Arama

XX. asrın unutulmayacak müzehhibi: Muhsin Demironat

XX. asrın unutulmayacak müzehhibi: Muhsin Demironat
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Türk bezeme san'atlarının Muhsin isimli müstesnâ yıldızı, 27 Haziran 1983 akşamı sessiz-sadâsız ufkumuzdan kayıverdi; büyük san'atkârların çoğunun nasîbi olan "dünya çilesi", onun için de Karacaahmed'de nihâyet buldu.

San'atta ibdâ' ve î'câz (erişilmezlik) mertebesine varanlar, bâzılarınca, sâhalarının "yaratıcısı" kabûl edilirler. Ancak, "ahsenü'l-hâlıkıyn" (yaratanların en güzeli) olan Cenâb-ı Hakk'ın, böyle özene- bezene halketdiği kullarını çoğu zamân -kimbilir, belki de "benlik" batağına saplanmamaları için- sabrı güç bir "san'at çilesi"ne tâbî kılışı da, "İlâhî cilve"lerden sayılsa gerekdir.

Muhsin Demironat da, çileli yaşayan san'atkârlardandı. Daha dört yaşındayken, babası Yüzbaşı Hikmet Bey'i alıp götüren Trablusgarb Harbi'nin (1911) sonunda yetîm kaldığını öğrenmişdi. Tahsîlini yürütebilmek için, annesi Makbûle Hanım'ın çabaları yetmediğinden, oyunla geçmesi tabiî olan çocukluk yıllarını, Muhsincik, mevsimine göre, kibrit veyâ limon satarak sürdürmek mecbûriyetini duymuşdu.

San'atının en önde gelen isimlerinden sayıldığı hâlde, verimli çağları, bu san'ata karşı takdîr hislerinin ve takdîrkâr zümresinin azaldığı yıllara rastladı. Mizâcı îtibâriyle de şöhret peşinde koşanlardan olmadığı için, kadri bilinmeden gitdi denilse sezâdır.

Kendisine eser yapdıranların bir kısmı, onun san'at gücünü istismâr etdikleri cihetle, son on yılında mesleğinden bezmiş, "iğneyle kuyu kazmak" târîfine pek uyan tezhîbden uzaklaşarak eline fırça almaz olmuşdu. Sâdece, meraklısı çıkarsa, zamân zamân onlara desen çizmekle yetiniyor; san'at vâdisinde ancak bu şekliyle tatmîn arıyordu. Ömrünün son yıllarını, maîşetini temîn için "bilirkişilik"le mahkeme kapılarında geçirmek zorunda kalan Demironat'ın; ölümünden bir-iki yıl önce, taleb üzerine hazırladığı ve "Bu benim son işim olacak gālibā" dediği büyük eb'âdlı bir kabir tezyinâtına mukābil takdîr olunan -umduğunun çok fevkındeki- meblâğı alırken, bu yolda çekdiklerini bir ân için hâtırlayarak: "Ya ben dünyâya erken gelmişim, yâhud da bunu yapdıran geç kaldı!" deyişini ve bu esnâda çehresinde beliren acı tebessümü hiç unutamam.

23 Mart 1907 günü İnebolu'da doğan Mehmed Muhsin, daha çok küçükken âilesiyle berâber İstanbul'a gelerek Beylerbeyi'nin İstavroz (bugünkü Abdullahağa) mahallesine yerleşdiler ve o da "Beylerbeyli" oldu; daha sonra, Üsküdar'ın Toygartepesi'nde aldıkları mütevâzı eve taşındılar. Üsküdar Sultânîsi'nin ilk kısmından sonra genç Muhsin, kazandığı imtihan netîcesi 1922'de İstanbul Muallim Mektebi'ne intisâb ederek burayı da1928 yılında bitirdi. Tahsîli sırasında yazı derslerine gelen Tuğrakeş İsmail Hakkı (Altunbezer), resim hocası Şevket (Dağ, 1875-1944), elişi hocası Celâl ve tahnît muallimi Ken'an Bey'lerden çok istifâde etdiğini söylerdi. Tezhîb san'atına intisâbı da şöyle olmuşdur: Şimdiki İstanbul Kız Lisesi'nin yerinde bulunan Muallim Mektebi'nde okurken, sınıfda çıkarılan mecmûa için kapak tezyînâtı yapılmasını, Tuğrakeş Hakkı Bey, "Ben desenini çizerim, sen de işlersin" diyerek, bu müstaîd, lâkin tecrübesiz talebesine havâle etdi. Netîceden memnun kalınca: "Ben Medresetü'l-Hattātīn'de hocalık ediyorum. Sen de oraya devâma başla" tavsıyesinde bulundu. Mektebin müdürü İbrahim Alaeddin (Gövsa,1889-1949) Bey'den izin alarak, boş vakitlerinde Bâbıâlî Caddesi'ndeki Medresetü'l-Hattātîn'e (1915'de açılıp, adı 1925'de Hattāt Mektebi, 1929'da da Şark Tezyînî San'atlar Mektebi'ne çevrilen feyizli müessese) mesâfenin yakınlığından dolayı kolaylıkla gitmeğe başlayan Muhsin, burada, hocası İsmail Hakkı Bey ve Toygartepesi'nden mahalle komşusu Necmeddin (Okyay) Efendi'den başka, Kamil (Akdik), Hulüsi (Yazgan) ve Bahaddin (Tokatlıoğlu) efendiler gibi sâhalarının en namlı san'atkârlarını tanımış oldu.

Muallim Mektebi'ni 1928'de bitirince ilk hocalık hizmetini Bandırma'nın Perema isimli sâhil köyünde îfâ eden Muhsin Bey, iki yıl sonra Galatasaray Lisesi'nin ilk kısmına resim hocası olarak tâyîn edildi, bir yandan da Hakkı Bey'le alâkasını kesmeden tezhîb çalışmalarını ilerletdi. 1936 yılında Güzel San'atlar Akademisi bünyesine Türk Tezyînî San'atları adıyla dâhil olan şûbeye devâmla, ertesi yıl bitirip İsmaîl Hakkı Hoca'ya fahrî asistan oldu. Daha sonra, maaşını Galatasaray Lisesi'nden almakla berâber, vazîfesi Güzel San'atlar Akademisi'ne nakledildi, nihâyet 1944 yılında kadrosu da geldi .

1933'de Onuncu Yıl münâsebetiyle açılan sergiye katılan bu genç san'atkârın çini taklîdi olarak hazırladığı 50 cm. çapındaki düz tahta tabak, sergiyi gezen Atatürk tarafından takdîr edilip 600 liraya alındı. İlk meslekî çalışmasını, Hacı Kâmil Akdik'in nesihle yazdığı bir en'âm-ı şerîfi 1935'de tezhîbleyerek gerçekleşdirdi ve 100 liraya yakın para aldı. Bu eser Mısır Kralı Fuad'a Kâmil Efendi tarafından bizzât götürüldü. Daha sonra edindiği san'at muhîti, kendisine tezhîb sipârişlerinde (kıt'a, levha, hilye vb. gibi pekçok eser) bulundu; bu hünerli müzehhibimiz de yılmadan ince çalışmalarına başladı. Zamân içinde, artık ustası da kalmamış bulunan ruganî (lâke) kablara merak saran Muhsin Bey, Necmeddin Okyay'ın da teşvîkıyle, bu san'atın XVIII. asırda yaşayan emsâlsiz üstâdı Üsküdârî Ali Çelebi'yi kendisine mânevî hoca olarak seçdi ve onun işlerine bakarak, aynı vâdîde mükemmel eserler hazırladı. Muhsin Bey, Üsküdârî Ali'nin öylesine tesîrinde kalmışdı ki, bu yıllarda yapdığı tezhîblere de, ona telmîhen "Muhsin-i Üsküdârî" şeklinde imzâ koyduğu görülmekdedir.

