Arama

Akif’in yalnızlığı ve hayal dünyası

Akif’in yalnızlığı ve hayal dünyası

Emin Saraç Hoca'nın vefatı üzerine bir değini yazısı kaleme almak istemiştim. Değini yazısı zorunlu olarak beni Akif'e aldı götürdü. Çalakalem olmaması için kaynaklara inmek, taramak icap etti ve orada yalnızlık içinde bir Akif portresi buldum. Bu portrede Akif'in hayal dünyası da gizliydi. Rıhle dergisinin 8'inci sayısında M. Emin Saraç hoca ile konuşan Ebubekir Sifil ve arkadaşları konuyu Akif'e ve Mısır günlerine getirirler. Buna dair sorularına Emin Saraç Hoca cevabında zımni olarak şairin karakterini de ele verir:

Söz Emin Saraç Hoca'nındır. "(…) Ekmeleddin İhsanoğlu'nun babası İhsan Efendi'den duyardım. Bazı geceler gurbette dertleşmek ve hasbihal için İhsan Efendi'nin odasına gelirlerdi. İhsan Efendi'nin odası Câmiu'l-Ezher'in yakınında Revâku'l-Etrâk'da, Muhammed Bek Ebu'z-Zeheb Medresesi'ndeydi. O odaya Mustafa Sabri Efendi, Zahid Efendi, Mehmed Akif Bey gibi zatlar gelirdi. Mustafa Sabri Efendi mütebessim çehresiyle çok tatlı sohbeti olan bir zattı. Zaman zaman Mehmed Akif'e "Hadi Akif bey, Rıza Tevfik'in yaptığı gibi sen de bir şiir inşad et de milletimizin gönlüne biraz teselli olsun" dermiş. Malum Rıza Tevfik "Tarihler ismini andığı zaman/ Sana hak verecek, ey koca sultan/ Bizdik utanmadan iftira atan/ Asrın en siyasî padişahına" şeklinde manzum bir özürname yazmıştır. Mehmed Akif tabii Osmanlı terbiyesiyle yetişmiş… Şeyhülislamla münakaşa edecek hali yok. Zaten gönlü kırık… Olabildiğince mahzun. Şairler daha hassas olur ya. İhsan Efendi anlatırdı… Mehmed Akif Bey dermiş ki: "Memleket hasreti, daüssıla kalbimizi yakıyor, lakin İstanbul'a değil de sakin bir köye yerleşip köy odasına otursam, elime Celaleyn tefsirini alıp o cemaate, onların anlayacağı şekilde anlatabilsem ve hayatımı böyle hitama erdirsem." Mehmed Akif Bey, Hulvan'da Abbas Halim'in köşkünde yaşardı. Bazen o köşkün dış odalarından birinde otururdu, biz de o zaman onu uzaktan seyrederdik. Mustafa İsmail'i dinlemeye gelirdi. Mustafa İsmail'in okuyuşu için "Rabbanî bir okuyuş" dermiş. Zaman zaman İhsan Efendi'nin odasında toplanırlarmış. Akif merhum sessizce otururmuş. Onlar o günün büyük yıkıntısı karşısında büyük bir eza ve üzüntü çeken, matem yaşayan kimselerdir. "

Burada benim dikkatimi çeken Akif'in yalnızlık girdabı, gurbet gayyası içinde büyüttüğü hayal dünyasıdır. Bu hususta şöyle der "Memleket hasreti, daüssıla kalbimizi yakıyor, lakin İstanbul'a değil de sakin bir köye yerleşip köy odasına otursam, elime Celaleyn tefsirini alıp o cemaate, onların anlayacağı şekilde anlatabilsem ve hayatımı böyle hitama erdirsem." Siyasi çalkantılardan ve entrikalardan bıkmıştır. Asude bir iklim ve hayat ister. Asude bir İslami yaşam arar. Bu da bozulmamış ve duru mekanlarda bulunabilir, gelişebilir. Kendisini köylüler içinde görür. Onlara 17 defa okuduğu ve okuttuğu Celaleyn Tefsiri'ni anlatmak ister. Kendisine en yakın sosyal grup olarak köylüleri görür. Onlar Bosna'da olduğu gibi en son yabancılaşabilecek sosyal grubu temsil ederler. Fıtrata aydınlardan daha yakındırlar. Keza Akif, Hafız Divanını 18 defa okutmuştur yine İkbal'in Peyam-i Maşrık kitabı da okudukları veya okuttukları arasındadır. Emin Saraç Hoca Mısır'a ilim uğruna hicret eder.

İmam Gazali'nin siyaseten kirli ve sosyal olarak çürümüş bir şehir saydığı Bağdat'tan yani dönemin payı tahtından Şam'a kaçması gibi Akif de Ankara'dan Kahire'ye firar eder. Bir dönem önce de İttihatçılar Kahire'yi şarkta sığınılacak mekanlardan birisi olarak görmüşlerdi. Akif'in gözü yine Anadolu'dadır. Ama ikamet mahalli olarak hayal ettiği yer asla İstanbul değildir. Bir köyü ve köylüleri hayalinden geçirir ve onlarla hemhal olmayı tercih eder. Gazali'nin Şam'dan Bağdat'a değil de Tus'a dönmesi gibi. Gazali'nin Şam diyarında 10 yıl kadar gönüllü sürgünde kalması gibi Akif de 1925 ile 1936 yılları arasında mütemadiyen Kahire'de kalmıştır. Gazali'nin Kudüs ile Şam arasında inzivada kalması gibi o da gurbet günlerini inzivada geçirmiştir. Gurbet içinde inziva yaşamıştır.

Safahat'ta iki tarz-ı inkılap arasında kaldığını ifade eder. İnkılaplardan tercihini üstten inmeci (Topdawn) Afgani inkılabı yerine tabandan tavana uzanan Abduh un inkilabından yana yapar. Akif kendisini Muhammed Abduh un inkılabı çerçevesinde Sudan'da Urban'da medrese kurarken ve yeni Cemaleddin'ler kuşağı yetiştirirken hayal eder. Dücane Cündioğlu ilgili bir makalesinde neden Sudan diye sormaktan kendini alamaz. Bunun cevabı neden İstanbul değil de İstanbul'da taşrayı ve bir köyü tercih eder sorusunun cevabında gizlidir.

Yine bu sorunun mukadder cevabı dostumuz Fazlı Karaman Bey'in bir rüyasında beni Akif hakkında konferansı vermeye Sivas'ın Zara ilçesine gittiğimi görmesiyle de izah edilebilir. Neden Zara'ya ve Anadolu'nun en ücra köşelerinden birisi olan Sivas'ın Zara ilçesine gidiyoruz? En duru insanlar en ücra yerlerde olmalı. Eskiler 'el habaya fi'z zevaya' yani defineler ücra mekanlarda gizlidir demişlerdir. Buralarda Akif'in anlatmak kolay olduğu gibi Akif'in davasını kavramak da kolaydır. Zihinler ve gönüller durudur. Bir defasında Kordofan'da Yaser Arafat'ı dinlerken şöyle demişti: Keşke son günlerimi burada bu İslam dünyasının en ücra yerlerinden biri olan Kordofan'da geçirebilsem!

Safahat'taki 'İnkilap istiyorum' şiirinde iki vurgu vardır. Bunlardan birisi İstanbul'a bir ücra köşeye çekilmek ve halka Celaleyn tefsirinden notlar aktarmak. İkincisi vurgu ise iki inkılap arasında gidip gelen Akif'in son kertede yine içe dönük bir inkılabı ve tercihi benimsemesidir. Siyaset alanında inkılap yerine eğitim alanında bir inkılabı yeğliyor. Bu ayrışmada siyaset odaklı Cemaleddin Afgani tarzı yerine eğitim odaklı Muhammed Abduh seçeneğini benimsiyor. İhvan üçüncü bir yol olarak hem siyaset hem de eğitim tarzını bir arada ve birlikte götürmekten yanadır. Risale-iNur ekseni ise Muhammed Abduh kademi üzerinedir ve onun yolunu benimser. Hatta Bediüzzaman Abduh'tan mülhem olarak 'euzü billahi mine'ş şeytani ve's siyase' der. Esasında bu şiirinde Akif bize mesleğini de ortaya koymuş oluyor. İlgili şiiri şöyledir:

"Mısır'ın, en muhteşem Üstadı Muhammed Abdu,
Konuşurken neye dâirse Cemaleddin'le;
Der ki tilmîzine Afganlı:
"- Muhammed dinle!
İnkilâb istiyorum, başka değil, hem çabucak.
Öne bizler düşüp İslâm'ı da kaldırmazsak,
Nazariyyat ile birşeyler olur zannetme!...
O berâhini de artık yetişir dinletme!
Çünkü muhtac-ı tezâhür değil, isti'dâdın..."
"- Şüphe yok, hakk-ı semûhîleri var Üstadın...
Gidelim bir yere, hatta şu bizim Sudan'a;
Yeni bir medrese tesis edelim Urban'a.
Daha üç beş de faziletli mücahid bulalım,
Nesli tehzîb ile, i'lâ ile meşgul olalım.
Çıkarıp gönderelim, hâsılı, şeyhim, yer yer,
Oradan âlem-i İslâm'a Cemaleddin'ler."
"Bu, fakat, yirmi yıl ister ki kolay görmüyorum... Yirmi günlük işe bak sen!"
"Kulunuz mazurum"

İnziva bir terbiye metodudur. Düşünceyi billurlaştırır, geliştirir. Genellikle düşünürler münzevi ve yalnız şahsiyetlerdir. Akif de öyledir. Konuşmaktan ziyade dinlemeyi sever. Nükte anlatır ve nükte dinler. Boş konuşmaz. Ya öğrenir ya da öğretir. Bazıları inzivayı negatif bir duruş olarak takbih etse de bu böyledir.

Akif, Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh gergefinde, ayrışmasında Muhammed Abduh'tan yana düşer. Siyaseti değil kitleleri eğitmeye, değiştirmeye yani zor olana talip olur ve çileyi yüklenir, omuzlar. Muhammed Abduh ile Akif anlık değil köklü değişimden yanadır. Kitlelerin terbiyesini ve eğitimini esas alırlar.

Komitacı değil, ihtilalci değil, kitle muallimidirler.

Mustafa Özcan

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN