Arama

karşıtlığı mıdır?

Vehhabilik Türk karşıtlığı mıdır?

Filistinli dostumuz Nezir Bey taaccüple karışık bir vaziyette şunları söyledi: "Fesubhanellah! 'nın son döneminde ve yıkılırken kimler İngilizlerle işbirliği yapmışlar ise günümüzde de onların nesilleri veya kalıntıları Amerikalılarla işbirliği yapıyorlar…"

Kastettikleri kimler olabilir? Elbette gibi ülkeleri kastetmiş olmalıdır. Bununla birlikte gibi örgütler zaman ve mekan farkıyla 'in devamı sayılabilirler mi? Tartışmaya açık, değer bir mevzu. Bununla birlikte düşmanlığın köklerine indiğimizde veya uzandığımızda çağdaş tehditleri de görmüş oluruz. Elbette bunu birebir demiyoruz. Tarihin bileşenleri olduğu gibi değişenleri de vardır.

Fatih M. Şeker gibi akademisyenler ile Osmanlı ilişkilerine temas ettikleri çalışmalarında Vehhabiliğin Necid'de milli bir dini anlayış veya özel ve has bir tarzı geliştirdiğini ve bununla da milli bir devlet kurmak istedikleri sonucuna varmaktadırlar. Kısaca, Vehhabilik siyasi tutum olarak bir nevi ve Osmanlı yönetimine karşı çıkmak şeklinde tezahür etmiştir. Bunun ayrılmaz diğer parçası ise bölgede milli bir vücuda getirmektir. Kısaca Vehhabilik her ne kadar dini bir hareket olarak ortaya çıkmış veya öyle görünmüşse de siyasi boyut olarak Arapçılığı kamçılamış ve uyandırmıştır. Akisleri öyle gelişmiştir. Bu nedenle de Osmanlı ile sorunu olan herkes bu hareketi benimsemiş, tebrik etmiş ve desteklemiştir. Keza yerleşik dini anlayışa karşı olan herkes Vehhabilik'te kendinden bir damar ve parça bulmuş, görmüştür.

Vehhabiliğin hareket olarak ortaya çıkışında iki önemli araz görünür. Bunlardan birincisi, geleneksel ve yerleşik Sünni otoriteyi yıkmak ve onun yerine Hüseyin Kazım Kadri Bey gibilerinin kullandığı 'eh-i sünnet-i hassayı' ikame etmektir. Daha doğrusu, Necid'de taaşşuş etmiş, kümelenmiş bulunan uç bir anlayış olan Hanbeliliğin yerleşik yorum ve anlayışını ikame etmek ve mümkünse yaygınlaştırmaktır.

Vehhabiliğin ikinci arazı ise Osmanlı-Türk hakimiyetine karşı çıkmaktır. Bunu bazen dini motiflerle bazen de dünyevi motiflerle bezenmiş olarak yapmaktadırlar. Dini motiflerle hareket etseler de dikkatli bir biçimde hilafet iddiasından kaçınmışlardır. Bu da onların salt dini gerekçelerle huruç etmediklerini ortaya koyar. Eğer bir yanlışa karşı çıkıyorsanız onun doğrusunu ortaya koymanız gerekir. Ya da mahalli bir anlayışı temsil ediyorlardı ve alemşümul bir seviyeden uzaklardı. Kurmak, inşa etmek yerine tekfirle yani yıkmakla meşgul oluyorlardı. Arapçılığa dayanan milli bir devlet kurmak dini hareketin lazımı yani ikizi gibidir. Hedefiniz bu olmasa bile birinci hareketi yaptığınızda, bizatihi maksut olmayan ikincisi arkadan gelir.

Vehhabiliğin iki arazı üzerinden gidecek olursak: Vehhabilik ile Şerif Hüseyin hareketi veya isyanı arasındaki farkı ikiden bire indirmemiz mümkündür. Şerif Hüseyin dini anlayış olarak Vehhabi değildi ama neticede İngilizlerle beraber olup Osmanlı otoritesine karşı çıkmıştır. İşte burada ortak bir hedef teşekkül ediyor. Osmanlı yerine siyasi ve askeri huruçlarla kendilerini iktidara taşımak. Şerif Hüseyin ve oğulları Necid yerine 'da İngilizlerle birlik oluyorlar. Bununla birlikte hem Al-i Reşid'i hem de Şerif Hüseyin'i anlayış itibarıyla İslam dünyasının kalanıyla geçişli gördüklerinden dolayı tehlikeli buluyorlar ve sonuçta desteklerini nihai olarak Vehhabilerden yana kaydırıyorlar. Çünkü Vehhabilerin tabiatları itibarıyla hilafet iddiaları olamaz. Halbuki hem Şerif Hüseyin, hem de Kral Fuad hilafet noktasında sondajlarda ve nabız yoklamalarda bulunmuşlardır. Bugün ise RAND'ın ısmarladığı Demokratik Sivil İslam Projesinde Vehhabilik yerine liberalizm öne geçmiş görünüyor. Ferid Zekeriya gibiler de 'a liberal anlayışı kökleştirme konusunda aynı tavsiyede bulunmuşlardı. adlı kitabın yazarı Leonard Binder de bu eğilimi kökleştirmeye, derinleştirmeye çalışmıştır.

Bununla birlikte 'a karşı yine de küresel anlayışla veya dünya düzeniyle Vehhabilik arasında bir köprü ve ortaklık vardır. Hilafet meselesini kurcalamayan ve İslami kesimlerin iktidarına karşı çıkan Vehhabiler son dönemlerde bilhassa Arap Baharıyla birlikte bölgesel anlamda siyasal İslam'ın en büyük hasmı haline gelmişlerdir. Sadece kendilerine göre bidatlarla meşgul olmaktadırlar. Bu da sair İslami anlayışlarla sürtüşmelerini beraberinde getirmiştir. Bu da 'nın yeğlediği bir husus ve tarzdır. İngilizler veya bütün sömürgeciler, siyasal İslam'ın temeli olarak hilafete ve dolayısıyla o gün hilafeti temsil eden Osmanlı'ya karşı idiler. Bugün liberalleri veya Şeyh Nazım gibi kimi sufileri Vehhabilere yeğleyebilirler. Bununla birlikte geleneksel olanı yani bu tanıma giren Vehhabiliği de siyasal veya kendi tabirlerince radikal hareketlere karşı yeğliyorlar. Siyasal İslam ve radikal İslami hareketlere karşı Vehhabilik çoktandır Batı'nın ortağıdır. Buna mukabil karalamak için de radikal hareketlere genelde Vehhabilik damgası vurmaktadırlar.

Şerif Hüseyin geleneksel dini ve yerleşik anlayışı benimsemekle birlikte geleneksel yerli siyasi otoriteye yani Osmanlılara karşı çıkmıştır. Şerif Hüseyin İbni Teymiye ve talebesi İbni'l kayyım el Cevziye'nin çizgisinde veya tarikatında (tasavvuf değil meşrep anlamında) değildir. Şii olduğu halde kimilerinin Cemaleddin Afgani'ye Vehhabilik damgası vurması, yakıştırmasında bulunması yerleşik çizgilerden birisi olan Osmanlı karşıtlığıyla alakalı olmalıdır. Kaldı ki Şiilerin de Vehhabileri bulunmaktadır. En azından Şiiler arasında da karşılıklı olarak bu tarz atışmalara, suçlamalara rastlanmaktadır.

Keza modernist olduğu halde kimileri Muhammed Abduh ve Reşid Rıza'yı aynı kefeye koymuştur. Esasında bilhassa Muhammed Abduh'un ekolü bütün yollara açıktır. Reşid Rıza'nın Vehhabiliği ise modernizmle karışık ve barışıktır. Onların tarzları bazı fikri akrabalık unsurları taşısa da Vehhabiliğe indirgenemez. Reşid Rıza bilhassa Ezher'in temsil ettiği anlayış ile sufilere karşıdır. Bu yönüyle onda Vehhabilerle ortak zemin bulunabilir. Kaldı ki, hayatının son safhasında Kral Abdulaziz ve Suud devletini desteklemiş ve bendelerinden biri haline gelmiştir.

Muhammed Abduh ise yetişme tarzı itibarıyla ve sonraki hayatında da doğrudan tasavvufa karşı çıkmış değildir. Bu açıdan talebelerinden Mustafa Meraği Sudan'a giderken ondan yanında Gazali'nin İhlyau-u Ulumiddin kitabını götürmesini, bulundurmasını istemiştir.

Osmanlı karşıtlığı ile Vehhabizm ve modernizm bileşkesinin en belirgin olduğu hareketlerden birisi Cezayirli Cemiyetü Ulema-il Müslimin hareketidir. Kurucusu Abdulhamid Bin Badis'tir. Şüphesiz Bin Badis, Vehhabilikten etkilenmiş ve bu etkileşim onda Osmanlı karşıtlığını doğurduğu gibi bu karşıtlık onu Mustafa Kemal'i takdir etmeye kadar götürmüştür. Hatta kendisi Suud Kralı Kral Abdulaziz'in şahsında Arap Mustafa Kemal'i görmüştür. Vehhabilerin Osmanlı'ya karşı çıkmaları ve başkaldırmaları ile Mustafa Kemal'in Osmanlı'ya son vermesini domino etkisine benzetmiştir. Ortak bir sürecin parçalarıdır. Bu da bize esasında Mısırlı milli şair Ahmet Şevki'yi hatırlatmıştır. O da Mustafa Kemal'i Türklerin Halid'i yani Halid İbni Velid'ine benzetmiş ve bunun Arap diyarında, yakasında akislerini beklemiştir. Türklerin yeni Halid'inin Araplar nezdinde benzeri bir Halid'in zuhuruna zemin hazırlamasını, vesile olmasını temenni etmiştir. Bin Badis'in hilafına Hasan el Benna Mustafa Kemal'den fena halde tutulan ve kendini kaptıran Mısırlı siyasetçi Mustafa Nuhas Paşa ile polemiklere girmiştir.

Arap diyarında Mustafa Kemal'e öykünen veya benzemeye çalışan veya benzetilmeye çalışılan birçok isim çıkmıştır. Belki de Ahmet Şevki'nin 'Arap Halid'i' kehaneti Cezayirli darbeci Halit Nezzar'ın şahsında tezahür etmiş olabilir. Nitekim, 1990 ve 1991 yılında FIS'e karşı mücadele ederken Cezayir'in kurtuluşunu yeni bir Mustafa Kemal'in zuhuruna bağlı olduğunu söylemiştir.

Mustafa Kemal'e müzahir olan bir takım zevat, görünmeyen ve Godot gibi beklendiği halde gelmeyen heyula tarzı bir Mehdi'den ise ete kemiğe bürünmüş bir Mustafa Kemal'i yeğlemektedirler (http://www.ahlalhdeeth.com/vb/showthread.php?t=91359). Bu şekilde somut arayışlar soyut arayışları bastırmış, küllemiştir.

Suudi Arabistan'da ardı arkası kesilmeye krizlerden sonra Faslı alimlerden ve Yusuf Karadavi'nin Dünya İslam Alimleri Birliği'ndeki yardımcılarından Ahmet Reysuni mühim bir makale kaleme almış ve makalesinde Suud tarzı İslam anlayışının yerden yere çalmış ve sonunun geldiğini haber vermiştir. Suud tarzı İslam anlayışının uful çizgisinde ve küsuf vaktinde olduğunu söylemiştir. Bu makale geniş akisler uyandırmıştır. Tabiatıyla bu ihbar bir kısım selefileri kızdırmış ve üzmüştür. Bununla birlikte bütün Selefiler Suud tarzına yatkın değildir ve bu anlayıştan yaka silkenler de var. Garaudy gibi Ahmet Reysuni de Suud tarzı İslam anlayışının yıkılmakta olduğunu ve ilaveten yıkılması gerektiğini söylüyor. Garaudy Suud tarzı İslam anlayışının İslam aleminin önünde en büyük engellerden birisi olduğu kanaatindedir. Buluşmaya kaynaşmaya engeldir.

Bununla birlikte Abdulhamid Bin Badis'in çizgisine bağlı Cezayirli yazarlardan Muhammed Bin Revayih Ahmet Reysuni'nin değerlendirmesinden alınmış ve bazı çekinceler ortaya atmıştır. Suud tarzı İslam anlayışı (İslam es Suudi) tabirine karşı çıkar. Bu kullanımın benzerlerini de doğurabileceğini ihtar eder. Afgan İslamı, İran İslamı, Moğol İslamı, Fas İslamı gibi. Nitekim, kitaplarında ve konuşmalarında Ebu'l Hasan en Nedevi Müslümanları bu tuzağa düşmekten sakındırmıştır. Bununla birlikte Gibb gibiler Whither Islam gibi kitaplarında İslam hakkında coğrafi bir taksimatta bulunurlar. Bunda sosyolojik anlamda bir gerçeklik payı olabilir ama dini anlamda bir tanım veya teori olamaz. Muhammed Bin Revayih bu tanımlamayı bidat bir tanım olarak telakki eder ve karşı çıkar. Bununla birlikte, Vehhabiler gereğinden fazla sık kullanarak bidat tanımını abartmış, sulandırmışlar ve ifrat ve tefrit basamaklarına taşımışlardır. Ona sedd-i zerai meselesinde yaptıklarını yapmışlardır. Sedd-i zerai ihtiyat makamında ulemanın koyduğu bir kural ve kavramdır. Harama giden yolları kapatmayı amaçlar. Ancak Vehhabiler harama giden yolları kapatırken mübahları da bu kapsama dahil etmişlerdir. İçkiye giden yolları kapatmak üzüm dikmeyi veya üretmeyi yasaklamaya kadar giderse; bu mübahı haram derecesine indirmek olur. Bir nevi helali haram kılmaktır. Bu ise şarii'nin maksadını aşmaktır. Vehhabiliğin karakterlerinden birisi abartmaktır. Mübalağa ise denildiği gibi ihtilalcidir.

Bununla birlikte Vehhabilik milli bir selefilik midir? Bu nedenle de bu anlayışa Suud tarzı İslam anlayışı da denebilir mi? Bu anlayış bütün Müslümanları kapsamadığına göre, ortak anlayışını temsil etmediğine nazaran böyle mahalli bir tanımla tanımlanması yanlış mıdır? Evet! Vehhabilik milli bir selefilik anlayışıdır. İbni Teymiye, İbni'l Kayyım el Cevziye hatta Ahmed Bin Hanbel kalkış, çıkış noktası olsa bile bu anlayışa yolda birçok katar ilave olmuştur. Mahdut bir zaman ve mekanla çerçevelenmiş bir anlayıştır, harekettir. Dolayısıyla zanni ve beşeridir. Bu açıdan buna Suud tarzı bir anlayış demek zannımca mahzurlu olmasa gerek. Bu ideali tanımlama değil realiteyi tasvirdir. Dolayısıyla ilahi değil sosyolojiktir. İslam değil Suud Müslümanlığıdır.

Vehhabiliğin üzerine kurulu olduğu gerçeğini zımni olarak ikrar edenlerden birisi de Cezayirli selefi anlayışın banisi Abdulhamid Bin Badis'tir. Türk propagandasına aldananların, kananların Vehhabiliği karaladıkları kanaatindedir. Osmanlı'nın Vehhabilik hareketinden nem kaptığını ve bunun umumi bir Arap uyanışına zemin hazırlamasından, dönüşmesinden endişe ettiğini ifade etmiştir. Bu umumi Arap uyanışı ne anlama geliyor ve kime karşı konumlanıyor?

Nitekim, 1916 yılında İngilizlerin tahrikiyle Osmanlı'ya karşı gelişen sınırlı Arap kıyamına 'Arap uyanışı' denmiştir. George Antanyus ve İbrahim Yazıcı gibi niceleri Birinci Dünya Savaşı sırasındaki Arap kalkışmalarına Arap uyanışı tabiri kullanmışlardır. Demek ki Vehhabilik hareketinin zuhuruyla Arap uyanışı olarak anılan Şerif Hüseyin'in hareketi amaçta müttefiktir.

Osmanlılar, Vehhabi ayaklanmasından nem kapmış olabilirler lakin Osmanlı ile her hesabı olan bu harekete sarılmış, yapışmış ve tutunmuştur. Bu nedenle de Osmanlı'nın, Vehhabi hareketi noktasında basiretli olmakla birlikte söndürülmesi noktasında gevşek kaldığı, davrandığı muhakkaktır. Bununla birlikte, Vehhabi hareketi siyasi amaca veya Osmanlı karşıtlığına indirgenemez. 'ın Şerif Hüseyin'den farklı boyutları vardı. Şerif Hüseyin ve hareketine destek verenler her ne kadar İttihat ve Terakkiyi dinden sapmış ve Türkçülüğe saplanmış olarak telakki etseler de mesele tekfircilik, kabir ve türbe yıkma boyutunda değildir. Şerif Hüseyin'in, hareketine meşruiyet kazandırmak amacıyla Türkçü/Turancı hocalardan Ubeydullah Afgani gibilerini nazara vermesi anlaşılabilir bir durumdur. Dini anlamda Vehhabilik geleneksel Sünni anlayışı temsil eden Osmanlı müttefiki Al-i Reşid ya da Osmanlı karşıtı Şerif Hüseyin'in temsil ettiği anlayışla bağdaşmamaktadır.

Vehhabiliğin temel karakteri tekfir ve kılıç çekerek huruç etmektir. Bu geleneksel Sünni anlayışa terstir. Haricilik, Mutezile ve Zeydi anlayışıyla paraleldir ve onların hattı hareketini akla getirmektedir. Ahmet Bin Hanbel'in çizgisine de terstir. Muhammed Bin Abdulvehhab muhaliflerini mürtetler veya kafirler ve müşrikler olarak damgalamıştır. Bunlara kılıç da çekmiştir (http://www.nebrasselhaq.com/2010-06-14-20-25-11). Özel tarihçisi İbnü'l Gannam da bunları övünerek anlatmıştır.

Abdulhamid Bin Badis de gecikerek de olsa Osmanlılara karşı Vehhabi siyasi cephesine katıldığından sırf bu yüzden Türk modernizmi ve Mustafa Kemal'i de benimsemiştir. Mustafa Kemal'in İslami kurumları değil onun adına oluşturulmuş köhne kurumları yıktığını dile getirmiştir. Ona göre hilafet suri/göstermelik bir hal almıştı ve aslı değil gölgesi, resmi kalmıştı. Yıkılan budur. Özellikle Abdülhamid Bin Badis Vehhabiler gibi türbelere ve tasavvufa ve tekkelere karşıdır. Bu itibarla Mustafa Kemal'in tekke ve zaviyeleri kaldırması ona göre ortak amaçlardan birine hizmet etmiştir. Dinin köktencilikle modernizm bu hatta buluşmuştur.

Bin Badis'e göre, Osmanlı'nın temsil ettiği İslami kurumlar semboller düzeyde kalmış veya sembolik düzeye gerilemiştir. Mustafa Kemal bu sembolleri kaldırmıştır. Batılılar ise Türkleri bu semboller yüzünden sıkıştırıyorlardı. İlginçtir, Bin Badis 28 Mart 1924 tarihinde yani hilafetin kaldırıldığı ay Necah dergisinin 152'inci sayısında hilafeti kaldırılmasından ötürü Mustafa Kemal'i kıyasıya, zehir zemberek bir biçimde eleştirmektedir. Ama Vehhabilik ile Kemalizm arasında Osmanlı'ya karşı olmakta ortak bir nokta bulduğundan dolayı vefatından sonra onu asrının dahilerinden birisi olarak selamlamış.

Hamduş Muhammed Erzaki, Bin Badis'in Kemalistliğini akıl ile laikliğin izdivacı olarak nitelendirmektedir. Hamduş'a göre, Mustafa Kemal'in laikliği ile Bin Badis'in akılcılığı buluşmuştur. İslam ve Yönetim Biçimi kitabıyla tanınan ve İslami anlamda hilafeti reddeden Ali Abdurrazık da Mustafa Kemal'i tebcil edenler arasındadır. Keza Halit Muhammed Halit adlı Mısırlı yazar da ilk dönemlerinde daha doğrusu Müslüman Kardeşlerden ayrıldığı dönemde Ali Abdurrazık gibi İslam'da siyasi bir rejim olmadığına kanaat getirmiş; bu yönüyle Mustafa Kemal ile aynı paralele düşmüştür. Keza Türkiye'de Prof. Lütfü Ülkümen gibi zevat da cumhuriyeti kurarak ve saltanata son vererek Mustafa Kemal'in İslam'ı yenilediğini ve onu ilk asrına irca ettiğini söylemektedir. İhsan Eliaçık'ın seleflerinden olan Ezher hocalarından veya reformistlerinden Abdulmüteal al Saidi de Mustafa Kemal'i İslam'ın mücedditleri arasında saymıştır.

Bin Badis Mustafa Kemal'in sahte dindarları temizlediğini ve özgürlükleri iade ettiğine inanmaktadır. Şihab'taki makalesinde (30 Aralık 1938) Mustafa Kemal'in sadece Türkleri değil umum olarak şarkı da uyandırdığına kail olmuş ve sonunda da makalesini 'Allah onu rahmetine gark etsin' diye tamamlamıştır (http://elhiwardz.com/?p=68254).

Mustafa Özcan

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN