Arama

Ekrem Demirli
Eylül 7, 2023
‘Güvercin Donuna Girmek’ veya Suretlerde Değişim
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Mutekit ve mütedeyyin zümreler arasında sufilerin ayırıcı özelliklerinden birisi mutlak bir imkan ve ihtimal dünyasına kayıtsız şartsız inanabilmiş olmalarıdır. Tasavvufa ilgi duyanlar arasında 'retorik' düzeyde gözlemlenen bu inanç, gerçek sufiler için kesin bir iman ve tevhit ilkesi haline gelir. Onlara göre varlıkta egemen yegane yasa Tanrı'nın mutlak irade ve kudreti karşısında daima değişebilme ve halden hale girebilme imkanıdır; sadece doğadaki varlıklar veya nesneler değil, bilhassa insan bu kayıtsız ve şartsız imkanın parçasıdır ve onun hayatı da halden hale, tavırdan tavra intikalle bir amaca doğru yürür. Haddizatında yaşadığımız dünyanın 'imkan dünyası' olduğu inancı Ehl-i Sünnet'in kurucu ilkelerinden birisidir. Sufiler ise o ilkeyi ameli ve ahlaki hayatın bazen zemini genellikle de amacı kılarak sünni akidenin istilzam ettiği dünya tasavvurunu uygulamaya geçirdiler.

Varlığı zorunlu ve mümkün diye sınıflamanın akabinde meşşai filozoflar -ve kısmen de Mutezile kelamcıları- mümkün alemi Tanrı'nın mücbir eyleminin nişanesi olmak üzere nedensellik ve nizam dahilinde mütalaa etmiş olsalar bile, ana akım kelamcılar, 'mümkün daima mümkündür' inancını benimsemişlerdi. Vakıa düşünce tarihinin en çetin tartışmaları bu iki kabul arasındaki çatışmalar olarak ortaya çıkmıştır. Lakin fıkıh-kelam geleneği günlük hayat tecrübesinde bu imkan alanını olabildiğince ihmal ederek 'adet' yani genellikle tecrübe edilen bir süreklilik tarzında düşük yoğunluklu nedenselliğe (vesilecilik) meyletmek zorunda kalmışlardır. Bunun birçok gerekçesi olmakla birlikte en önemli gerekçesi dini hayata bir düzen getirmek iradesi olduğu bellidir. Sünni kelamcılar doğada ve nesneler dünyasında zorunlu saymadıkları nizamı ve sürekliliği toplumsal hayatta kurmak istemiş, pragmatist bir tutumla insanın dünyasını 'adet' üzerinden nizama yerleştirmek istemişlerdi. Sufiler ise Ehl-i Sünnet'in 'adet (genellikle ola gelen)' telakkisini dikkate almadan kuvvetli 'imkan' anlayışını sürdürmeyi dini hayatın gereği saymışlardı. Tasavvufta seyr-i sülukun amacı şeyleri olduğu hal üzere görmek ise 'mümkün alemi imkan (olabilirlik, ihtimal) niteliğinde görmek' ahlaki hayatın gayesini teşkil der; mümkünü zorunlu gibi görmek, ciddi bir ahlaki sorun, daha çok da idrak ve algı sorunudur (şaşılık). Bu anlayış dahilinde zaman ve mekan sınırları aşılır, normal şartlarda gerçekleşmesi beklenmeyecek herhangi bir hadise herhangi bir insanın görebileceği veya en azından göreni görebileceği bir şekilde gerçekleşebilir, ateş yakmaz, su boğmaz, yemek doyurmaz vs. Unsurlar sadece henüz yetkinleşmemiş bir 'gafil' için görece 'bent' olabilir. Onları 'bent' olarak görmek ise süreç içinde aşılması gereken bir algı ve zihin yanılsamasıdır.

Hacı Bektaş'ta dinlediğim menkıbenin ikinci kısmı bana bunları düşündürdü: Menkıbeye göre Lokman Perende'nin attığı korun ardından Hacı Bektaş güvercin donuna girerek ateşi takip etmiş, korun düştüğü yerde de tekkesini kurmuştu. Bu bakış açısıyla menkıbeye bakabiliriz: Herhangi bir insanın güvercin donuna girmesi (surete girmek veya tahavvül fi's-suver) nasıl mümkün olabilir?

Menkıbede hassaten 'güvercin donuna' girmekten söz edilse bile başka menkıbelerde, çeşitli hayvanların suretlerinde görünmek veya bir insanın farklı suretlerde ve hallerde görünmesinden söz edilir. Bu itibarla aralarında ayrımlar bulunsa bile zaman ve mekanın kat edilmesi, bir nesnenin başka bir şekilde görünmesi hem tasavvuf metinlerinde hem de farklı bağlamlarda dini metinlerde zikredilir. Ayet-i kerimede geçen örneklerden birisi Hz. Süleyman'ın tahtının bir anda mekan değiştirmesi ve uzak bir yerden getirtilmesidir. Böyle bir hadise nasıl mümkün olabilmiştir? Taht başka bir surete mi girdi veya Belkıs'ın tahtı mekanı kat edilerek mi getirildi? Tasavvuf bakımından her iki ihtimal mümkündür: Tanrı bir kulu vesilesiyle tahtı bir yerden ötekine götürmek kudretinde olduğu gibi metafizikçilerin yorumunda taht aynı anda farklı yerlerde farklı suretlerde görünebilir (tecdid-i halk ve tecdid-i emsal). Fakat bütün bunlar 'normatif' gelenek için bir kere gerçekleşmiş, peygamberin iddiasına delil teşkil etmiş, ilahi kudreti göstermiş ve tekrarı mümkün olsa bile dikkatimizi vermemiz gerekmeyen hadiseler olarak ihmal edilmesi gerekli işlerdir. Çünkü aksini düşündüğümüzde, yani dikkatimizi bu meselelere verdiğimizde, düzen bozulur, hiyerarşi sarsılır, insanların işlerini bırakmaları gibi sorunlar ortaya çıkar.

Hadis-i şeriflerde suretten surete girmenin yaygın örneklerinden birisi meleklerin bilhassa da Cebrail'in insan suretinde görünmüş olmasıyla ilgili rivayetlerdir. Rivayete göre Cebrail Hz. Peygamber'e birçok surette görünmüş, bazen ise belirli bir surette görünmeden kalbine vahyi aktarmıştır. Cebrail bulunduğu makamdan tenezzül ederek Hz. Peygamber'e geliyor, sesi duyuluyor, Hz. Peygamberle konuşuyor, bazen insan suretinde görülüyor. Bu rivayetler arasında Dıhyetü'l-Kelbi isimli bir sahabenin suretinde görünmesi en sık hadiselerden birisi olarak aktarılıyor. Sormamız gereken soru şudur: Cebrail neden tanınan bir sahabe suretinde görünüyor, nasıl oluyor da böyle bir surette gözüküyor? Acaba Cebrail o surette göründükten sonra göründüğü suret ne oluyor? Bu soruların cevabı merak edilmemiştir, her şey ilahi kudrete havale edilerek 'mümkün' sayılmakla yetinilmiştir.

Tasavvuf tarihinden aktarılan menkıbeler arasında ise farklı suretlerde görünmek, an içinde birçok yerde bulunmak sıkça zikredilen menkıbelerdir. Hızır'ın görülmesi bu tarz menkıbelerin yaygın örnekleri arasında yer alır. Aynı anda bir çok yerde görülmekle bilinmiş sufiler vardır. 'Tahavvul fi's-suver' yani suretten surete girmek, Tanrı'nın tecellisinin bir niteliği olarak da zikredilir. 'O her gün bir şe'ndedir' ayet-i kerimesi farklı tecellilerde görünmek olarak yorumlanır. Tasavvuf metafizikçileri için konu iki bakımdan açıklanabilir: Birincisi Tanrı'nın kudreti her şeyin başka bir şey şeklinde görünmesini mümkün kılabilir, bunda bir imkansızlık yoktur. İkincisi ise özellikle metafizikçilere göre insan-ı kamil Tanrı'nın bu niteliğine mazhardır. Bu durumda insan-ı kamilin zaman ve mekan ve fiziksel koşulları aşarak dilediği gibi ve dilediği yerde görünme imkanı her zaman vardır.

Menkıbede geçen 'güvercin donuna' girmek böyle bir arka plan dikkate alınarak yorumlanabilir. Lakin bu arka plan konuyu tahlilde yeterli görünmüyor. Bu nedenle hem söz konusu örnekler hem böyle menkıbeler, yol açtıkları başka sorunlarla birlikte, çözümsüz kalmaya devam edecektir.

Ekrem Demirli

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2024 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN