, seyahatin sonrası için İbnülemin'e gözdağı verdiğini, onun Deli Fuad adıyla da tanındığını bilen muhâtabının artık sesini kestiğini anlatmıştı. Muhtemelen, gemilerinin şapa oturmasıyla gerilen sinirlerinin yanısıra, İbnülemin'in Kāhire'deyken Mehmed Âkif'e (1873-1936) karşı, sonradan da süregelen lâkaydlığına içerlemesi, Fuad Bey'in bu davranışına en mühim sebeptir, sanırım.

İbnülemin'in, aralarında Mehmed Âkif'in de bulunduğu bâzı zevâtı -diğerleri: Adanalı Hoca Hayret Efendi (1848-1913), Ali Emîri Efendi (1858-1924), Babanzâde Ahmed Naim Bey (1870-1934)- sırf hissî sebeplerle amansız hasım gibi gördüğü bilinir. Bundan dolayı, Son Asır Türk Şâirleri'nde (s.91-93) Mehmed Âkif Bey'i ikibuçuk sayfaya soğuk bir edâyla sığdırdığı gibi, aynı kitabın "İlâve" bölümünde de onun vefâtını yazarken (s.2243), 1936 yılı başlarında Kāhire'ye uğrayışında -münzevîliğinin yanısıra artık hastalığı da başlamış olan- bu eski dostunu arayıp sorduğundan bahis açmaz; eğer görüşseydi mutlaka yazardı. Ancak Âkif Bey'in İstanbul'a dönüşünde, onu Yakacık'taki kendi babaevine götürmek istediyse de, bunun gerçekleşemediğini belirtmekle yetinir.

Necmeddin Hoca'nın, levhasını yazdıkdan sonra bunu, evinin duvarında yeralmasını arzu ettiği İbnülemin'e herhalde o reddedilen beyit yüzünden vermediği anlaşılıyor. Aynı levhanın, kendisi yaş haddi sebebiyle 1948'de Güzel San'atlar Akademisi'ndeki hocalığından ayrılırken, adına tertiplenen sergide yeraldığını, elde mevcud bir fotoğraftan anladım; amma Hoca'nın koleksiyonunda kalmış olduğunu da sanmıyorum, çünkü yazıları içinde hiç görmüşlüğüm olmadı. Son zamanlarda ortaya nereden ve nasıl çıktığını çözememekle berâber, bu levhanın zâhirindeki şen, şâtır ifâdeye karşı, derinliğinde gizlenen hissî husûmet için "lâedrî" nin:

"Encâm, yine hâk olur bu tenler,
Bilmem neye kibr eder, edenler?"

beytini hatırlıyor, adı geçenleri de rahmetle anıyorum.

Prof. Uğur Derman

Resim 1: Necmeddin Okyay'ın ta'lîk hattıyla yazdığı hac tebriknâmesi (1936).

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN