Arama

Mahremiyetin sınırı ve ihlali

Mahremiyetin sınırı ve ihlali

Cenab-ı Allah bu âlemi en mükemmel surette yaratmış, âlemin ve insanın kıyamet saatine kadar bir nizam içerisinde devamını murat etmiştir. İnsan için bu devamlılık, neslin devamına bağlanmıştır. Kadın ve erkeğin birlikteliğinden oluşan evlilik müessesesinin Hz. Âdem'den bu güne kadarki meşruiyeti bu ilahi nizamın bir parçasıdır. İnsanı, diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri neslin devamını, belirli sınırları (mahremiyet) bulunan bir izdivaç ile gerçekleştirmesidir. İslâm, karşı cinsler arasındaki ilişkilerde insanın tabiatını göz önünde bulundurarak hem fıtratı korumak hem de aşırılıkları önlemek amacıyla koruyucu bazı sınırlamalar getirmiştir. İslam aile hukukunda muharremât ile temel çerçevesi çizilen mahremiyet insan bedenin korunması, özel hayatın gizliliği ve dokunulmazlığına, tecessüsün yasaklanması gibi birçok konuyu içermektedir. Günümüzde insanların özgürlük alanları, teknolojik gelişmelerin mahremiyetin sınırlarını zorlayan uygulamaları, örf adet değişikliğine bağlı olarak ortaya çıkan algısal sorunlar gibi özelde bireyi genelde ise aile ve toplumu ilgilendiren yeni problemlerle karşı karşıya kalınmıştır.

Allah'ın kulları için koyduğu kural ve sınırlara mahrem (ç. mahârim) denir. Bir hadiste "Allah'ın korusu (himallâh/çizdiği sınırlar), mahrem belirlediği alanlardır (mahârimuh)" buyurulmuştur. Nitekim kişinin mahremi (hürmetü'r-racül), ailesi (dokunulmaz ehli) anlamına gelir. Aynı şekilde füru fıkıhta evlenilmesi yasak olan kişilere de mahrem denmiştir. Türkçede, mahrem sıfatı ve isminin iki anlamda kullanıldığı görülür. İlki, başkalarından saklanan, başkaları tarafından görülmesi, bilinmesi, duyulması istenmeyen, dinin yasak kıldığı şeyler (privacy) anlamındaki kullanımıdır. İkincisi ise teklifsiz, içli-dışlı olma, yakın-sıcak ilişki içerisinde olma (intimate) anlamıdır. Bu anlam karı-koca, aile ve yakın akrabaları ifade eder. Batılı bazı araştırmacılar mahremiyeti, "birey, grup ve müesseseler için kendileri hakkındaki bilginin (information) nasıl, ne şekilde ve ne maksatla başkalarına verilebileceğini tayin etmek" olarak tanımlamıştır.

Mahremiyetin hukuki temeline gelince, insanlar, başkalarının ne yaptığını bilmek istemekte ve bundan da zevk duymaktadırlar. Bu duygu dedikodu gibi nispeten daha az zararlı bir davranışla giderilmeye çalışılırken, bazen gizli hallere nüfuz etmeye varan bir bilgi edinme işlemine dönüşebilmektedir. Bu sebeple birey, grup ve toplumlar tecessüse varan bu ant-i sosyal gözetleme eğilimlerine karşı mahremiyeti korumak üzere bir takım hukukî normlar ve sosyal ritüeller geliştirmişlerdir. Mahremiyet kesinlikle bir bireysel hak ve özgürlük sayılırken, mahremiyetin arzu edilenden aşırı hale gelmesi durumunda başkalarıyla herhangi bir güç ilişkisine girmeme hali olan sosyal tecride yol açması muhtemeldir. Buna göre mahremiyetin, sosyal etkileşimi yönetmek, bu etkileşim için plan ve strateji geliştirmek ve de öz-benliği (self-identity) yetkinleştirmek şeklinde üç fonksiyonu bulunmaktadır.

İslam düşüncesinde bireyin kendine özgü alanlarını bir başkasıyla paylaşması, sadece bireyin kendi iradesine bırakılmamıştır. Aynı zamanda bir ölçüye kadar ilâhî otoritenin belirlemesine tabi görülmüştür. Mahremiyeti bireyin kendi seçme haklarına veya toplumların kültürel tercihlerine bırakan, ya da sadece modern bilimin verilerine mahkûm eden yaklaşımların aksine İslam düşüncesinde mahremiyete bir metafizik çerçeve çizilmiştir. Bu metafizik referanslarla temellendirilen mahremiyet öğretisi verili bir bilgi (vahiy) ön kabulünü (imân) içermektedir. Her şeyin dünyevi referanslarla açıklandığı modern bilimin aksine, iyi ve kötünün (husün-kubuh) belirlenmesinde insanüstü bir belirleyiciye dayanma düşüncesi hala geçerliliğini korumaktadır. Bilimlerin ilkelerini bir üst bilimden almalarında olduğu gibi mahremiyetin temelini de önceden verili bir alanda kurulu önermelerden (metafizik) alması akıldışı sayılamaz. Ayrıca bu yaklaşım aklı, bireysel ve toplumsal tecrübeyi göz ardı etmeyi de gerekli kılmamaktadır.

İslâm'ın korumayı öngördüğü beş temel küllî esas, can (insan), din, akıl, nesil ve mal olarak tespit edilmiştir. Bunlardan dördüncüsü olan neslin (ırz) korunması aile hukukunun ilkelerini izah eden bölümdür. Özel yaşama saygı, mahremiyet, özel hayatın gizliliğinin korunması vb. hukuki prensipler bu çerçevedeki hükümlerin felsefi temellerini oluştururlar. Örneğin münekkit fakih Cemaleddin İsnevî, et-Temhîd adlı eserinde istıshâb kaidesi çerçevesinde eşyada asıl durumun ne olduğunu tartışırken burada ilgili ilkeye dayalı üç ayrı kaidenin aynı anda değerlendirilmesi gereğine dikkat çekerek konunun sadece ibâha-i asliyye kaidesinden ibaret olmadığını göstermiş olur. İlgili kaideler şöyledir: (1) Menfaatlerde (el-menâfi') asıl olan ibâhadır; (2) zararlı şeylerde (el-mazârr-mü'limâtü'l-kulûb) asıl olan haramlıktır; (3) ırzlarda (cinsel ve ailevî meselelerde) asıl olan haramlıktır. İsnevî'nin de işaret ettiği üzere cinsel ve aile ile ilgili hususlarda temel ilke haramlıktır (dokunulmazlıktır).

"Irzlarda (cinsel ve ailevî) konularda asıl olan haramlıktır" kaidesi ailevî konularda muhafazakârlığın esas olduğuna işaret olarak da yorumlanabilir. Nitekim hemen bütün toplumlar ve devletler aile müessesini korumak için geleneksel yapıları muhafaza etme çabası içinde olmuşlardır. Kişinin kendi neslinin şüphe içermeyecek şekilde kendisine nispetini sağlama ve koruma duygusunu da beraberinde getirmiştir. Bütün hukuk sistemleri gibi İslam hukuku da nesebin devamı işleminin bir takım nizam ve kurallar altına alınması, ayrıca kadın erkek birlikteliği ile başlayan bu müessesenin ortaya çıkardığı akrabalık (mahremiyet), nesil, nafaka, sosyal sorumluluk gibi birçok hükmü detayı şekilde izahı gerekli görmüştür. Usul-i fıkıhta var olan "birey ve tür olarak insana zarar veren hiçbir şey ahlaki olamaz" ilkesi de bunu desteklemektedir. Dinin korumayı amaçladığı beş unsurdan üçü insanla ilgilidir ve onlar can, akıl ve nesildir. Neslin korunmasındaki zarûrî gaye insan türünün korunması ve devamlığıdır. Nitekim intihar da böyledir. Birey ve tür olarak insana zarar vermektedir ve toplumun korunması ilkesine aykırıdır.

Mahremiyet öncelikle temel bir insan hakkıdır. Modern hukuk sınıflamalarında mutlak olarak insan haklarının korunması kamu hukukunda ele alınırken, mahremiyetin temelini teşkil eden "şahsiyet hakları teorisi" ise özel hukuk alanında kişinin haklarını korumak üzere incelenmiştir. Özel hayatın gizliliğinin korunması ise her iki hukuk dalında da tartışmasız temel bir hak olarak kabul edilmiştir. Özel hayatın kapsam ve sınırlarının belirlenmesi hukuk doktrininde genişçe tartışılmıştır. Kişinin ortak (kamusal), meslekî, ailevî ve özel (sır) hayat alanlarının sınırının belirlenmesi ve korunması hukukun temel işlevleri arasında yer alır. Özellikle aile mahremiyetinin korunmasında mesken dokunulmazlığının önemli bir rolü olduğu görülür. Ayrıca özel durumların ve eşyaların gizliliği ile haberleşme gizliliği hakkı da hukukun mahremiyeti koruma ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmektedir.

İslam hukuku bağlamında mahremiyeti korumaya yönelik tedbirlerden biri de tecessüsün yasaklanmasıdır. Hem şahsiyet haklarını hem de aile mahremiyetini korumayı hedefleyen bu ilke sosyal düzenin sağlıklı bir şekilde devamında da önemli bir fonksiyon icra eder. Literatürde bu ilkeye referans olan birçok âyet ve hadis yer almaktadır. İslam düşüncesindeki "gizli durumları araştırmama" ilkesi, insanda fıtrî olarak var olan merak ve araştırma duygusunu köreltmeyip hayırlı yönlere yöneltmesi yani kâinatın yaratılış sırlarına, dünyada seyreyleyip ibret nazarıyla tefekküre, hatta bilimsel araştırmaya sevk etmesi nedeniyle dengeli bir yapıyı öngörmektedir.

Mahremiyetin ihlali, insan hak ve hürriyetine yapılmış bir saldırıdır. Nitekim günümüzde mesken masuniyetini ihlal, telefon dinleme, röntgencilik, internet aracılığıyla yapılan mahremiyet ihlalleri, insan hakları ile ilgili önemli konulardır. İslam'da mahremiyeti koruma tedbiri olarak tecessüsü yasaklama başta olmak üzere birçok tedbir alınmıştır. Örneğin iffetli bir kadına veya erkeğe zina iftirasında bulunmak, insanı helake sürükleyen büyük bir günahtır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de "İnananlar arasında kötü söz ve davranışın yayılmasını arzulayanlar için dünya ve ahirette çetin bir ceza vardır." (Nur, 24/19) buyrulmuştur. Bu tür dedikodular iffet, şeref ve haysiyet dokunulmazlığına karşı bir saldırıdır. İnsanlar ırz ve namus konusunda çok hassas olduğundan, uluorta yapılan dedikodulardan fevkalade etkilenirler. Bu tür dedikodulara konu olan şahıs telafisi imkânsız mağduriyetlere uğrar. İslâm bu tür dedikodulara fırsat vermemek, insanlar hakkında şüphe ve zanna dayalı hüküm vermeyi önlemek amacıyla bu tür isnatlara ağır cezai müeyyide getirmiştir. Kazf (nitelikli hakaret) cezası ise aile kurumunun yıpratılmasını, insanların iffet ve namusunun kolayca kirletilmesini önleyen ciddi bir önlemdir.

Bu iftiraların en çirkinlerinden biri Resûl-i Ekrem'in (s.a.v.) eşi ve müminlerin annesi Hz. Âişe validemiz aleyhinde çıkarılmıştır. İslâm tarihinde İfk Hadisesi olarak bilinen bu dedikodular sebebiyle başta Hz. Peygamber olmak üzere eşi Hz. Âişe ve Hz. Ebû Bekir ailesi büyük bir iftira kampanyasına ve mânevî işkencelere maruz bırakılmıştır. Bunun üzerine Nûr sûresinin 11-20. âyetleri nâzil olmuştur. Bu ayetlerle Hz. Âişe'nin bir iftiraya maruz kalmış iffetli bir kadın olduğu açıklanmış, diğer taraftan iffetli kişilerin şeref ve haysiyetlerinin koruma altına alınması maksadıyla hukuk ilkesi getirilmiştir.

Kaynakça

Abdullah Kahraman, İslam Hukuk ve Ahlak İlkeleri Işığında Özel Hayatın Gizliliği (Mahremiyet)", : Ebabil yayınları, 2008.

Eminefendizade Küçük Ali Haydar Efendi, Dürerü'l-hükkâm şerhu Mecelleti'l-ahkâm, : Hukuk Matbaası, 1330.

İbn Âşûr, Muhammed Tahir, İsâm Hukuk Felsefsi Gaye Problemi, trc. Vecdi Akyüz – , İstanbul 1999.

İsnevî, Ebû Muhammed Cemalüddîn, et-Temhîd fî tahrîci'l-fürû' 'ale'l-usûl (thk. Muhammed Hasan İsmail), Beyrut 1425/2004.

Mazhar Bağlı, Modern Bilinç ve Mahremiyet, İstanbul: Düşünce Yayınları, 2011.

Murat Şimşek, "Mahremiyetin Sınırlarını Belirleme ve Korumada Hukukun İşlevi: İslam Aile Hukuku Örneği", Din Gelenek ve Ahlak Bağlamında Mahremiyet Algıları Sempozyumu (27-29 Mart 2015), 2016, cilt: I, s. 469-480.

Turhan Yörükan, Şehir, Konut ve Mahremiyet: Sosyolojik ve Sosyal Psikolojik Görüş Açısıyla, Ankara: , 2012.

Prof. Dr. Murat Şimşek

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2020 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN