Arama

İslamköylü çoban Sülü…

İslamköylü çoban Sülü…
Sesli dinlemek için tıklayınız.

50-55 sene öncelerden bazı kesitlerle devam edelim..

1965 seçimlerinde, Demirel'in Adalet Partisi'nin yüzde 52 oy'la tek başına iktidara gelmesinin kemalist-laik cenahta oluşturduğu şok havası, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi'ne bir reddiye mahiyetindeydi. Süleyman Demirel'in de henüz halk kitlelerine ümid verdiği ve genelde sempati duyduğu bir isimdi. Çünkü, Isparta'nın bir köyünden geliyordu Süleyman Demirel, hem de İslâmköy'ünden.. Hattâ o günlerde, çocukluğunda çobanlık yaptığı yılların fotoğraflarıyla 'Çoban Sülü', halkın sevebileceği bir profil gösteriyordu. Babası Hacı Yahya Efendi ve annesi Ümmühan Teyze, İslâmköy'ün asaletini temsil eden, ortak bir İslâmköylü tipi idiler. Ekonomi ve iş alanları açılması açısından da fark edilir bir rahatlama sağlanmıştı, ülke çapında.. (Ayrıca, Nurcu denilen taifeden birileri de, Said Nursî'ye nisbet edilen ve 'İslâmköy'den bir büyük İslâm hizmetkârı çıkacak..' gibi sözleri kendi cemaatlerine ve kamuoylarına yansıtıyorlardı, o günün iletişim vasıta ve imkânlarıyla..) Demirel de, çok liberal, hoşgörülü profil gösteriyordu. Bu durum, 1960 İhtilali'nden beri ağır baskılar altında bunalmış toplumda bir rahatlık ortaya çıkarıyordu.

Ancak, Demirel nerede duruyordu? Bu sual de özellikle mütedeyyin çevrelerde zaman zaman gündeme geliyordu. Esasen Adâlet Partisi'nin Genel Başkanlığı'na aday olduğu sıralarda hakkında ortaya atılan 'mason olduğu' şeklindeki iddiaların zihinlerdeki izleri henüz de kaybolmamıştı. Muhafazakâr çevreler diken üstündeydi.. Ama, AP Hükûmeti, tek başına bir iktidar olduğu için, geride kalan ihtilal yıllarının baskısının biraz ortadan kalkmasının da etkisiyle sosyal ve ekonomik bakımdan bir rahatlık dönemi kendisini hissettiriyordu.

*

Hürriyetler, ifade ve gösteri hürriyetleri açısından da Demirel, daha rahat bir tavır sergiliyor, protesto gösterileri karşısında da, alışılmamış bir rahatlıkla, 'Yollar yürümekle aşınmaz..' diyordu. Toplumda meydana gelen biraz rahatlama döneminde, bu havadan, en fazla yine, kemalist -laik kesimlerin örgütlerinin faydalandığı ve örgütsüz kesimlerin seslerinin, yine kısık olduğu gerçeği, o zamanlar henüz 45 yaşlarında olan TC rejiminin geçmişi açısından daha bir ilginçti..

Çünkü, o ezilmiş, bastırılmış, sindirilmiş, idâm edilen sevdiklerine ağlamaları bile yasaklanmış bir büyük kitle vardı, ama, bunlar teşkilatsız (o zaman kullanılmayan kelimeyle, örgütsüz) olduklarından, seslerini yükseltemiyorlardı. Şairin deyimiyle, 'Vicdan bile duymaz sesi çıkmazsa bir 'âhh'ı, / Sessiz kölelerdir yaratan, bin-bir ilâh'ı..' mısralarında anlatılan bir hal yaşıyorduk. Matbuat hayatında, geniş Müslüman kitlelerin elinde doğru dürüst, etkin, yaygın bir yayın organı yoktu, sadece, büyük bir sessiz çoğunluk vardı.

Kitap piyasasında da Müslüman halk kesimlerinin okuduğu klasik yayınlar ağırlıktaydı. Onlar da daha çok kişinin özel hayatındaki ibadetleriyle ilgili olurdu. Sosyal hayatımızın inancımıza göre tanzim edilmesi gibi bir fikir işlenemezdi.. Bu bakımda, Ankara'da Hacı Bayram Camii etrafında bulunan kitapçılarda vitrinler aşağı yukarı aynı mahiyette kitablarla dolardı.. 'Namaz Hocası, Mızraklı İlmihal, Kabir ve Âhiret Hayatı, Rüya Tâbirleri, Evliya Menkıbeleri.. Ve biraz da, 'Numan Kurtulmuş'un 'Amentü Şerhi..' isimli kitabı.. (Burada ismi geçen Numan Kurtulmuş, şimdi siyaset alanında olan Prof. Numan Kurtulmuş'un dedesiydi).. Biraz da, Hz. Ali'nin Kan Kalesi Cenkleri'.. (ki, bu kitabda anlatılanların nerede cereyan ettiğine dair hiçbir bilgim yok bugün de..) Kezâ, Hz. Huseyn'in 'Kerbelâ'da katlini konu edinen 'Hikâye-i Kesikbaş..' ve benzeri isimlerle piyasada yer göze çarpan ağıt şiirlerini ihtiva eden 50-60 sahifelik kitaplar.. (ki, rahmetli anan, okuma yazması olmasa da, dayım bize geldiğinde, 'Ağa derdi, o ağıtları okusana biraz..' der, o da torbasında taşıdığı bir kitabı çıkarır, Kerbelâ'yı anlatan ağıt şiirlerin ağlaya ağlaya okur, anam da iki gözü iki çeşme, dinlerdi. (Ki bizim oralar çok yaygın şekilde sünni Müslüman halkların yaşadığı bölgelerdir, ve bizim halkımız arasında hattâ mezheb isimleri bile bilinmezdi. Sadece Amasya taraflarında bazı yörelerde, 'alevî denilen köyler bulunurdu, ve onların alâmet-i farikası , namaz-niyazlarının pek olmaması idi..)

O kitablara ilave olarak, bir de Saatli Maarif Takvimi diye ünlü duvar takvimlerinde yazılmış, doğru mu, yanlış mı, sağlaması yapılmadan piyasaya sürülen bilgiler, rivayetler.. Bu kitaplar , evet, halkı belki bir yere bağlamaya çalışıyordu, ama, pamuk ipliğiyle.. Düşünüp taşınmaya , tartışmaya yer vermeyen.. Bazı yerlerde de 'nurcu' denilen yeni bir taifenin zuhur ettiği iddia olunurdu. Ama, bizim oralarda pek fazla bir tarafdarı yoktu.. Bunda, 'Risale-i Nûr' denilen broşürlerin dilinin çok ağır ve ağdalı ve de anlaşılmaz boyutlarda olmasının rolü büyüktü.. ayrıca bu kitabçıkları okuyanların başına sıkıntılar geldiği, Candarma'nın alıp götürdüğü , köy yerlerinde korkulu fısıltılarla etrafa yayılıyordu.

Bu kitabların yanında Necîb Fâzıl'ın 'Çöle İnen Nûr, 'O ki, O yüzden Varız!' gibi kitapları bile kendilerine yer bulamazdı..

İşte o sıralarda, yavaş yavaş Seyyid Kutub ismini ve -sanırım, Yaşar Tunagür hoıcanın tercüme ettiği- 'İslâm'da Sosyal Adâlet' gibi kitaplarıyla âşina olmaya başlamıştık.. Bunu Muhammed Hamidullah'ın 'İslâm Peygamberi' isimli ve Hamidullah Hoca'nın öğrencilerinden olduğunu sonradan öğrendiğimiz Eczacı Said Mutlu'nun tercümesi olan çok derin muhtevalı eserin ilk cildi piyasaya girince, genç nesiller olarak alıp okuyabileceğimiz ciddî bir eser bulmuş olmanın mutluluğunu yaşıyorduk.

Said Mutlu adını o zaman yeni duymuştuk.. Sanırım Isparta'lı idi ve Afyon- Sandıklı'da bir eczanesi vardı. Onu yeni yeni tanımaya başladığımız sırada, Said Mutlu'nun Sandıklı'da bir gece vurularak öldürüldüğünü duyduk ve 'İslâm Peygamberi' isimli kitabın ikinci cildi, (sonraları Prof.) olan Dr. Salih Tuğ tercümesi olarak piyasa sunulmuştu.

1972-73'lerde ise, İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde, (3-4 aylığına Paris- Sorbonne Üniversitesi'nden izinli olarak gelen) Prof. Muhammed Hamidullah'ın konferanslarını- deslerini dinliyor ve onun derslerini (sonraları, ikisi de Prof.'u olan) Salih Tuğ ve Yusuf Ziya Kavakçı Fansızca ve arabca'dan ânında (simultane) tercüme ile bize sunuyorlardı.

Hamidullah hocanın dersleriyle, bizim ufkumuz daha da açılıyor ve sınırları içinde yaşadığımız ülkenin sınırları dışına çıkabiliyor, dünyaya cihanşumûl / üniversal bir İslâm anlayışıyla bakmak kabiliyetlerimiz gelişiyordu.

Ama, günlerde, ülke çapında üniversite hareketleri gelişiyor, bu durum, Süleyman Demirel'i de siyasî kulvarını değiştirmeye yöneltiyor ve özellikle masonik baskı gruplarının gizli-açık baskılarıyla hareket etmeye başlıyor ve bu durum, Anadolu'daki mütedeyyin kitleleri rahatsız ediyor ve Demirel'e baskıyı artırıyorlar ve bu baskılar parti içinde de eleştirilerin yükselmesine zemin hazırlıyordu.

Demirel ise, iyice bunalınca, 'bedende bir kol veya bacak gangren olursa, onu kesilip atmaktan başka geçerli bir tedavi yolu yoktur..' diyerek, gelinen noktadan haber veriyordu.

Bu gelişmeler sonunda, Meclis Başkanı Ferruh Bozbeyli'nin Meclis Başkanlığı'ndan ayrılması ve onun liderliğinde 50 kadar arkadaşlarıyla Adâlet Partisi'nden ayrılıp, 'Demokratik Parti'yi kurmalarıyla noktalanmıştı. Demokratik Parti'nin asıl perde gerisindeki asıl yönlendiricisi ise, Koca Reis diye meşhur olan Dr. Sadeddin Bilgiç idi.

Solcu ve marksist çevreler, bu bölünmeden faydalanmak istiyorlar, eleştiri ve gösterilerinin dozunu devamlı yükseltiyorlar, bunlara karşı Türkeş'in yönlendiriciliğinde 'Ülkücüler ' denilen gençlik grupları da mukabil ideolojik ve sosyal mücadele içindeki yerleri alıyorlar, bu arada, solcu kesimlerin 'bilimsel sosyalizm' adı altında öğrencileri kendilerine cezbetmeye çalıştıkları marksist cereyanlara karşılık, 'Ülkücüler'i yetersiz bulan bir grup, 'Yeniden Millî Mücadele' adı altında ve 'ilmî sağ' teorisiyle üniversite öğrencileri arasında bir grup oluşturmaya başlamışlardı. Bu iki grup, MTTB' etrafında yeni yeni şekillenmekte olan bir İslamî hassasiyeti temsil etmek isteyen gençlik gruplarına çok uzak durmasalar da, çok yakın da durmayarak, birbirlerinden genç beyinleri kendilerine cezbetmeye, çalmaya çalışıyorlardı.

Ve her öğrenci grubu da kendilerini en iyi şekilde tanıtacak olan sloganlar geliştiriyorlardı. Bu gruplaşmalar, Anadolu'ya da yansıyor, gruplaşmalar, bölünmeler.. Hattâ, Müslüman cemaatler ve hattâ en katı ve birbirine bağlı oldukları düşünülen Süleymancılar ve Nurcular diye anılan gruplar ve bazı tarikatlar vs.. bile kendi aralarında, uslûb ve kanaat farklılıkları açısından bölünmeler, ayrışmalar ve hattâ suçlamalar, düşmanlıklar bile yaşamaya başlamışlardı.. (Ki, bu gruplaşmalar daha sonraları kendi yayın organlarını da kurarak, o ayrılıkları itikadî veya ideolojik temellere oturtmaya çalıştılar).

Bizim tarafında bunlar oluyor da, karşı tarafta olmuyor muydu? Kemalistler de kendi aralarında bölünmeye başlamışlardı.. Kimisi onu hattâ, Nâzım Hikmet'in deyimiyle, 'Burjuva Kemal' diye suçlayanlar.. Lenin.. Stalin.. Mao, Enver Hoca isimleri etrafında, onların ideolojileri ve pratikleri etrafında geliştirilmeye çalışılan gruplaşmalar..

Bu arada, Osmanlı'nın son yüzyılındaki fikir ve inanç hareketlerinde başlayan sosyal cereyanları da yeni yeni öğrenmeye başlamıştık.

1850'lerden sonra Osmanlı'nın okumuş sınıflarında başlayan ve Avrupa'da öne çıkmaya başlayan önce naturalist ve giderek materyalist cereyanların etkisi altına giren ve dinsizlik/ ateizm/ tanrı tanımazlık bayrağını yükselten tipler.. Baha Tevfik, Beşir Fuâd ve daha sonraları Tevfik Fikret gibi tam materyalist isimler yeni yeni gündeme gelmeye başladıkça, o tarafta da bir yığın kafa karışıklığı.. Ve hele de, 600 küsur yıllık bir -âdetâ- kutsallaştırılmış 'devlet-i ebed müddet' (sonsuza kadar yaşayacağına inanılan devlet)'in tarihin dehlizlerine gittiği 1920'li yıllardan itibaren oluşturulan ve yeni kutsal bir isim , resim ve resmî ideoloji etrafında şartlandırılmış yeni bir neslin, laiklik dinine ve onun ikon'una tapınırcasına bağlı asker-sivil kesimlerin ideolojik ve fikrî şemsiyesi altına girmiş olan okumuş sınfların kendi halkından tamamen kopmuş ve onlara tepeden bakan jakobenist/tepeden inmeci yöntemlerle yönetmek diktatörlüğü.. Bütün bunlar Müslüman halkımiz için tasavvur edilemiyecek çapta, dehşetli bir sosyal travma oluşturuyordu.

*

Gazetelerin hemen tamamı laik cenahın elindeydi. Televiyzon 1973 öncesinde zâten yoktu; radyo ise, o da sadece devlet tekelinde olan bir kurum idi.. (Polis ve Meteoroloji radyosu gibi yayınlar da yine kesinlikle devletin elindeydi.)

Öyle bir zaman diliminde Müslüman halk kitleleri günlük gazete yayınlarının önemini yavaş yavaş da olsa kavramaya başlamışlardı. (Haftalık olarak çıkan, Yeni İstiklal, Büyük Doğu ve Serdengeçti gibi yayınlar yetersiz kalıyordu.)

*

'Bâb-Âli'de SABAH' ve 'Bizim ANADOLU' gazetelerinden ayrı olarak Şevket Eygi tarafından yayına sokulan BUGÜN gazetesi Müslüman kitlelerin duygu ve düşünceleri giderek cesaretlenen bir eleştiri diliyle yayınlarını sürdürüyorlardı.

*

Özellikle Bugün gazetesinin ve Şevket Eygi'nin yazılarında zaman zaman şifreli anlatımlar olurdu ve bunlar gerçekte kanunlar karşısında, önceden zihnî olarak hazırlanmış savunma mantığına göre ifade ediliyordu. Bu gerekliydi de, elbette.. Çünkü, marksistler arasında olduğu gibi, mütedeyyin kesim arasında da şifreli yazılarla mesaj vermeler giderek gelişiyordu.

İşte o günlerde Şubat- 1969'da bir tarafın 'Kanlı' dediği, bir tarafın ise, 'Şanlı Pazar' dediği hadiseler meydana geldi Taksim'de.. O gün, bir tatil günü olmasına rağmen, Bugün gazetesindeki başyazıda, Beyoğlu'ndaki bir terziye yazılan, 'Bugün, öğleden sonra prova için geleceğim, dükkanınızda bulunun..' notu, birçoklarına başka bir şifre olmuştu ve Türkiye'yi sarsan Kanlı/ Şanlı Pazar' hadiseleri sahnelenmişti.

Bu arada Şulê Yüksel Şenler isimli bir genç kız da, önce sosyeteye mensub ve o hayatın içinde yaşamış iken, örtünüp, niçin örtündüğüne dair yazılar yazmaya başlayınca, Anadolu şehirlerinde hanımlar için tertiplenen konferanslara, yüzlerce-binlerce hanımın katıldığı görülüyor ve bu durum, 'kemalist-laik taife'yi ürkütüyor ve küplere bindiriyordu. Ankara İlahiyat Fakültesi'nde de, Hatice Babacan adına bir kız öğrenci, İlahiyat Fakültesi'ne başörtülü olarak alınmamasını protesto ediyor, direniyor ve Müslüman gençlik temsilcileri de onun direnişine destek veriyorlardı.

Bu arada Şevket Eygi'nin özellikle Marmara bölgesinin büyük şehirlerinin en merkezî ve büyük camilerinde başlattığı 'Sabah Namazları' programları giderek daha büyük kitlelerce ve 50 bini bile aşan cemaatlerce kılınır hale geliyor ve bu da, ülke çapında derin tartışmaları beraberinde getiriyordu. Karşı tarafta ise, bir hukuk prof.'u olan İlhan Arsel isimli kişi, Müslüman halkı tahrik edecek en mulhidce, ateist yazıları yazıyordu, O zamanlar, Çetin Altan, İlhan Selçuk gibi isimler, bu hareketleri elbette aşağılayarak, tahkir ederek ağır şekilde eleştiriyorlardı. Çetin Altan, 'Sultan Ahmed Camii'nde bir gecenin şafağına doğru, orada toplanan 50 bin kişinin üzerine iki tank göndereceksin, bak bakalım, onlar çil yavrusu gibi, kaçışıyorlar mı kaçışmıyorlar mı?' diye yazıyordu. Başka yazılarında ortaokulda okuyan çocuklarına, 'Din dersinden sınıfta kalın, yaz tatilinde size bisiklet alacağım..' diye yazabiliyordu. Tabiî, bunları yazarken, bir takım tarikat liderlerinin akıl-ötesi, hattâ halusinasyona varan lafları kitlelere İslâm adına diye anlatması da laikleri haklı duruma yükseltiyor ve Müslüman gençleri ise hınçlandırıyordu.

Hatırlayalım, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi'nden sonraki sayısında, Amerikan TİME dergisi ve benzerlerinde öyle yazılar vardı ki hâlâ üzerine durulmaz bunların.. Halbuki, o dergilerden birinde, namluları Sultan Ahmed Camii'ne çevrilmiş tankları gösteren bir fotoğraf vardı. Bu, düşünebilenlere yeteri kadar net mesajlar vermiyor muydu?

(Devam edeceğiz, inşaallah..)

*

Selahaddin E. Çakırgil

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN