Hz. İsa bir beşerden doğan bir beşer idi
Hz. Îsâ bir beşer olup beşer bir kadından Allah'ın iradesiyle babasız doğmuş, kendisine peygamberlik verilmiş bir rasûldür. Annesi Hz. Meryem de dosdoğru, çok dürüst ve tertemiz/betûl bir kadın olup tevhid inancına sahip olan ve hayatı boyunca bu inancını koruyan bir müminedir. Onun da hiçbir uluhiyet özelliği asla söz konusu olamaz. İkisi de diğer bütün insanlar gibi yiyip içen ve yediğinin posasını dışa atan insanlardır. Allah olsalar bu durumları olur muydu? Hz. Îsâ, insanlık tarihi boyunca Allah'ın gönderdiği beşer peygamberlerden biridir. Bunca peygamber içinde sadece ona mı uluhiyet verildi? Bu nasıl bir mantıktır? İşte bütün bu ayetlerin anlattığı bir gerçek vardır ki her ikisi de -Hz. Îsâ da Hz. Meryem de- insan olup Allah'a kulluk etmektedirler. Ancak Hıristiyanlar o gün de bugün de o yanlış inançlarında ısrar ederek iman etmeye yanaşmamaktadırlar.
"De ki: "Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve hiçbir zarar vermeye gücü yetmeyen şeylere mi tapınıyorsunuz? Hâlbuki Allah işitendir, hakkıyla bilendir." (el-Mâide, 5/76).
Allah bunca ayetlerle çok açık ve net mesajları insanlığa bildirirken hâlâ Hıristiyanlar Allah'ın mutlak hâkimiyet ve vahdaniyetini inkâr edip Hz. Îsâ'ya uluhiyet sıfatı yakıştırmaktadırlar. Oysa Allah dilemedikçe hiç kimseye zarar ve fayda vermeyen bir kul olarak nasıl ilah olabilir? Kendisinin asla böyle bir iddiası ve sözü yokken tamamen Hıristiyanların yakıştırmasıyla ilah ilan edilmesini kendisi de sürekli reddetmiş, buna inanmamalarını isteyip ilahi gerçekleri onlara yıllarca tebliğ etmiştir. Nasıl oluyor da hâlâ onu ilah kabul edip tanrı olarak görüyor ve ona ibadet ediyorsunuz? Allah her yaptığınızı görüyor ve işitiyor.
"De ki: "Ey Ehl-i kitab! Dininizle ilgili konularda gereksiz yere (Allah'ın emirlerini kulak ardı ederek) haddi aşıp aşırılıklara düşmeyin. Bundan önce sapıklığa düşmüş, birçok kimseyi saptırmış, sonra da dosdoğru yoldan (haktan) sapmış olan kimselerin arzu ve tutkularına uymayın." (el-Mâide, 5/77).
Bu hitap Yahudi ve Hıristiyanlara olup şöyle seslenilmektedir: Allah'ın size emretmediği ve sizden istemediği, hatta razı olmadığı bir imana neden saplanıp Allah'ın emirlerine kulak tıkayarak yanlışlıkların içine düşüyorsunuz? Allah'ın belirlediği iman ilkelerine aykırı davranıp insanları sapık inançlara sürükleyen kimselerin gittikleri yanlış yollara saparak nefislerinizin, arzu ve isteklerinizin peşine düşüp kendinizi âhiretteki azap ve ceza ile karşı karşıya getirmeyin.
"(Gerçekleri inkâr etmekle tanınan) İsrâiloğulları'ndan küfre dalanlar Dâvûd'un ve Meryem oğlu Îsâ'nın diliyle lanetlenmişlerdir. Bu, onların isyan etmelerinden/taşkınlık edip hadlerini aşarak sınır tanımazlık etmelerinden dolayıydı." (el-Mâide, 5/78).
İsrâiloğulları'ndan inkâr yollarına saparak küfre dalanlar Zebûr'da Hz. Dâvûd'un, İncil'de de Hz. Îsâ'nın diliyle lanete uğratılmışlardır. Her iki peygamber onların yaptıkları yanlışlıklardan ve Allah'a iftiralarından dolayı onlara lanet etmişlerdir. Bunca isyan, bunca küfür ve sapık inançlar gerçekten lanetlenmeyi hak etmektedir.
"İşledikleri her türlü kötülükten birbirlerini asla engellemeye çalışmıyorlardı. Onların yapmakta oldukları gerçekten ne kötü bir davranıştı!" (el-Mâide, 5/79).
İşledikleri günahlardan ve sapık inançlardan, Allah'a koştukları şirkten, peygamberleri öldürmelerinden, Hz. Îsâ'yı ve annesini ilahlaştırmalarından dolayı birbirlerini asla ikaz etmemişlerdi. Din adamları da halka öğüt vermemişlerdi. Hem din adamları haham ve papazlar hem halk son derece kötü davranışlara girmiş, sapıklıklara gömülmüş, tevhid inancını değiştirip Allah'ın razı olmadığı bir dinî anlayış ortaya koymuşlardı. Onların din ve ilim adamları onlara öğüt verip kötülüklerden alıkoymalarını söylemedikleri gibi aksine onların günah işledikleri ortamlarına katılmış onlarla birlikte haramlara dalmışlardı. Bunun için Allah onların da kalplerini kararttı. Onların ilimleri kendilerine fayda vermez oldu. İslâm dininin ise görülen bir kötülüğün derhâl yok edilmesini emretmesi, ilahi bir emir ve yöntemdir. Rasûlullah "Sizden kim bir kötülük görürse eliyle engel olsun. Gücü yetmezse diliyle, ona da gücü yetmezse en azından kalbiyle bunu kötü görsün. Bu da imanın en zayıf derecesidir" buyurmakla İslâm'ın önemli bir ilkesini belirlemiştir (Müslim, İman, 78; Ebu Davud, Salat, 247 ve Melahim, 17; Tirmizi, Fiten, 11; Nesâî, İman 17; İbn Mace, İkametu's-salat, 155).
"Onlardan birçok kimsenin kâfirlerle dostluklar kurduklarını görebilirsin. Benlik ve ihtiraslarının kendilerine hazırladığı şey o kadar kötüdür ki bu durum, Allah'ın onlara alabildiğine gazap etmesine sebep olmuştur. O azaptan da sonsuza kadar kurtulamayacaklardır." (el-Mâide, 5/80).
Bu Yahudi ve Hıristiyanların küfür ehline yanaşıp onlarla dostluklar kurduklarını görürsünüz. Bu bencilce davranışları, kendi arzularının peşine takılmaları ve sapık yollara düşmeleri İslam diniyle ilgisi olmayan kötü bir yaklaşımdır. Bu davranış ve yaklaşımları da Allah'ın onlara gazap etmesine, âhirette cezaya çarptırılmalarına sebep olmuştur.
"Allah kıyamet ve hesap gününde şöyle buyuracak "Meryem oğlu Îsâ! Hem senin hem annenin üzerinizdeki nimetimi iyi düşün! Hani Ben, seni Ruhu'l-Kudüs (Cebrâil) ile desteklemiştim. Beşikteyken de yetişkinken de insanlarla konuşuyordun. Hani sana kitabı (yazı yazmayı), hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i de öğretmiştim. Hani çamurdan bir kuş sûretine benzer bir şeyi yapıyordun; ona üflüyordun da Benim iznimle (canlı) bir kuş oluveriyordu. Yine Benim iznim (kudretim) ile doğuştan görme özürlü olanı, abrası (alaca hastalığına yakalanmışı) da sağlığına kavuşturuyordun. Yine Benim iznimle ölüleri (kabirlerinden çıkartıp) diriltiyordun. Ve hani kendilerine apaçık mucizelerle geldiğin zamanda İsrâiloğulları'nın sana zarar vermelerini engelleyerek seni kurtarmıştım." Bütün bunlara rağmen aralarından küfre sapanlar "Bu apaçık sihirden başka bir şey değildir" demişlerdi." (el-Mâide, 5/110).
Hıristiyanların Hz. Îsâ'yı Allah'ın oğlu ya da ilah/Rab olarak nitelemelerinin ve böyle olduğuna inanmalarının ne kadar yanlış olduğunu, Hz. Îsâ'nın yaptığı ve getirdiği bütün bu mucizelerin hepsinin Allah'ın izni ve kudretiyle meydana geldiğini, bunları gerçekleştirenin bizzat Cenâb-ı Allah olduğunu anlatan bu ayet, onların tevhid inancını bozarak Allah'a şirk koştuklarını ve hesap gününde böyle inananlara nedeni sorulacağını anlatmaktadır.
Havariler, Allah'ın Dininin Yardımcıları
Geçen zaman içinde, İsrail oğullarında süre gelen aynı mantık ve aynı zihniyet ortaya çıkmaya başladı. Hz. İsâ'nın risaletine karşı inkârları, isyan belirtileri ve hatta onu öldürme planları ortaya çıktı. Yahudiler zihniyetlerini terk etmeyerek, sürekli isyan, hainlik ve gaddarca zihniyetlerini ısrarla sürdürüyorlardı.
İsrailoğulları içerisinde iman etmiş, bu imanlarını hayatlarıyla bütünleştirmiş, kendilerine gelen bütün peygamberlere iamn edenler olmuştu. Bu müminler dinleri uğruna etleri demir taraklarla taransa bile mücadeleden vazgeçmeyen kimselerdi. Bu azgın ve Peygamberleri öldüren isyankâr kavim içinde mümin olanlar, Hz. İsâ'nın etrafında toplanıp onunla birlikte dini koruyan ve tebliğ görevini bütün bölgeye yayan Havariler vardı. Gerçekten de bu mücadele ruhunu ve azmini sürdüren imanlarını koruyan müminler her şeyleriyle de kendilerini ispatlamışlardı:
Ancak Hz. İsâ, münkir ve hâinlerin inkârlarını hissedince Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle şöyle demişti:
"Îsâ onların iman etmeyip vahyi reddedeceklerini sezince "Allah için (ona giden yolda) bana yardımcı olacaklar kimlerdir?" diye sordu. Havariler "Allah'ın yardımcıları biziz. Allah'a iman ettik. Sen de bizim Müslümanlar olduğumuza (Allah'ın emir ve yasaklarına uyup ona teslim olacağımıza) şahit ol!" dediler. "Rabbimiz, indirdiğine iman ettik ve gönderdiğin peygamberin izine uyduk. Artık bizi (senin tek bir ilah olduğuna iman eden) şahitlerle beraber yaz." (Âl-i İmrân, 3/52-53).
"Hani havarilere (peygamberleri aracılığı ile) "Bana ve Rasûlüme iman edin" diye ilhamda bulunmuştum. Onlar da "İman ettik; bizim Müslüman olduğumuza Sen de şahit ol" demişlerdi." (el-Mâide, 5/111).
Allah, havarilere "Bana ve rasûllerime iman edin' diye vahyettiğimde" derken peygamberlere indirilen vahyi değil; sadece "bir bilgi verme, kalplerine ve zihinlerine ilham verme"yi kastetmiştir. Hz. Mûsâ'nın annesine ve bal arısına verilen bilgi gibi burada da vahyetme tabiri kullanılmaktadır. Vahiy, sadece peygamberlere yapılır. Havarilere muhtemelen bir ilhamda bulunulmuş veya mealde dediğimiz gibi Allah, peygamberi Hz. Îsâ aracılığıyla onlara bir mesaj vermiştir. Onlar da iman ederek "Yâ Rabbi! Şahit ol ki biz de iman ettik ve biz Müslüman kimseleriz" demişlerdi.
Sonra Havariler bir istek ve temenilerini Hz. Mesih'e bildirmişlerdi. Bu talepleri aslında mucize gösterme kurallarına göre aykırı bir talepti. Ancak imanlarının güçlenmesi için böyle bir istekte bulunmaları Hz. İsâ Mesih için de bir imtihan vesilesi olmuştu. Ancak yüce Allah bir hikmete mebni olarak bu taleblerine icabet etmiştir:
"Havariler "Ey Meryem oğlu Îsâ! Rabbin gökten bize bir sofra indirebilir mi?" demişlerdi. O da "Eğer gerçek anlamda iman eden kimseler iseniz (haddinizi bilin, gereksiz isteklerde bulunmayın) Allah'tan korkun" demişti." (el-Mâide, 5/112).
"Dediler ki "Biz o sofradan yiyelim de kalplerimiz rahatlasın, sonra da senin gerçekten bize doğru söylediğini kesin olarak bilelim ve biz de ona şahitlik edenlerden olalım istiyoruz." (el-Mâide, 5/113).
Havariler Allah'a iman edip tevhid inancına teslim olmuş "Biz Müslüman kimseleriz" demişlerdi. Onlar Allah'ı ve sünnetlerini biliyorlar. Fakat bu istekle imanları kuvvetlensin, kalpleri iyice mutmain olsun ve rahatlasın diye istemişlerdi. Ayrıca Allah'ın ikram edeceği mübarek bir sofradan yemek yemeyi arzu etmişlerdi. Bu manevi bir zevke erişmek için yapılan bir temenniydi. Onlar Allah'ın yüce kudreti dâhilinde olan bir istekte bulunduklarına inanıyordu. Böyle bir istekte bulunurken Allah'ın gücünü sorgulamıyor, sadece arzularını bildirmiş oluyorlardı.
"Meryem oğlu Îsâ "Allah'ım! Rabbimiz! Bize önceden gelenlerimize ve sonra geleceklerimize bir bayram ve Senden bir mucize olmak üzere üzerimize gökten bir sofra indir. Bizi rızıklandır. Zira Sen rızık verenlerin en hayırlısısın" dedi. Allah "Gerçekten Ben onu üzerinize indireceğim. Fakat bundan sonra sizden kim küfre saparsa Ben onu kâinatta insanlardan hiç kimseyi cezalandırmadığım bir şekilde cezalandıracağım" buyurdu." (el-Mâide, 5/114-115).
Hz. Îsâ havarilerinin bu isteklerini Rabbine arz etmiş, bunun için de dua etmişti. Böyle bir sofranın inip inmemesinden ziyade Hz. Îsâ'nın gerçekten bir peygamber olduğunun kanıtlanmasını, daha sonraki nesillere bu mucizeyi anlatıp bir peygamberin duasının nasıl kabul olduğunu göstermek ve insanları bu dine davet etmek için böyle bir mucize ile bir sofranın üzerlerine inmesini istemişlerdi. Bu ziyafetin müminler için bir bayram olmasını temenni etmiş olan Hz. Îsâ'nın bu duasının genel bir kanaatle kabul edilmiş, sofranın indirilmiş olduğu söylenir. Bu ayet de buna bir işaret kabul edilir. Ancak zamanla Hıristiyanlığa tâbi olanlar bu dini bozmuş ve tevhid inancından uzaklaşmış bulunuyorlar.
"Allah (kıyamet gününde Hz. Îsâ'ya) "Meryem oğlu Îsâ! İnsanlara 'Allah'ı bırakıp da beni ve annemi iki ilah edinin' diye sen mi söyledin?" diyeceği gün (Îsâ) "(Rabbim!) Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Şayet ben onu söylemişsem zaten Sen onu biliyorsundur. Sen içimde olanı bilirsin. Ama ben Senin gaybında olanı (gizlediklerini) bilemem. Şüphesiz Sen gizli olan her şeyi çok iyi bilensin" diyecek." (el-Mâide, 5/116).
Bu ayet Hıristiyanların Allah'ın dinini nasıl bozduklarını, tevhid inancından nasıl uzaklaşıp beşer olan Meryem ve oğlu Hz. Îsâ'yı ilah edindiklerini anlatmaktadır. Yukarılarda da ifade ettiğimiz gibi teslis inançları doğrultusunda tek olan Allah'ı üç ilah şeklinde ifade edip "Rabbimiz Îsâ" diyecek kadar sapıtmış olan bir Hıristiyanlık inancı ile karşı karşıyayız. Allah'ın Hz. Îsâ'nın "İnsanlara, Allah'ı bırakıp da beni ve annemi iki ilah edinin" demediğini bildiği hâlde bunu sormasının temel sebebi, bunu kendisine tâbi olan kimselerin söylediğini ve bundan dolayı da onları âhirette onların büyük bir cezaya çarptırılacağını haber vermektir.
"Ben onlara sadece bana emrettiklerini söyledim. 'Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin' (dedim). Ben aralarında bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir şahittim. Beni aralarından aldıktan sonra artık onları görüp denetleyen yegâne gözetleyici Sen oldun. Sen her şeye hakkıyla şahitsin." (el-Mâide, 5/117).
Bu diyaloglar Hıristiyanların inançlarının yanlışlıklarını ortaya koymak içindir. Hz. Îsâ onlara tevhid inancının gerekli olan bütün ilkelerini bildirerek "Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin" demekle "Kendisinin kul ve bir beşer olduğunu ve uluhiyetten bir eser taşımadığını" sürekli söyleyip durduğunu anlatmaktadır. Ancak bütün bunlara rağmen İsrâiloğulları'nın bu son peygamberine de sıkıntılar yaşatarak risâletini reddetmişlerdi. Ayrıca sonra gelen bir Hıristiyan grup onun Allah'ın oğlu olduğunu ileri sürerek bu inancı kitlelere kabul ettirdi. Allah zaten onların ne yaptıklarını görüp bilmektedir. Onları denetleyen de Odur. Her şeyi gerçek anlamıyla en ince ayrıntılarına kadar izlemekte, bilmektedir. Hz. Îsâ'yı Rab edinenlere de hesaplarını mutlaka soracaktır.
"Şayet onları cezalandıracak olursan onlar senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan yine sen Azîz ve Hakîm olansın (mutlak üstün ve hükmünde hikmet sahibisin)." (el-Mâide, 5/118).
Hz. Îsâ kendisinin tevhid inancını zedeleyecek hiçbir sözü kendilerine iletmediğini, yanlış inançlara sapanların kendileri olduğunu, bunun da Allah'ın bilgisi dâhilinde olan bir husus olduğunu beyan ederek bu Hıristiyanlara Allah'a oğul isnad etmelerinden dolayı ceza verip vermeyeceğine kararı Allah'ın zaten kendisi vereceğini ifade etmektedir. Allah da kullarına nasıl davranacağını daha iyi bilir.
Ahmet Ağırakça
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.