Demironat, müzehhibliğinin ilk yıllarında hocası Tuğrakeş İsmâil Hakkı Altunbezer'in yolundan gitdi ve onun tezhîb anlayışıyla eserler verdi. Hakkı Bey, tezhîb çalışmalarına orta yaşlarında başlamış ve bu konuda ciddî bir tahsîl görmeden, o hârikulâde kābiliyetiyle müzehhibliğe geçmişdi. Üstâdâne bir fırça hâkimiyetine sâhib olduğu tezhîb san'atındaki ilhâm kaynağı ise, bizde Sultan II. Bâyezid devrinden îtibâren yüz küsur yıl devâm eden klasik anlayış değil, Mimar Montani'nin "Usûl-i Mîmârî-i Osmânî" (1873) isimli eserinde mevcûd -âbidelerden hatâlı alınmış- desenler; ayrıca, Avrupa tesîriyle ortaya çıkan Türk Rokokosu'nun XIX. asırdaki temsîlcisi, müzehhib Hezargradî Atâullah Efendi'nin eserleridir. Arkadaşı Üsküdarlı Hattāt Necmeddin Okyay'ın bütün îkazlarına rağmen yolundan dönmeyen Hakkı Bey, harf inkılâbından sonra Hattāt Mektebi'nin yerine açılan Şark Tezyînî San'atlar Mektebi'ne tezhîb muallimi olarak tâyîn edilince, talebesini de kendi anlayışına göre yetişdirmeğe başlamışdı. Buna mukābil, ilgilendiği san'at dallarının herbirinde dâimâ "en güzel"i seçmesini bilen Üstad Okyay da -kendisi müzehhib olmadığı hâlde- zevkı ve sezgisiyle, gerek kendi koleksiyonunda, gerekse diğer koleksiyonlarda ve müzelerde mevcûd, klasik yolda tezhîblenmiş eserleri, istidâdlı bulduğu talebeye -aralarındaki hukūka binâen Hakkı Bey'i de kırmadan- göstererek; gidilmesi, ilhâm alınması icâbeden yolun "klasik" olduğunu, Avrupa tesiriyle girmiş desenlerin bizde yeri bulunmadığını anlatmakla, üzerine düşeni fazlasıyla yapmışdı. Bu örneklerden belki en mühimmi, vaktiyle Okyay'ın koleksiyonundayken 1960'dan îtibâren Topkapı Sarayı Müzesi'ne geçen (Y.G.913), Şeyh Hamdullah' ın Sultan II. Bâyezid için yazdığı ve Saray Nakışhânesi'nde tezhîb olunan 11x16 cm ebâdındaki mushafdır; hem yazısıyla, hem de zahriye ve serlevha tezhîbiyle dünyâ şâheserleri arasında sayılır. Bu sebeble -sonradan her ikisi de Akademi'de tezhîb hocalığında bulunan- Muhsin Bey ve meslekdaşı Rikkat Kunt Hanım, Necmeddin Okyay'dan tezhîb dersi görmedikleri halde, kendilerini doğru yola çekmekle, üzerlerinde büyük hak sâhibi olduğunu her zamân tekrarlamışlardır. Bu tafsîlâta girişimiz, bir san'atkârın hangi şartlarda yetişebildiğinin anlaşılmasını temîn gāyesiyledir. Bu yerinde telkînlerden sonra Muhsin Bey -hocası Hakkı Bey'i de gücendirmeden- klasiğe bağlanan bir müzehhib olmuş, bilhassa Topkapı Sarayı Müzesi Kütübhânesi'ndeki eski tezhîb örneklerini de inceleyerek, zevkıne uygun gelen "ince tezhîb" yolunu gelişdirmişdir.

Demironat, yaradılışı îtibâriyle teferruatlı tezhîbe mütemâyil olduğundan, eserlerine "Acem işi gibi" diyenler de vardır. Ancak, tezhîbde yapılması akla gelebilecek herşeyin denendiği Türk-Herât (Tîmurlu) devrinden kalma eserler, onun inceye, güzele bağlı hassas rûhunda; sıkılıp yorulmadan sabırla çalışabilen göz ve ellerinde öylesine tesîr bırakmışdır ki, Türk san'atında uzun zamândır görülmemiş incelikde bir tezhîb tarzının, yeniden "Muhsin'in fırçası"ndan akmasına sebeb olmuşdur, denilebilir. Sâdece bu temâyülünden dolayı, ince tezhîblenmesine hâcet olmayan celî yazıların etrafında bile, bâzan ancak yakından görülebilecek teferruatlı tezhîblerine rastlanır ki, karşılığında aldığının "hiç" mesâbesinde kaldığını hâtırlayıp, bu aşırı göz nûru sarfına üzülmemek elde değildir.

1966 yılına kadar Akademi'deki tezhîb hocalığına devâm eden Demironat, burada haylı talebe yetışdirdi;ancak, tezhîb o sıralarda ülkemizde geçer akçe olmadığı için, yetişenlerin çoğu başka işlere kaydı. Sipârişlerle gelen tezhîb işlerini de bu yıla kadar sürdüren Muhsin Bey, Sanâyî Bakanlığı tarafından 1 Eylül 1966'da Yıldız Porselen Sanâyî'nin müdürlüğüne tâyîn edilince, sâir faaliyetlerini bırakarak mesâisini tamâmen buraya hasretdi. Rayından çıkmış bir müesseseyi idâre için aşırı bir gayretin yanısıra, çini üzerine desen hazırlamak ve araşdırma yapmak, onun vehimli ve hassas bünyesini adamakıllı bozunca, kalbi ancak "pille çalışır" hâle geldi ve bu da, kalan ömrü içinde birkaç ameliyâtı gerekdirdi. 22 Mart 1972'de yaş haddinden emekliye ayrılana kadar, Yıldız Müessesesi pek parlak bir devre yaşadı. Çini desenlerinde de -inceye temâyülünden dolayı- tezhîb havası âşikâr olan Muhsin Bey, yarım asrı geçen san'at hayâtı boyunca sayısını 2500 civârında tahmîn etdiği eseri tezhîbledi; ayrıca, çini (tabak, vazo, pano...) ve ağaç işleri için haylı desen hazırladı. En incesınden en irisine kadar Türk tezyînî motiflerini gerek kâğıda gerekse ders esnâsında kara tahtaya büyük bir mehâret ve suhûletle çizen Demironat, bu melekeyi nasıl elde etdiğini soranlara, san'at hayâtı boyunca gördüğü binlerce tezyînî unsurun hâfızasında depolandığını, yerine göre bunları ortaya dökebildiğini söylerdi.Yine san'at hamûlesinin çokluğundan olacak, tezyînatımızda ferahlık temîni için bırakılan boşluklara da fazla iltifât etmezdi.

Muhsın Hoca'nın eserlerinden bir kısmı müzelerde, bir kısmı da husûsi koleksiyonlarda yer almaktadır. Bunlardan Mısır, Irak, Suûdî Arabistan krallarına, Îran şâhına, Amerika'nın dört cumhurbaşkanına, Milliyetçi Çin cumhurbaşkanına, Kennedy Vakfı'na ve Metropolitan Müzesi'ne devlet büyükleri tarafından sunulan hediyeler, Missouri Zırhlısı'na İstanbul nâmına verilen ruganî ok kuburu Cumhuriyet devrindeki tezyînî san'atlarımızın Muhsin Bey eliyle yapılmış nâdide örnekleridir.

Demironat, yukarda sayılan husûsiyetlerinden başka, kātîlık, savatcılık, çakmacılık, minecilik, porselencilik, ağaç oymacılığı ve Edirnekarî tezyînât dallarında da başarılı eserler verdi; ayrıca, kuş-hayvan tahnîti (taxidermy) ve mulaj işlerini de hocası Ken'an Bey'den öğrendi. "Karagöz" ve "Ortaoyunu"ndan da nasîbi vardı.

Teşvîklere rağmen, mütehassısı olduğu san'at dallarında, tecrübelerini hâvî bir kitâb yazmadan gidişine de ayrıca esef etdiğimiz Muhsin Demironat'ın tezhîbli eserleri arasında, biri ötekine benzemeyen nakışlarla, şâşaalı bir biçimde işlediği altmış kadar hilye-i saâdetin ayrı bir yeri vardır.

Prof. Uğur Derman

(x) Resim 1: Muhsin Demironat son yıllarında…

(x) Resim 2: Demironat'ın Ali Üsküdârî yolunda işlediği bir ruganî kitap kabı

(x) Resim 3: Aynı kabın iç tarafındaki müşebbek şemse.

(x) Resim 4: Hasan Rızâ Efendi'nin Muhsin Demironat tarafından bezenen muhakkak-sülüs-nesih bir hilyesi.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN