Avlu ile Meydan
Uzun zamandan beri dikkatimi çeken ve beni düşündüren bir konu var. Avrupa'da şehirlerin en büyük kiliseleri olan katedrallerin kapısı şehrin meydanına açılırken bizim şehirlerin ulu camilerinin kapısı neden önce bir avluya çıkar?
Bu sorunun cevabının farklı iki medeniyetin kent planlama sistemi ve inanç hayatı ile ilgili olduğu açık. Meydan ve avlu iki medeniyet arasındaki farkı gösteren önemli bir sembol. Dolayısıyla katedral ve camiyi anlamak bir şehrin nasıl tasarlandığını anlamak demek.
Katedraller bir Orta Çağ Avrupası kurumu. 11. asırdan itibaren zenginleşmeye başlayan Batı Avrupa aynı zamanda şehirleşmeye başladı. Şehirler de kilise etrafında büyüdü. Büyüdükçe ve zenginleştikçe kiliseleri de büyüttüler ve katedraller ortaya çıktı.
Katedraller şehirlerin kalbi idi. Uzun kuleleri ile şehrin her tarafından görülmeliydi. Çünkü Tanrı'nın evi şehrin her tarafından her görülmeliydi. Katedraller, şehrin görünüşte Tanrı'nın evi üzerinde yükseldiğini ama gerçekte papalığın gücünü gösteren bir semboldü.
Katedraller aynı zamanda dini otoritenin makamıydı. Şehrin kalbinde bulunması ise dini otoritenin şehrin yönetiminin merkezinde olduğunu gösteriyordu. Bir kapı kadar dünya hayatına yakın olduğunu ve dünyaya da hükmettiğini ihsah ettiriyordu .
Meydanlar aynı zamanda kralların taç giyme törenlerinin yapıldığı, piskoposların göreve başlama merasimleri ve idamına karar verilen mahkumların infaz edildikleri alanlardı. Dini bayramlarda düzenlenen geçit törenleri, önemli kişilerin cenaze törenleri, halka açık dini merasimler hep katedralde yapılırdı. Halk katedralin içine sığmaz, meydana taşardı. Bu durum meydanı katedralin bir parçası yapıyordu.
Meydan Roma'nın mirasıydı. Roma'da siyaset, ticaret ve hukuk şehrin merkezindeki forumda olurdu. Forumun yerini meydan aldı ve kilise de bu meydanın en güzel köşesini kaptı ve gücünü göstermek için bir fırsata dönüştürdü. Kral ve burjuva güçlendikçe meydanda köşe kapmaya çalıştı. Belediye meclis binaları ve ticari kurumlar meydanın yeni sakinleri oldu. Diğerleri güçlendikçe katedral gücünü kaybetti ve önce kralla sonra da burjuva adı verilen yeni kentli sınıf ile gücünü ve zenginliğini paylaştı. Bunun sonucunda meydanlarda kilise, kral ve burjuva bir arada görülmeye başlandı.
Meydanlara bakan bir diğer Orta Çağ kurumu belediye meclisleri idi. Kral veya prens ile kilise arasında bir denge unsuru olarak şehir halkının haklarını savunan ve zamana ve ülkeye bağlı olarak değişmekle birlikte şehrin yönetiminde söz sahibi olmaya çalışan halkın temsil edildiği meclis de katedralle aynı meydana bakıyordu. Böylece din ve dünya hayatı birbirini dengeliyor ve kontrol ediyordu.

Meydanlar şehrin ticari hayatının da merkeziydi. Şehirde neredeyse tüm ticaret meydana bakan dükkanlarda yapılırdı. Zanaatkarlar, kitapçılar, hanlar, yiyecek satanlar hep meydanda veya meydana bakan sokaklar içinde bulunurdu. Dolayısıyla şehrin en kalabalık ve canlı noktası katedralin çevresi, hatta önü olurdu. Meydanlar şehirlerde kral, kilise, burjuva ve halkın müşterek mekanıydı.
Katedrallerin en büyük özelliği cepheleridir. İki yanındaki kulelerin yüksekliği, cephe süslemesinin ihtişamı, girişlerin çevresindeki heykeller, süslemeler, en yukarıda gül penceresinden oluşan cephenin göğe doğru yükselişini idrak etmek ancak ona belli bir mesafeden bakmakla mümkün olabilir. Bunun için de bir meydana ihtiyaç var. Meydanlar katedrallerin ihtişamını sergileyebilecekleri bir sergi alanı olarak da tasarlanırdı.
Katedrallerin cephelerine verilen özen aynı zamanda diğer sanatları da etkileyen perspektif ve görsel hâkimiyet anlayışını da doğurdu. Bu yönüyle mimari yapı diğer sanatları beslerken diğer sanatlar da katedralin cephesinin ihtişamını artırdı.
Meydan, gündelik dünyevi hayat ile katedralin kutsal atmosferi arasında zihinsel ve fiziksel bir eşikti. Meydan sadece bir katedralin önü değildi. Şehrin dinî, siyasî, ticari ve toplumsal hayatının kesiştiği bir sahneydi. Dolayısıyla ruhani bir din olan Hristiyanlığın aslında ne kadar dünyevî olduğunu gösteren bir semboldü.
Cami avlusu
Bizim katedralin mukabili olan camilerimizin önlerinde meydan bulunmuyor. Fatih, Süleymaniye, Sultanahmet, Selimiye, Şehzade gibi selatin camilerin hiçbirinin önünde şehir merkezinde olmalarına rağmen meydan yoktur. Bunun elbette bir nedeni ve gerekçesi var.
Her şeyden önce şunu ifade edelim. Katedral ile ulu cami tam olarak eşdeğer değildir. Birbirinden farklı işlevleri vardır. Bu gerçeği hatırlattıktan sonra devam edelim.
Aslında küçük gibi görünen avlu-meydan farkı iki farklı şehir ve mekân anlayışını gösteren çok önemli bir sembol. Anladığım kadarıyla neden farklı olduğunu anlatmaya çalışayım.
Malum, Türkler bir yeri fethettiklerinde birkaç yıl içinde bir ulucami inşa ederler. Çevresinde de medrese, imaret, medrese, hamam, sebil, çarşı ve dergah kurarlar ve bu binalar şehir hayatının merkezini oluşturur. Bu merkezin çevresinde de mahalleler kurulur. Şehirlerimiz cami, avlu, külliye, çarşı ve mahalle olarak genişler. Dolayısıyla bizim şehirlerimizde Piazza del Duomo tarzı büyük meydanlar yoktur.
Biz Roma şehir geleneğini tevarüs etmedik ve şehirlerimizi o miras üzerine inşa etmedik. İnancımızla ve pratik hayatın şartlarıyla kendi şehirlerimizi kurduk, medeniyetimizi inşa ettik. Roma'da mutlak olan siyasi güç Hristiyanlıktan sonra kilise, kral ve burjuva arasında paylaşıldı, güç dengesinin sahnelendiği alana dönüştü. Meydan aynı zamanda güçler arasındaki dengeyi sembolize eder. Bizde böyle bir durum olmadığı için cami ve avlunun toplum ve insan hayatında kendine has müstesna bir yer vardır.

Meydan kilisenin gücünü ve otoritesini paylaştığı kamusal ve siyasi bir alandır. Mülkiyeti katedralin elinde değildir. Avlunun mülkiyeti caminindir ve caminin paylaşabileceği siyasi bir gücü olmadığı için de avluyu kimseyle paylaşmaz.
Katedral kilisenin ve kralın gücünü gösterirken camiler de padişahın gücünü gösterir. Ancak katedralin sahibi kilise olurken caminin sahibi halk olur. Yönetimi dediğimiz şey bakım ve temizliğidir ve onu yapmak için de hemen bir vakıf kurulur.
Meydan kente ait kamusal mülktür. Avlu camiye ait vakıf malıdır. Kimseye ait değildir.
Camiler, cuma namazı ve hutbe ile siyasi otoriteye bağlı iken katedral siyasi otoritenin kendisine bağlanmasını ister ve gücü elinde bulundurmaya çalışır. Camide bir otorite ile çatışma yoktur, uyum vardır. Katedral ise iktidarı elinde tutmaya çalışır. Meydana hakim olma arzusunun altında bu dürtü yatar.
Katedralden çıkan kişinin hemen meydana çıkması dışa ve dünyaya açık olduğunu gösterirken avlu dünyadan ayrılmayı, içe dönmeyi önceler. Avlu dünya hayatı ile dinî hayatı birbirinden ayıran eşiktir. Meydanda bu eşik yoktur.
Meydan katedralin tüm haşmetiyle temaşa edilmesini sağlar, dolayısıyla temala edenler hep dışarıdadır. Camilerin temaşa edilecek kadar süslü cepheleri yoktur.
Meydan bir sahnedir. Siyasi otorite de sıradan vatandaş da bu sahne de kendi zenginliğini göstermeye çalışır. Katedraller muhteşem cepheleriyle bu sahnelerin vazgeçilmez oyuncusudur. Oysa bir cami avlusu her kesimden insanın gündelik hayatlarında sahneledikleri oyundan kostümlerini çıkararak kendileri olmaya çalıştıkları sahne arkasıdır.
Meydanlar dünyaya ait sembollerin sergilendiği kamusal sergi alanıdır. Cami avluları ise sergiye ihtiyaç duyulmayan bir dünyanın ürünüdür. Avlu gösterişi sevmez.
Meydan dünya hayatının kendisidir. İnsanlar meydanda yürür, bekler, buluşur, ticaret yapar, tören izler ve katedrale bakar. Katedral meydanın bir parçası olduğu için meydan katedralden bağımsız da var olabilir. Avlu ise dünyanın olmadığı hayatın başladığı yerdir, camiden bağımsız var olamaz, caminin bir parçasıdır.
Meydanda, kendini sergilemek isteyen katedralin karşısında durursunuz ve aranızda her zaman bir mesafe olur. Meydan da katedral için oluşturulmuş bir seyir terası gibidir. Bizi içeri davet etmez. Avlu seyir terası değildir, caminin içindesinizdir, mesafe kalmaz. Bizi içeri yönlendirir.
Meydandan katedrale baktığımızda karşımızda devasa yükseklikte kuleler görürüz. Kocaman bir cephe arkasındakileri örter. Tak kapıdan geçerek girdiğimiz avluda ise bize taç kapı, şadırvanın kubbesi, dış avlu revaklarının kubbesi, son cemaat mahallinin üstündeki kubbe ve nihayet harimin üzerindeki büyük kubbeye doğru uzanan bir manzara karşılar. Katedralin o büyük cephesi bakışımıza bir sınır getirirken dış avludan büyük kubbeye doğru yükselen çizgi bakışımızı sonsuza taşır. Avlu bizi yeryüzünden alır ve harime doğru yürüdükçe yükseltir.
Meydanda katedralin karşısına geçen kişi kendisini şehirde hisseder, şehirde olduğunu düşünür. Avluya girin kişi ise şehirden çıktığını düşünür ve hisseder. Çünkü ihata duvarları cami ile şehir arasındaki sınırlarıdır.
Meydan ile katedral iç içedir. Oysa cami ihata duvarları ile kendini şehrin keşmekeşinden ayırır. Ayırdığı şey din ile dünya hayatıdır.
Meydandan katedrale sadece bir kapı geçilerek girilirken camiye üç kapıdan geçilerek girilir. Önce şehirle camiyi, dünya hayatı ile ahiret hayatını ayıran ihâta duvarları içindeki tâk kapıdan geçilir. Bu kapı dünya hayatından ahiret yurduna açılan ilk kapıdır. Dış avlu dediğimiz bu mekan dinlenme yeri gibidir. Taç kapıdan geçmeden önce kendimize çeki düzen vereceğimiz, Allah'ın evine girmek için hazırlık yapacağımız yerdir. Bundan dolayı daha çok bahçe bitkileri ve ağaçlar ile abdesthane bulunur. Abdest alıp bedenimizi temizledikten sonra taç kapıdan geçerek şadırvanın olduğu iç avluya geçeriz. Bizi revaklar arasında bir şadırvan daha karşılar. Burası ince abdest alınan yerdir. (Bir ara ince abdesti de anlatırım, konuyu dağıtmamak için o bahse girmeyeceğim.) İnce abdestimizi de aldıktan sonra Allah'ın evine girmeye hazır hâle geliriz. Cümle veya kıble kapısından geçerek harime yani caminin içine girmiş oluruz. Artık Allah'ın evindeyiz, haremdeyiz. Burada Allah ile aramızda kimse yoktur. Katedralde ise kul ile Allah arasında ruhban vardır ve sıradan biri asla kendisine ayrılan kısmın ötesine geçemez. Tâk kapısından girip cümle kapısına geldiğimizde namazın on iki farzından dışında olan altı farzını yerine getirmiş oluruz. Meydan yerine avlu olmasının nedenlerinden en önemlisi namazın dışındaki altı farzı idrak etmek, yaşayabilmektir.
Bir meydanda oturup şöyle şiir yazılabilir mi? Aynı hazzı ve duyguları yaşayabilir miyiz?
Yine birlikte, bu mevsimde, Atik - Valde'deyiz;
Yine birlikte, bu mevsimde, gezip sezmedeyiz
Bu çınarlarla siyah servilerin gölgesini;
Bu şadırvanda suyun sanki ledünnî sesini.
Eski mîmâra nasıl rahmet okunmaz burada?
Suyu cennetten akıtmış bu güzel manzarada;
Bu duvarlarda, saatlerce temâşâya değer,
Çini' den, solmayacak bahçeler açmış yer yer;
Mânevî rahata bir çerçeve yapmış ki gören,
Başka bir âlemi görmekle, geçer kendinden
Bu ziyârette vakit geçti, güneş bitti, yazık!
Haz ve duyguyla Atik-Valde'de bir gün yaşadık
Bu sorunun cevabı meydan ile avlu arasındaki bir diğer fark olsun.
İsmail Güleç
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.