Arama

Derin bir hocanın okuması…

Derin bir hocanın okuması…
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Gençlik yıllarımda, Ankara- Cebeci'de, (Demirkapı mı derlerdi, yoksa Demirlibahçe mi; işte o bölgede..) 'Ankara' adını taşıyan ve 1957'de Başvekil Adnan Menderes tarafından görkemli bir törenle hizmete açılmış ve o zamanlar için Türkiye'nin en modernlerinden sayılan, yapısı itibariyle de oldukça gösterişli ve de seçkin doktorların vazifelendirildiği, çok itibarlı olan bir hastahanede tanıdığım ve zaman zaman buluşup dertleştiğimiz bir Op. Dr. ağabey vardı.. Kendisini 'milliyetçi-muhafazakâr' olarak nitelerdi ve namaz kıldığını da görmüştüm.

Bazan Nureddin Topçu'dan da söz ederdi, ama, o da ona biraz uzak geliyor gibiydi.. Sohbetlerimiz sırasında zaman zaman, 'milliyetçi ve muhafazakâr' olduğundan söz ederdi. Ben ise, lâtifeyle, 'Neyin muhafazakârısınız ağabey?' derdim, ama net bir cevap vermezdi.. 'Geçmişten kalan ve gelen âdetler, inançlar, alışkanlıklar, örf ve kısaca bir halkın kültünü oluşturan her şey..' derdi.. Bu 'geçmişten gelenler' içinde her şey vardı; efsaneler, masallar, inançlar, hikâyeler, halk hâfızasında yer etmiş tasavvur ve tahayyüller, abartılı anlatımlar, vs.. 'O halde, Osmanlı sonrasındaki yeni dönem olarak bilinen son 40-45 yıllık dönem üzerinden bir 40-45 sene daha geçince tarih olacak ve o dönemde yapılanlar da tarihten gelen örf, âdet ve kültür ve yaşayış tarzları kervanına eklenecek ve böylece bir bütün olarak muhafaza edilmeyi hak edecek, öyle mi?' dediğimde, 'Yine sıkıştırıyordun beni köşeye.. ' karşılığını verirdi. Ben ise, 'Ağabey, bunları sormaktan maksadım şu ki, kendimizi tarif etmek için kullandığımız sosyal grup isimlerini mantıklı bir zemine oturtmazsak, biz önünde-sonunda, hâkim olan kurulu düzenin sınırları içinde kalmaya mahkûm olmayacak mıyız?' derdim. O ise, 'Ne yani, kendimizi anlatmak için, biz şeriatçiyiz mi diyelim?' sorusunu sorardı ve sonra da kalkıp, 'koridorda bizim konuşmalarımızı işiten kimse var mı?' endişesiyle etrafı kolaçan ederdi.

Ben de 'şeriat' kelimesinin kullanılmasından korkutulmuş olanlardan biriydim.

'Şeriat'in ne mânâya geldiğini tam olarak anlamış da değildim. Sonra anladım ki, şeriat, kelime mânâsı olarak, bir nehrin tabiî yatağı mânâsına gelen bir kelime idi, arabçada.. Istılah/terim olarak ise, her bir dünya görüşünün, inancın genel kanun düzeniydi.. Yani, bu açıdan bakıldığında Yahudi Şeriati vardı, Hristiyan Şeriati vardı, ve de İslâm Şeriati.. Yani, bir inancın veya ideolojinin, bir dünya görüşünün hayata tatbiki için belirlenmiş, ortaya konulmuş kurallar, kanunlar mecmuası/ bütünü..

Ama, 'şeriat' çocukluğumuzdan beri beynimize, duygularımıza öylesine kazınmış ki,

kesin bir heyûla, bir gulyabani, bir umacı şekillenmiş..

Bu korkutucu, ürkütücü anlayışın körpecik dimağlardan, hattâ câmilerdeki namazında-niyazındaki insanlara veya okuma yazması olmayan, tarlalarda çapası, orağı elinde çalışan ev kadınlarına kadar nicelerinin zihninde 'şeriat' denilince oluşturulan bu korku ve vehim, gerçekte 'laicism'in kabul ettirilmesi içindir. Nitekim, onlar 1925'lerde, 'Biz dine, insanın içinde en değerli yeri olan gönlünü tahsis ettik..' gibi yaldızlı laflar edilmeye başlanmıştı.. bununla, 'Din'in sosyal hayatın düzenlenmesinde asla bir etkisinin olmaması' şeklindeki 'totaliter laiklik' anlayışının ayak sesleri geliyordu.. Halbuki, dünyayı tanzim için gelmiş olan bir din'in, dış dünyadan, kişinin vicdanına hapsedilmesi, bir çok yönlü ve hattâ emperial odaklarca telkın olunan, proğramlanan bir oyunun gereği değil miydi?

*

Evet, karşımdaki 'Dr. ağabey' de, 'şeriat' denilince aynı vehim ve korkuların pençesinde olduğunu gösteriyordu. Ben ise, Müslüman halkımıza dayatılan bu korkuların yersizliğini düşünüyor ve yine de yeni yeni şekillenen dünya görüşüme yakın bulduğum bu dr. ağabeyle irtibatımı bütünüyle kesmemeye dikkat gösteriyordum. Esasen, şahsen de onun bilgi ve tecrübelerinden ve de kendi yetiştiği çevreden duyduğu ve hâfızâsında kalan hatıra kırıntılarından istifade ediyordum, o da kendisine yakın bulduğu bir genç üzerine emek verdiği için herhalde yorgunluk hissetmiyordu. Bu yüzden de, benim lâtife yollu takılmalarımdan rahatsız olmuyor, 'Yeni neslin düşünce tarzları, eğilimleri, mes'eleleri etrafında seninle konuşarak bilgi sahibi oluyorum' diyordu.

O dönemde dinî değerlerden bahsetmek ve hele namaz kılmak gibi davranışlarda bulunmak, Adnan Menderes döneminde, -geçmişteki kemalist uygulamalara nisbetle- Müslüman halkın biraz rahat almasına zemin hazırlanmasına rağmen hâlâ da resmî ideolojinin tâvizsiz bağlıları nezdinde bağışlanamaz bir suç olarak değerlendirilirdi. (Bu vesileyle hatırlatayım ki, Kudsî Erguner isimli ünlü bir neyzen'in 'Ayrılık Çeşmesi' adında bir kitabı var.. O kitapta toplumumuzun, hele de Osmanlı Devleti'nin 600 küsur yıllık bir hayattan sonra dağılması trajedisinden sonra, onun Anadolu'daki enkazı üzerinde kurulan yeni rejimin Müslüman halka yaşattığı korkunç büyük sosyal travmaya örnek olmak üzere, onun anlattığı bir faciayı özetle aktarayım: 1925'lerde ziyarete kapatılan türbeler, Menderes döneminde kısmen açılmıştır. Artık Konya'da da Celâleddin-i Rûmî (Mevlâna) Türbesi ziyarete açıktır ve Mesnevî müellifinin vefat gününe denk geldiği kabul edilen 'Şeb-i Arûs- Düğün Gecesi) denilen merasimler de Aralık ayının ortasına tekrarlanmaya başlanmıştır, 30 yıllık bir aradan sonra..

Orada yapılacak olan anma törenleri ve Semâ gösterileri halkın yoğun ilgisiyle izlenmektedir. Kudsî Erguner'in babası da o törenlerde neyzenler grubunun başındadır. O da, yanında 10 yaşındaki oğlu Kudsî'yi de götürür, Konya'ya.. 1955 yılında, dönemin Konya Valisi o semâzen ve neyzen grubunun başında olan babasını çağırır ve ona, 'Proğramlar sırasında Allah kelimesi asla söylenmeyecektir. Söylenirse, bütün proğramları ibtal ederim!.. Ona göre.. Gerisi, serbestsiniz..' diye kesin tâlimât verir. Evet, öyle bir dönem..)

*

Bu doktor ağabeyin yanına zaman zaman bir doktor ağabey daha gelir, sohbete katılırdı. O sırada özellikle de 15 yaşın altındaki -özellikle de köylü- çocukların ellerinde 'siğil' denilen ve aylarca-yıllarca geçmeyen -her elde- 15-20'yi bulan sert kabarcıklar 'sivilce'ler meydana gelir, bu, o çocuklara bir rahatsızlık, acı vs. vermese de hem görüntü açısından, hem de bulaşma korkusundan dolayı bu gibi çocuklar kendi akranlarının/ yaşıtlarının arasından dışlanırlardı. Bu cildiyeci dr. ağabey, önce kimse var mı- yok mu diye kapının dışına baktıktan sonra, o çocukların anne-babalarına, 'Bu rahatsızlığın en iyi ilacı, derin bir hocaya okutmaktır..' derdi. Şahsen ben şaşırır ve 'Ağabey, nasıl olur, böyle dersiniz?' diye sorardım. O ise, 'Bak kardeşim, bizim kısaca 'acné' dediğimiz 'siğil'lerin ilâcı yok, henüz.. Ama, isterse hoca filan olmasın, ama, ismi etrafında 'derin hoca olduğu' söylentisi çıkan birilerini bulup okuturlarsa, çocuk psikolojik olarak, o 'siğil'lerin geçeceğine inanır ve 1-2 ayda büyük çapta geçer de.. Ama, bu psikolojik tedavi yöntemini tedavide insan ruhunun etkisini kabullenemeyen bizim materyalist-laik yobazlara anlatamazsın.. Ben Almanya'da yaptım ihtisasımı.. Hastahanelerde, en ağır ve ümidsiz hastalar için, rahib ve rahibeler gelir, telkınlerde bulunurlar; koğuşlarda, kapalı devre yayın yapan tv. ekranlarında, hastalara dinî telkınlerde bulunulur, dualar okunur, ve o insanların psikolojik açıdan güçlendikleri görülür.. Psikolojisi güçlü olmayan, karamsarlığa kapılmış kişilerin, başka tedaviler ne kadar güçlü olursa olsun, şifa bulmaları çok daha zorlaşır' derdi. Tabiatiyle o zaman biz henüz televizyon görmediğimiz için, o söylenenleri tam anlamakta zorlanırdık.

*

Ankara'dan ayrıldıktan sonra, sözün ettiğim Op. Dr. ağabeyle ya mektuplaşırdık, ya da, Ankara'ya her gidişimde onu görmek için de bir zaman ayırırdım.

Ancak, 55 yıl öncelerdeki bir görüşmemiz, benim açımdan çok dramatik idi ve o, son görüşmemiz de olmuştu. Çünkü, ülkede ve dünyada olup bitenler etrafında konuşurken, 'Türkiye'de iyi ki ' …../(filân kişi) var.. Yoksa, yeni nesillerin tapacağı kimse yok..' deyivermez mi?

Şaşırmıştım.. Doğrusu, ondan hiç beklemiyordum.. Bir daha da zâten irtibatımı eski sıkılıkta devam ettiremedim. Çünkü, önceden söylemediği bu gibi laflar onun zihin dünyasında yeni yönelmeler ve sarsıntılar olduğunu gösteriyordu. Konuşacak bir şey kalmamıştı.. Çok seyrek olarak ya bir selâm gönderirdim, ya da bir tebrik kartı, bayramlarda.. (O zamanlar Ramazan ve Kurban bayramlarında, çoğu insan da yeni yıl için, onlarca- yüzlerce tebrik kartı gönderirdi.)

'Onunla irtibatı tamamen kesmeyeyim, belki bir yanlış limanlara gitmekte olduğunu anlar..' ümidiyle tamamen kopmayı da doğru bulmuyordum. Ama, o da beni kendi yeni eğilimlerine çekemiyeceğini biliyor olmalıydı ki, telefonlarında veya tebrik kartlarında, eski dostluk atmosferinden haber yoktu, artık.. Onun bu durumuna üzülmüştüm.. Hem, İslâmî eğilimleri olanlara muhabbet besler, hem de kemalist-ırkçı söylemlerden kopamazdı ve öylece de öldü. (İlgi çekicidir, aradan yarım asır geçtikten sonra, aynı sahneleri ben de başka şekilde yaşıyorum.. Bir-kaç yıl öncesine kadar kendi inanç dünyamın has mensuplarından saydığım nicelerini, hele de şu son yıllarda, eskiden tahmin ve tasavvur edilemiyecek şekilde, bir resmî ideoloji ikonunu, hem de hiç bir kanunî ve resmî mecburiyet olmadığı halde, hürmet, minnet ve rahmetle anmaya başladıklarını, onların 'teslimiyetçi' ruh hallerini üzüntüyle görünce, o eski dr. ağabeyin duçâr olduğu idrak sapmalarını hatırlıyorum.

*

O zaman diliminde gücümüzü, hem inancımızın dünyaya şekil verecek güçte olduğuna inanışımızdan alıyorduk.. Matbuat âleminde, gazete, dergi, kitab, vs. yazılı yayınlarda bizim sesimiz çok kısıktı. Radyo zâten rejimin elindeydi.. Tv. hiç yoktu.. Bir dostumuzla uzunca bir telefon konuşması imkânımız bile yoktu.. Çünkü, evlerimizde telefon yoktu. Tlf. kulübelerinden tlf. açmak istediğimizde de, en azından 10-15 dakika sıranın bize gelmesini beklemek zorundaydık. Sıra geldiğinde de, ulaşmak istediğimiz kimseye muhatabımızı bulup bulamıyacağımız şüpheliydi. Bağlantı kurabilirsek, o zaman da en fazla 2 dakika kadar konuşabilirdik, çünkü dışarıda sırada bekleyenler ikide bir kulübenin cam kapısını tıklarlar, 'Haydi hooop, çabuk ol..' derlerdi. Hele de yağışlı, fırtınalı havalarda bu, daha bir böyleydi ve dışarıda sıra bekleyenler haksız sayılamazlardı.. O sıralarda evlere de tlf. bağlanma imkânının artacağından söz edilirdi. Ama, o zaman da bazı kimseler, câmilerde veya mevlid vs. gibi toplantılar sırasında halkın kanaat önderi durumunda olanlara sualler tevcih ederler, 'Efendim, telefon hatları çoğaltılacakmış, bu haber gerçekleşirse, evlerimize tlf. almalı mıyız?' diye sorduklarında, bazı ünlü isimler, 'bunun doğru olmayacağını' söylerlerdi.. Gerekçeleri de genelde, 'Siz evden ayrıldıktan sonra evde kalanların kimlerle , neler konuştuklarını nereden bileceksiniz?' diye kendilerine göre çok mâkûl (!?) olurdu. Böyle bir toplantıda, bir gün, bir büyüğümüze, 'Efendim, evdekiler de bizim dışarda kimlerle neler konuştuklarımızın şüphesine düşerse o zaman n'aparız..' dediğimde, 'Seninle daha sonra konuşalım..' diye konuyu kapatmıştı. Bunu, hangi merhalelerden geçtiğimizin anlaşılması açısında söylüyorum, 1968-70'lerde..

(Devam edecek, inşaallah..)

Selahaddin E. Çakırgil

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN