Arama

Mustafa Özcan
Şubat 13, 2021
İslami hareketler ve tasavvuf

İslami hareketler ve tasavvuf meselesi çetrefil ve karmaşık bir meseledir. İslami hareket kiminle ve nasıl başladı? Buna net bir cevap vermek mümkün değil. Tarihte isyan hareketleriyle İslami hareketler isim ve sıfat bazında birbirine karışmıştır. Bir hareketin şer'i düzeyini o harekete katılan alimler belirler. Bu anlamda alimler İslam'in stratejik maddesidir. Bu nedenle de alimlerin kayıpları üzerinde hassasiyetle durulmuştur.

Bi'ri Maune olayı bunlardan birisidir. Hicretin 4. yılı başlarında Âmir b. Sa'saa kabilesi reisi Ebû Berâ Âmir b. Mâlik Medine'ye gelerek Hz. Peygamber'i ziyaret etti ve ondan İslâmiyet hakkında bilgi aldı. Kendisi müslüman olmamakla beraber Hz. Peygamber'den kabilesine İslâm'ı anlatacak bazı kimseleri göndermesini rica etti. Ancak Hz. Peygamber'in, gönderilecek davetçilerin bir tehlike ile karşılaşmasından endişe duyduğunu ifade etmesi üzerine Ebû Berâ onların emniyetini garanti etti. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem bir müddet sonra, çoğu ensara mensup olan, İslâmiyet'i ve Kur'ân-ı Kerîm'i iyi bilen ve ehl-i Suffe'den olan yetmiş kadar kurrâyı adı geçen kabile halkına İslâmiyet'i tanıtmak ve Kur'an'ı öğretmekle görevlendirdi. Sayıları hakkında çeşitli rakamlar verilen, ancak sahih rivayetlere göre yetmiş kişi oldukları anlaşılan bu heyete ensardan Münzir b. Amr el-Hazrecî'yi başkan tayin etti. Ayrıca kabile ileri gelenlerine hitâben bir de mektup yazdı. Bir rivayete göre bu heyet Ri'l, Zekvân, Usayye ve Lihyân boylarının düşmanlarına karşı Hz. Peygamber'den yardım istemeleri üzerine onlara gönderilmiştir.

Bir diğer olay ise ridde akımına karşı Yemame Savaşı'nda ölen hafızlar ve kurraların çokluğudur. Bir başka savaş ise alimler savaşı olarak da tarihe geçen İbnül Eş'as başkaldırısıdır. Elbette peygamber ve raşit halifeler döneminde hafızların veya kurraların katıldığı savaşları sonrasında 'devlete' karşı ayaklanmaları bir tutamayız. Bununla birlikte Emeviler döneminde ulema destekli İbnü'l Eş'as başkaldırısı istisnalardan birisidir. Meşruiyet alimlerin olduğu tarafta taayyün eder. Bundan dolayı Muhtar es Sakafi'nin hareketi bir isyandır ama Said İbni'l Cübeyr gibi tabiin ulularının katıldığı alimler ordusu bir isyan hareketi değildir. Muhtar es-Sakafi ehlibeyt sancağı çekmiş sahtekarlıkla ün yapmış bir adamdır. Ehl-i Beyt'in mazlumiyeti karşısında insanların ince duygularını istismar etmiştir. Kimi Şiilerin meşruiyet avcılığı yaparak Said İbni'l Cübeyr'in Ehli Beyt sevgi ve muhabbetini istismar etmesi ve bunu Şiilik eğilimine yormaları ve yorumlamaları boşuna bir uğraştır. Beyhude bir çabadır. Şiilikle Ehl-i Beyt meselesi tamamen birbirinden ayrıdır. Şiilik Ehl-i Beyt adına uydurulmuş bir yoldur. Emevilik ne kadar Ehl-i Sünneti temsil ederse Şiilik de o kadar Ehl-i Beyti temsil eder. Elbette ne Şiiler Emevileri ne de Emeviler Şiileri aklayabilir. Zıtlaşma gerçeklerin üzerini örtmüştür.

Asli konumuza dönecek olursak; İslami hareket deyimi tarihte hangi dönemde ortaya çıkmıştır veya hangi aşamaya tekabül eder, emin değilim. Ama günümüzde fetret döneminde ya da hilafetin kaldırılmasından sonra İslam'ı ihya etmek için kurulan teşekküllere ve oluşan akımlara kabaca İslami hareketler diyoruz. Bunun genel havzası da İslami uyanış olarak ele alınıyor. Köklere geri dönme arayışı İslami uyanıştır ve bunun organize biçimine de hareket diyoruz. İslami hareket dediğimizde dışa dönük bir hareket akla geliyor. Afaki bir hareket. Bir de içe dönük bir hareket var buna da enfüsi hareket diyoruz. Kısaca İslami hareket dediğimiz de dışa dönük bir hareketi anlıyoruz. Tasavvuf deyince de içe dönük bir hareketi kastediyoruz. Farklı noktalara doğru iki hareket. Biri dışa dönük diğeri içe dönük. İç yolculuğa seyri sülük diyoruz. Seyri sülük veya seyri enfüsi nefsin çöllerinden ve engebeli yollarından geçerek vahaya ulaşmaktır. İç yol, dış yol kadar engebeli ve zordur. Bu seyri sefer iç çölleri cennete dönüştürüyor ve burada itminan düzeyine (nefsi mutmainne ve düzeyleri ) eriliyor. Dış harekete cihat derken irşat faaliyetleri de, emri bi'l maruf ve nehyi ani'l münker de bu kapsama girer. Buna mukabil bir de mücahede boyutu vardır ve boyut deruni ve masiva ve mavera boyutudur. İç kale ve enfüs dairesidir.

Bu yüzden de kimi mutasavvıflar İslami hareket deyimine kayd-ı ihtiraz şerhi yani çekince koyuyorlar. Bunu koyanlardan birisi de merhum Sudanlı Malik Bedri'dir. Hasan Turabi'nin duygusal zekadan mahrum olduğunu ve tasavvufi boyutunun gelişmemiş olduğunu söylüyor bu nedenle de hem kendisine zarar verdiğini hem de başkalarına zarar verdiğini savunuyor. Bu bir anlamda bir hadisin açılımı ve farklı bir boyutta yorumudur. Allah kullarından ilmi söküp almaz ancak ilmi ulemayı kabzetmekle yani yanına çekmekle alır. Alim kalmadığında da insanlar başlarına cahilleri geçirirler. Sorulanlara ilimsiz cevap verirler ve sapıtır ve saptırırlar… Hadisler gerçekten de özlü sözlerdir. Bir yerde bazı ahir zaman kadın tipleri için de 'mailat ve mümilat' tabirini kullanır. Meyleden ve meylettiren anlamındadır, gerçekten de veciz bir ifadedir.

Turabi gerçekten de ilimsiz birisi midir? Bunu söylemek imkansızdır. Fazlasıyla entelektüeldir. Lakin gerekli bütün ilimlerle mücehhez midir? Bunu da söylemek mümkün değildir. O halde güvende değil, bir tehlike üzerindedir. İşte bu noktada Malik Bedri ruhi inkişafında eksiklik olduğunu ifade etmektedir. Afaki dairesi enfüsi dairesini kucaklamadığı için zülcenaheyn yani çift kanatlı değildir. Malik Bedri sadece kitleleri toplamak değil aynı zamanda onları eğitmekten ve manevi terbiyeden geçirmekten de söz ediyor. Aksi takdirde iş Hacı Bayram-ı Veli'nin yakınmasına döner. Benim sadece 1.5 müridim var der.

Tasavvuf da insanların ihtiyacı kadar verilir veya tahsil edilir. Mesele kitlelere tasavvufu dayatmak değildir. Noksanı tamamlamaktır. Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz. Hazreti Hızır ile Musa aleyhisselam münasebetinde Musa Alayhisselem bütün ilimlere vakıf olduğunu düşünüyor, bunun üzerine Allah ona salih kul olan Hızır'ı gönderiyor. Böylece iki ilim arasında bir fark olduğu ortaya çıkıyor. Daha doğrusu ilim mertebeleri arasında geçirmez berzah olduğu ortaya çıkıyor. Böylece ilimde farklı bir kapı, ledünniyet kapısı aralanıyor. Bu itibarla noksanını tamamlamak beşer için ulaşılmaz bir gaye ve tükenmez bir süreçtir. Allah'ın ilmini yakalayamadan- bunu yakalamak da imkan dışıdır, öyle ise- kişinin irfanı tamamlanmaz ve noksanı kapanmaz! Yoksa şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır gibi umumi ifadelerle tasavvufu ve erbabını dayatmak ehl-i zahirin de gerisine düşmektir. Tasavvuf edebine yakışmaz. Bu yolun ön şartı mahviyettir yani kendinden ve benliğinden geçmektir. İddia makamı hiç değildir.

Malik Bedri şöyle demektedir: " Bir şeyhinizin bulunması zaruri değildir. Fakat nefsinizi hastalıklardan arıtmanız, temizlemeniz gereklidir. Eğer kendi başınıza bunu yapmaktan aciz iseniz deneyimli ve aynı yolları geçmiş birinden destek almanız gerekebilir. Bu durumda size ruhi bir eğitmen lazımdır ..." Bununla birlikte etrafta pek de tasavvuf erbabına rastlanmadığını ifade etmektedir. Daha ilk yüzyıllardan itibaren şeyhlerin kibrit-i ahmer kadar nadir olduğu ifadesi şöhret bulmuştur. Yani problem sadece Turabi değil çok yönlüdür. Malik Bedri kısaca İslamcıların tasavvufa yönelmeleri ve böylece eksik kalan taraflarını tamamlamaları gerektiğini söylüyor. Dengeli bir İslami anlayışı ve yaşayışı tavsiye etmektedir.

Aktardığına göre Mısır'da meydana gelen çalkantı ve karışıklıkların ardından Sudan'a giden Benna'nın talebelerinden Cemal Ammar son anlarına kadar üstadı Hasan el Benna'nın Şazeliye evradına bağlı kaldığını söylemektedir. Buna göre Hasan el Benna modern bir İslami hareket tesis etse de sufi gelenekten hiç kopmamıştır. İslami hareket mensubunun manevi ve Said Havva'nın ifadesiyle ruhi bir terbiye ile mücehhez olması gerektiğini söylüyor. Hasan el Benna da bunun var olduğunu lakin sadece kitle devşirmekle yetinen Hasan Turabi de bunun olmadığını ileri sürmektedir.

Burada bazı tartışmaya açık tespitleri de var. Bunlardan birisi de rahmetli Mevdudi'nin sufi bir gelenekten geldiğini söylemesidir. Elbette Mavdudi dolaylı olarak Şah Veliyyullah Dihlevi ekolünün bir mümessili ve uzantısı sayılabilir. Bununla birlikte onu sadece bu yönüyle sufi kabul etmemiz de mümkün değildir. Peygamberlerin yöntemini çok fazla ideolojik hale getirmiştir. Siyasete çok vurguda bulunmuştur. Bu yönüyle cemaatine katılan Meryem Cemile bile kendisini analiz etmiş ve eleştirmiştir.

Meryem Cemile'nin vefatı üzerine Türkiye'de bir hareketlenme ve dalgalanma yaşandı ve unutulan bir değer yeniden hatırlandı. Keşke son çalışmalarına da ışık tutulsa ve fikri olarak geldiği nokta aydınlatılsa idi. Milli Gazete'de yayınlanan 'Meryem Cemile'nin fikir dünyası' başlıklı yazımda biraz konuya ışık tutmaya çalıştım. Meryem Cemile, Cemaat-ı İslami ve Mevdudi ismiyle bütünleşse de Cemaat-ı İslami'nin modernizmle eklektik bir ilişki içine girdiğini ve sentez kurduğunu düşündüğünü söyleyebiliriz. Bu bizi, rahmetli Mevdudi'nin modernizm konusunda münfail yani edilgen olduğuna götürür. Mevdudi ve cemaatine modernizm noktasında eleştiriler getiriyor ve cemaatin biraz gelenekten koptuğunu düşünüyor. Bu, Ebu'l Hasan en Nedevi gibi alimlerin bu yöndeki eleştirileriyle de kesişmektedir. Hindistan ve Pakistan'da müessir ve etkin olan Diyobend ekolü de Mevdudi hakkında bu noktada eleştiriler getirmiştir. Bunlardan ikisi, iki muhaddis olup Enver Şah Keşmiri'nin talebelerinden Yusuf Benuri ile Muhammed Zekeriyya Kandehlevi'dir.

Siyaset adına manevi alanı biraz ihmal etmiştir.

Bununla birlikte Malik Bedri'nin dediği gibi Mevdudi ve cemaatinde İslami bir disiplin var. İslami yaşayış noktasında hassaslar. Bununla birlikte dini alanı çok fazla politize ettiklerine ve gelenekten koptuklarına dair de bir kanaat var. Malik Bedri tasavvuf meltemlerinden veya esintilerinden kopuk liderlerin kurak olduklarını söylemek ister. Sudan'da hala Malik Bedri veya Fatih Ali Haseneyn tipi tasavvufi geleneğe önem veren ve öne çıkaran şahsiyetler bulunuyor. İyi ki varlar. Belki de Turabi zülcenaheyn yani çift kanatlı olsaydı kurduğu sistem Sudan'da ayakta kaldığı gibi Afrika'ya da şule ve ışık saçmaya devam ederdi. Senusiler gibi.

Kısaca Malik Bedri, dengeli bir İslami anlayıştan yanadır ve herkese bunu salık vermektedir.

Mustafa Özcan

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2022 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN