Dünyevi tüm zincirlerimizden kurtaran zikir: La İlahe İllallah (Fetih Suresi Tefsiri 26. ayet devamı)
Öyle bir cümle var ki, onu kalpten tasdik ederek söylediğimizde Allah Teâlâ bizi takva makamına yaklaştırıyor ve üzerimize ilâhî bir sekinet indiriyor. İnsan aklen, 'Sadece tek bir cümle ile böylesi derin bir manevi dönüşüm nasıl mümkün olabilir?' diye düşünmeden edemiyor. Ancak Fetih Suresi'nin 26. ayet-i kerimesi, bize Kelime-i Tevhid'in, yani 'Lâ ilâhe illallah' zikrinin ruhu esaretten kurtaran muazzam hürriyetini öğretti. 'Allah'tan başka ilâh yoksa, başıma gelen her şey O'nun izni ve takdiriyle gelmektedir' şuurunun bahşettiği o sarsılmaz huzur, bu dersin nihayetinde hepimizi dünyevî tüm zincirlerimizden azat etti.
***Fatma Bayram'ın anlattıkları tümüyle verilmiştir.
23.02.2026
Fetih Suresi Tefsiri
Fatma Bayram
"Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemîn. Ves-salâtü ves-selâmü alâ Rasûlina Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
💠
Fetih Suresi 26. ayet-i kerime
İz cealellezîne keferû fî kulûbihimul hamiyyete hamiyyetel câhiliyyeti fe enzelallâhu sekînetehu alâ resûlihî ve alel mu'minîne ve elzemehum kelimetet takvâ ve kânû e hakka bihâ ve ehlehâ ve kânallâhu bi kulli şey'in alîmâ(alîmen).
***Önceki derste 26'ncı ayetin bir kısmını işledik, bu derste devam ederek bu ayet-i kerimeyi bitirdik.
"ve elzemehüm kelimetet takvâ"
Onlara Kelime-i Takva'yı ilzam buyurdu. Sekinet indirdikten sonra Kelime-i Takva'ya onları yapıştırtdı. O sekinetle bu Kelime-i Takva arasında bir irtibat var.
Kelime-i Takva deyince aklınıza ne geliyor? Takvalı olmak mı? Hayır. Bir ifade var. O ifadenin adı takva ifadesi. Şimdi acaba bu ifade ne? Bir cümle var, o cümleyi söylediğimizde bizi takvaya yaklaştırıyor ve bize sekinet indiriyor. Üzerimize sekinet geliyor; o cümleyi söylediğimizde... Karadenizliler bunu keşfetmişler. Öfkelendiklerinde, hamiyyeten cahiliyye onlara geldiğinde, çok nadir gelir aslında Karadenizlilere bu hâl, geldiğinde ne yapıyorlar? "Lâ ilâhe illallah ya!" diyorlar. Kelime-i Takva, "Lâ ilâhe illallah" cümlesidir. Lâ ilâhe illallah bize çok sıradan geliyor. Nasıl, onu söyleyince sekinet mi inecek üzerimize? Onu söyleyince takvayı başaracak mıyız? Takvaya bizi götürecek mi bu cümle?
Evet, "Lâ ilâhe illallah" diyememenin, onu hiç söyleyememenin, "Allah'tan başka ilâh yoktur" diyememenin, her şeyi tanrı gibi görmenin... Karısını tanrı gibi görüyor. Kocasını tanrı gibi görüyor, patronunu tanrı gibi görüyor. Çocuğunu tanrı gibi görüyor. Parayı pulu tanrı gibi görüyor. O kadar çok tanrısı var ki Lâ ilâhe illallah diyemeyenin. Bunu dille söylemekten bahsetmiyorum. Akla, kalbe, zihne yerleştirmekten bahsediyorum. Aklın söylemesi, kalbin söylemesi. Zaten akıl ile kalp İslâm'da aynı şeydir.
Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah'tan başka Tanrı yoksa benim başıma gelebilecek olan şeyler Allah'ın izniyle geliyor demektir. Bitti.
Dün okuduk, "Ve in yemseskâllahü bidurrin felâ kâşife lehû illâ hû": Allah sana bir zarar dokundurmak isterse Allah'tan başkası kaldırabilir mi o zararı senden? Dünyanın, tırnak içinde söylüyorum, bütün tanrılarına hizmet edelim. Patrona, eşimize, çocuklara, kimi kimde tanrılık görüyorsak... Şarkılarına, şiirlerine bakın. Hep tapıyorlar birbirlerine. Kimde tanrılık görüyorsak, hangi güçte tanrılık görüyorsak hepsi toplansın, Allah'tan gelen bir zararı bizden giderebilir mi? Lâ ilâhe illallah bu demektir. Biz böyle muhteşem bir güce inanıyoruz. Bütün varlığı yaratan, her şeyi elinde tutan, o istemedikçe hiçbir şey olmayacak olan âlemlerin Rabbi, Hâlık'ı, Yaratıcısı ve bütün o Esma'nın sahibi olan Allah'a, inanıyoruz. Bütün güçler Allah'ın elindedir. Dilediğine verir, dilediğinden alır. Bazen imtihan eder vermeyerek, bazen vererek imtihan eder. Her durumda biz ne deriz? "Hoştur bana senden gelen, ya goncagül yahut diken." Goncagül geldiği zaman şükrederiz. Diken geldiği zaman da hamdederiz.
Hamd ne demektir? Allah bizim isteklerimizi vermese bile biz O'ndan razıyız demektir. Benim isteklerimi vermese bile ki vermeyebilir. Hazreti Ali diyor ki: "Ben Allah'ın Allah olduğunu her duamı kabul etmeyişinden bilirim." Yoksa benim emir erim gibi bir şey olurdu. Getir getir, götür götür, veriyor. Verme, vermiyor. Ondan alıyor. Böyle olur mu? Allah'ın benim Rabb'im olduğunu nereden biliyorum? Her istediğimi kabul etmeyişinden."
Kelime-i Takva'yı Allah Teâlâ onlara ilzam buyurdu. Âlûsî'ye baktım dün akşam: "El-ilzâmü el-emrü ve's-sebâtü ve'l-vefâü bihâ." İlzam ne demekmiş? Kelime-i Tevhid'e, o Kelime-i Takva'ya yapışmak. Yapışmak nasıl oluyor? Mültezem diyoruz. Mültezem neresi? Hacerü'l-Esved ile Kâbe'nin kapısının arasındaki o dar alan. Oraya Mültezem denir. Oraya yapışarak yapılan dualar reddolunmaz. Mültezem, yapışılan yer. Allah Teâlâ da onları Kelime-i Takva'ya yapıştırdı. Ona sarıldılar diyor. Allah Teâlâ onları ona yapıştırttı diyor. Peki ilzam ne demekmiş? O kelimenin gereğinde sebat etmek ve ona karşı vefalı olmak. Sen Lâ ilâhe illallah dediysen Allah'tan başka hiç kimsede tanrısal bir güç görmeyeceksin. Gitti mi kalbinizdeki bütün korkular? Gider. Biraz kalır çünkü eskiden ektiler içimize. Biz korkutularak büyütüldüğümüz için çoğunlukla, biraz kalır yine de ama o Lâ ilâhe illallah demeyen biri kadar kalmaz.
Herhangi bir şeyle emrolunduklarında veya yasaklandıklarında, Allah'tan bir emir geldiğinde müminlerin "İşittik ve gönüllü bir şekilde itaat ettik ya Rabbi" demeleriyle gerçekleşir bu ilzam. Lâ ilâhe illallah ise Allah ve biz buna inanıyorsak o zaman Allah'tan başka hiç kimse bizim üzerimizde, tırnak içinde, Allah gibi hükmedemez.
Kelime-i Tevhid'in ne demek olduğunu, Peygamber Efendimiz Mekkelilere bunu teklif ettiğinde neden şiddetle karşı çıktıklarını, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah diyemediklerini çok güzel anlatır, Seyyid Kutub "Yoldaki İşaretler" kitabında. Seyyid Kutub'dan bahsettiğim zaman beni dışlayan, hatta elinden gelse taşlayacak olan bazı topluluklar var. Ben pek çok insandan istifade ediyorum. Çocukluk dönemlerimde, ilk okuduğum, bu dinî eserleri okumaya başladığım gençlik dönemlerimde de Kutub kardeşlerinin epeyce bir kitabını okudum. Fî Zılâli'l-Kur'an'ın neredeyse tamamını okudum ve çok istifade ettim. Onu birkaç görüşünden dolayı dışarıda bırakıyorlar. Ama bana sorarsanız o kadar hatası olmayan hiç kimse yoktur ve hiç kimse de hatasız değildir. Birisini tavsiye ediyorsam veya birinin adını anıyorsam, bir âlimin, bir hocanın, bu o kişiyi hatasız gördüğümü göstermez. Çünkü peygamber dışında hiç kimse korunmuş, masum değildir.
Şimdi ilzam bu olduğuna göre ve sahabeden gelen çok fazla rivayette buradaki Kelime-i Takva'nın Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah cümlesi olduğu bildirildiğine göre demek ki Lâ ilâhe illallah zikriyle bizim sabitkadem, kuvvetli, her esen rüzgârda yön değiştirmeyen, istikamet ehli bir insan olmamız arasında, hayatımızla bu cümle arasında bir etkileşim var. O yüzden bütün tarikatlerde, bütün virdlerde Kelime-i Tevhid esastır. Sayısı değişir, yeri değişir. Kimisi yüz kere der, kimisi beş yüz kere der. Ama Kelime-i Tevhid'in olmadığı bir vird yoktur. Her gün mutlaka en az yüz kere bu Kelime-i Tevhid'i söylememiz lazım. Ve Karadenizliler doğru yapıyorlar. Arada günlük dile de bu zikirleri yerleştirin. Hasbünallah, Maşallah, Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh, Sübhanallah, Allahu Ekber... Çeşitli duygularımızı ifade ederken bunları kullanmak lazım.
Takva, Allah'ın vikayesine girmek, emrini tutup azabından korunmaktır. Cenab-ı Hak bize "Vettekullah", "Allah'a karşı takvalı olun" dediğinde ne demiş oluyor? "Allah'ın azabından kendinizi koruyun." "Korkun" aslında uyuyor ama korku Türkçede çok olumsuz bir duygu. Arapçada öyle değil. Kur'an'da öyle değil. Kur'an'daki korku sağlıklı bir korkudur. Nasıl bir korkudur Kur'an'daki korku? Kilo almaktan korkarak doğru beslenirsin. Karşından gelen arabaya çarpmaktan korkarak sakin ve kurallara uygun araba kullanırsın. İflas etmekten korkarak kenara bir parça ayırırsın. Bütün kazancını harcamazsın değil mi? Bir sermaye olması lazım. Bünyenizde bir zayıflık vardır, onun bir hastalığa dönüşmesinden korkarak değerlerinizi belli limitlerin arasında tutabilmek için perhiz yaparsın. Bunlar hep sağlıklı korkulardır. Çocuğunu kaybetmekten korkarak öyle her ağzına geleni, her ses tonuyla istediği gibi söylemezsin değil mi? Ne derler: Bir ergeni yakınında tutmak ıslak elde sabun taşımak gibidir. Çok sıkarsan fırlar, gevşek bırakırsan kayar düşer. Korkarak böyle dikkatle taşırsın. Niye? Uzaklaştırmayayım, yanlış ilişkilere gitmesin, eve bağlı olsun, evden uzaklaşmasın diye. Bunlar sağlıklı korkulardır. İnsanı hasta eden korku nedir biliyor musunuz? Nasıl kurtulacağınızı bilmediğiniz korkulardır.
Bu hastalık konusu psikolojide tartışmalıdır. Hangi aşamadan sonra hastalık deniyor? Köpekten korkmak,"Köpekle karşılaşırsam" diye sokağa çıkmıyorsan hastalıktır. Bazı korkular var ki hayatını etkiliyor ve artık kontrolden çıkmış, o seni kontrol etmeye başlamış. Onlar hastalıklı korkulardır. Sağlıklı korku nedir? O korkudan kurtulmak için ne yapacağın belli. Cehennem korkusu sağlıklı bir korkudur. Yedi yüze yakın ayette cehennemden bahsediyor Cenab-ı Hak. Bizi hasta mı etmek istiyor? Bize anlatıyor. Çünkü nasıl kurtulacağım belli. Cehenneme gitmemek için ne yapacağım belli. "İttekullah" cehennemden kork demektir. Hesaptan kork, mizandan kork. Amel defterlerinin dağıtılmasından kork. Onları dikkate al. Ona göre yaşa. Takva budur.
Neredeyse tasavvuf tarihinde kişi sayısınca takva tarifi var. Herkes bir takvayı tarif etmiş. Benim sevdiğim tarif, Said bin Müseyyeb'in tarifidir. Tabiinden'dir Said bin Müseyyeb. Kendisine birisi geliyor, diyor ki: "Takva ne demek?" O da soru soran kişiye diyor ki: "Sen hiç dikenli, çalılık bir arazide yürüdün mü?" "Ne yaptın?" diyor, yürürken. O kişi de diyor ki: "Eteğimi topladım dikenlere takılmasın diye, paçalarımı sıyırdım. Ayağımı basacağım yere dikkat ettim. Çekeceğim yere dikkat ettim." Diyor ki: "Takva hayatı böyle yaşamaktır."
🔶
📝 SAÎD b. MÜSEYYEB: Medine'nin yedi büyük fakihinden biri olan ve İslam hukukuna yön veren Saîd b. el-Müseyyeb, hadis rivayetindeki güvenilirli, sarsılmaz ahlaki duruşu ve Emevî yönetimine karşı sergilediği tavizsiz tutumu ile bilinir. Dünyevî menfaatleri elinin tersiyle iten ve gerçeği savunmaktan asla vazgeçmeyen bir karaktere sahipti. Özellikle Hz. Ömer'in kararlarını en iyi bilen alimlerden biri olarak tanındı. Haksız gördüğü uygulamalara ve Emevî yönetimine karşı çıkmış; bu uğurda kırbaçlanmayı, hapse atılmayı ve Mescid-i Nebevî'de halkla konuşmasının yasaklanmasını dahi göze almıştı. Kırk yıl boyunca namazlarını cemaatle kılmış, yasak olan bayram günleri dışında sürekli oruç tutmuş ve kırk defa hac yapmıştı. Mütevazı yaşam tarzı, ticaret hayatı ve ibadete verdiği büyük önem gibi şahsi meziyetleri ile Tâbiîn neslinin en seçkin simalarından biri olarak tarihe yazıldı.
🔶
Haram mı kazanıyorum? Kalp mi kırdım? Evhama da kapılmadan ama... Bazı hassas ruhlar var, onların alıcıları yüz üzerinden doksan kilometrede devamlı çalışıyorlar. Her şeyi çok yüksek seviyede algılıyorlar. Bende de elli altmış civarında duygusallık... Dolayısıyla benim bunları hatırlamam gerekiyor. Ama o kişilerin bir tane ayet duysa, bir tane hadis duysa uykuları kaçacak. Onlar dozu iyi ayarlasınlar. Onları çok ürkütmek istemem. Ama takva dini yaşarken böyle hassas, titiz bir şekilde yaşamaktır.
Peki takva nafilelerle mi ilgilidir, farzlarla mı? Çok nafile oruç tutarsam, çok nafile namaz kılarsam, başörtümü daha büyük, daha kocaman yaparsam, çok sadaka verirsem mi takvalı oluyorum, yoksa farzlara ve haramlara çok riayet edersem, orada çok titiz davranırsam mı? İkincisi.
Bu yüzden takva istisnai değildir. Herkese farzdır. Takva en alt seviyede herkese farzdır. "Bu işlemi yaparken, bankada şöyle bir işlem yapıyorum, faize bulaşıyor muyum? Diyelim ki bulaştım kaçınılmaz bir şekilde, peki ne yapacağım bunu?" Yeme içmemizle bizim ahlakımız arasında, ibadetlerden aldığımız zevk arasında bir ilişki var. Kur'an'dan ben onu anlıyorum. Dolayısıyla pürhelal nasıl yerim kazancımı? Şaibeli olanı nasıl ayırırım? Nasıl korurum kendimi? Dilime nasıl hâkim olurum? Çünkü Peygamberimiz ne diyor? "Seni yüzüstü cehenneme sürükleyecek olan şey dilinden başka bir şey değildir" diyor. "Her ağzına geleni söylemek kişiye günah olarak yeter" diyor.
Takva; Allah'ın korumasına girmek, emrini tutup azabından korunmaktır. Kelime-i Takva denmesi ihtisas veya edna mülâbese veya beyaniye olabilir diye burada belâgat açıklamalarına girişmiş. Onu geçiyorum.
Birçokları Kelime-i Takva'dan muradın Kelime-i Tevhid ve Şehadet olduğunu söylemişlerdir. Az önce söylediğimiz; ya Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah veya Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.
Bu arada bir parantez açayım. Lâ ilâhe illallah var ya, o ilâh kelimesinin yerine Esma-i Hüsna'nın her birini koyarak çalışın. Bunu benimsediğinizde şirkin tozu bile artık size bulaşamaz. Örnek veriyorum. Lâ Fettaha illallah; Allah'tan başka her kapıyı açan yoktur. Artık para her kapıyı açar diyemezsin. Lâ Alîme illallah; Allah'tan başka her şeyi bilen yoktur. Benim şeyhim her şeyi bilir diyemezsin. Bizim hocamız her şeyi bilir artık diyemez. Kocam her şeyi bilir diyemezsin. Hepsini böyle koyabilirsiniz. Lâ Afüvve illallah; Allah'tan başka her kusuru affeden yoktur. Lâ Râzzaka illallah; Allah'tan başka rızık veren yoktur. Rızkı Allah veriyor. Bakın, insanı nasıl bütün bağımlılıklardan kurtarıyor. Bütün ilişkilere bağımlılıktan, insanın kendini başkalarına muhtaç hissetmesinden, kendini başkalarının önünde iki büklüm bir menfaat düşüncesiyle hareket etmekten kurtarıyor. İnsanı özgürleştiriyor.
Tevhid inancı olmadan insanın izzeti de olmaz. Çünkü şirk ne demektir? Şirk insanın kendi gibi bir yaratılmışta tanrılık görmesi demektir. Çünkü Allah dışındaki her şey yaratılmıştır. Diyelim dağa tapıyor, güneşe tapıyorlar. Çeşit çeşit şeylere tapıyorlar. Düşünsenize, kendisi gibi o da bir yaratılmış. Üstelik bütün yaratılmışlar içinde eşref-i mahlûk olan insandır. Bütün o yaratılmışların en şereflisidir. Tutuyor kendinden aşağıda olan, şeref bakımından kendinden aşağıda olana tapıyor. Mesela astroloji öyle bir noktaya geldi ki, yıldızlara tapıyorlar söyleyeyim size. Her şeyi onunla açıklıyorlar. Esma-i Hüsna âlimleri bunu söyler. İlâh kelimesinin yerine bütün isimleri koyduğunuzda mükemmel tevhidi o zaman anlayabilirsiniz. Bir insanın anlayabileceği kadar. Yıldızların insanın doğum tarihiyle ilişkisinde bir etkisi vardır. Ama benim karakterim ve hayatta başıma geleceklerle ilgili diyelim bin tane faktör varsa bir tanesi odur. Her şeyi tek başına belirleyemez. Her şeyi tek başına belirlediğini düşünmek bana göre tehlikeli bir düşüncedir.
Zira bütün takvanın başı ve esas şartı Kelime-i Tevhid'dir. Sen Kelime-i Tevhid'i başaramamışsan, içselleştirememişsen, kalbine, ruhuna, aklına, fikrine nakşedememişsen, namaz kılsan ne olacak? Zekât versen ne olacak? Çeşitli ahlaki davranışlarda, iyiliklerde bulunsan ne olacak? Çünkü ne yaptın? O iyiliklerin Allah ile bağını kuramıyorsun. Tespihin imamesi koptu.
Onun için Sure-i Muhammed'de, Fetih suresinden hemen önceki surede "Fa'lem ennehû lâ ilâhe illâllahü vestağfir lizenbike ve lil mü'minîne vel mü'minât" buyurulmuştur. Surede böyle bir ayet-i kerime geçmişti. Ondokuzuncu ayet-i kerimesi. Bilin ki Allah'tan başka ilâh yoktur. Böyle olduğunu bil. Günahının bağışlanmasını dile ve erkek ve kadın müminler için de istiğfar et, demişti, Peygamberimize.
Tirmizî, Abdullah bin Ahmed ve Dârekutnî vesaire Ubey bin Kâb'dan merfuan rivayet etmişlerdir ki Kelime-i Takva "Lâ ilâhe illallah"tır. İbn Merdûye dahi Ebu Hureyre'den ve Seleme bin Ekva'dan öyle rivayet etmiştir. Ebu Hureyre'den bir rivayette "Muhammedün Resulullah" ile beraberdir. Ahmed, İbn Hibban ve Hâkim de Humran'dan tahriç etmişlerdir ki Osman bin Affan (r.a.) yani Hz. Osman "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den işittim." buyurdu. "Ben bir kelime bilirim ki..." Şimdi burası Peygamberimizin sözü. Peygamberimiz buyuruyor ki: "Ben bir kelime bilirim ki onu kalbinden hak olarak söyleyen bir kul nâra haram olur." Cehennemden kurtulmak nasıl kolay görüyorsunuz değil mi?
Kalbinden tam inanarak bu kelimeyi, bu cümleyi birisi söylerse cehennem ateşi ona haram olur. Bunun üzerine Ömer bin Hattab (r.a.) da dedi ki: "Ben size söyleyeyim. Nedir o? Kelime-i İhlâs'tır ki Allah Teâlâ onu Muhammed'e ve ashabına ilzam buyurdu. O Kelime-i Takva'dır ki Nebiyullah sallallahu aleyhi ve sellem amcası Ebu Talip'e vefatı sırasında telkin buyurdu. Şehadetu en lâ ilâhe illallah." Ebu Hayyân'ın nakline göre Hz. Ali'den, İbn Ömer ve İbn Abbas'tan dahi rivayet olunmuştur. Hz. Ali'den ve İbn Ömer'den "Lâ ilâhe illallahu vallahu ekber" diye, Misver bin Mahreme'den "Lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh" diye... Bu Kelime-i Takva'nın çeşitli rivayetlerde nasıl geldiğini söylüyor ki bunları bizim âlimlerimiz, büyüklerimiz hep namazdan sonraki tesbihatlara yerleştirmişlerdir. O tesbihat da boşuna değildir. Namazı kılıp da tespih çekip dua etmeden kalkıyoruz ya, çalışıp da ücretini almadan giden ahmaklar gibiyiz. Çünkü namazdan sonra yapılan dua reddolunmaz. O tespihlerle ne yapıyoruz biz? Sübhanallah; Allah'ım senin için hiçbir eksik ve kusur düşünülemez demektir. Senin için hiçbir eksik ve kusur düşünülemez. Sen ne yaptıysan doğrudur, güzeldir. Elhamdülillah; her durumda ben senden razıyım. Allahu Ekber; hiç kimse Allah gibi yüce değildir. En yüce, en büyük Allah'tır. Günde beş kere beynine format atıyorsun arkadaşım. Kalbine format atıyorsun. Hayatına format atıyorsun bu tespihlerle. Büyük bir kazanç vakti, imkânı olanlar için. Bir de dakika tutun bakalım ne kadar sürüyor? Bir de sosyal medyada gezinirken dakika tutun, bakalım ne kadar sürüyor?
Atâ bin Ebi Rabah'tan ve Mücahid'den de "Lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr" diye rivayet olunmuştur. Hasan-ı Basri'den menkul olduğu üzere, ondan nakledildiğine göre bazıları da bu Kelime-i Takva için Âlûsî'den aktardığım gibi sebat ve ahde vefa demişlerdir. Dün akşam Âlûsî'den böyle sayfalarca okudum. Sonra baktım ki orada geçenleri Elmalılı zaten özetlemiş. Aynı ya da başka kaynaklardan. Dolayısıyla hakikaten çok muhteşem bir tefsir. Tefsir ettiği yerler için. Ama bazı yerleri de hiç tefsir etmeden, bazı surelerin sadece mealini vererek geçmiş.
Buna göre Kelime-i Takva akd-i sulh yani barış anlaşması, tabir-i aharla sulh ahitnamesi demek olur. Çünkü bununla müminîn ve müminât korunacak, ilerisi için hazırlanacaktı. Hatırlayın, Ömer'le Ebubekir arasındaki konuşmaya değindik dün. O sırada Müslümanları bu anlaşmayı kabule ne yatıştırdı, sakinleştirdi? "Muhammed Allah'ın resulüdür. Ne yaparsa doğrudur. Rabbi ona yanlış yaptırmaz. Yanlış yapması için izin vermez." Bu düşünce, peygamber hakkındaki imanları ve Allah ile peygamber arasındaki münasebet konusundaki imanları, başta Hz. Ömer olmak üzere kalbinde sıkıntı olanlara şifa oldu.
Bu anlaşmayla mümin ve müminat korunacak. Bunu da okuduk. İlerisi için hazırlanacak. Bazen, Allah Teâlâ bir şeyi vermemekle gelecekteki daha büyük şeyleri kazanmanızın yolunu açar. Bunun çok örneği var da benim için, Yusuf kıssasını biraz çalışmış bir kardeşiniz olarak şöyle düşünürüm hep: Hazreti Yusuf babasının yanında babasının sevgili oğlu olarak kalsaydı, o böyle sevgi denizi, sevgi ummanı içinde kalsaydı en fazla ne olabilirdi? Tabii Allah isterse yine olurdu da, nasıl yaşıyordu Yakup Aleyhisselam? Filistin'de bir çoban olarak yaşıyordu. Hayvancılık yapıyordu. Mısır'a sultan olması için Yusuf'un önce evden kaçırılması, kuyuya atılması gerekiyordu. Sonra diyelim geldi saraya yerleşti, vezirin evine yerleşti. Vezirin hanımı iftira atmak suretiyle onu hapse atmasaydı kralın Yusuf'tan hiç haberi olacak mıydı? En iyi ihtimalle vezirin evlatlığı ve iyi yetişmiş bir bürokrat olarak çalışacaktı, Mısır'da. Ama Allah onun sultan olmasını istiyordu. Sultan olması için de hapse atılması gerekiyordu. Yalnız ne şartla? Allah'ın açtığı bu kapılardan, açtığı bu imtihanlardan gerektiği gibi geçmen lazım. Onun için benim çok hatırlattığım bir şey var. Hep dua ederiz Allah hayır kapıları açsın diye. Bazı kısmet, şifa, rızık, iş arayanlara falan. Allah kapı açar ama sen bön bön bakarsın veya küçümsersin veya görmezsin bile. Hikâyesi anlatılan, Hızır'ı görmeyen o zengin gibi görmezsin bile, onu bir fırsat olarak bile görmezsin. İnsanlara iş buluyoruz bazen. Çok perişan mesela, beğenmiyor. O şekilde onun bunun vermesiyle yaşamaya razı. Hâlbuki oradan başlasa belki bir şey olacak, belki başka bir şey olacak falan. Elhasıl bu böyledir. Allah Teâlâ bazılarına kolundan tutarak zorla verir. Mesela doğduğunda zengin olarak doğar. Nereye elini atsa işi rast gider. Bazılarına Allah böyle verir. Ama o da imtihandır. Bazılarına da vermeyince, "Mahmut neylesin" hikâyesindeki gibi her tuttuğu dal elinde kalır. Çeşit çeşit hayatlar ve imtihanlar var. Ama bilelim ki Allah Teâlâ bir şey vermek istediğinde de, bunu bütün peygamber kıssalarında görüyoruz, sebepler yaratır. Hz. Meryem'e "Ağacı salla hurma üzerine dökülsün" dedi. Hz. Musa'ya "Asanı taşa vur, oradan pınar fışkırsın" dedi. Pınarı fışkırtmadı. Hurmayı kendisi dökmedi. Denizi yarmadı asa vurulmadan. Kul da üzerine düşeni yapacak.
Bu anlaşma sayesinde Müslümanları ilerideki daha büyük zaferlere hazırladı. Bunu da evvelki manada derç mümkün ise de bu mana nazmın siyakına daha yakındır. Nitekim şöyle buyuruluyor: "Ve kânû ehakka bihâ ve ehlehâ.": Onlar o Kelime-i Takva'ya çok layık ve onun ehliydiler. Kelime-i Tevhid uğruna sahabenin katlandıkları fedakârlığı düşünün. İşkence gördüler. Mallarını kaybettiler. Aileleri dışladı. Toplumları dışladı. Muhacir oldular. Defalarca savaştılar. Hep Kelime-i Tevhid'i söyledikleri için... Dolayısıyla o Kelime-i Tevhid'e yapışmak onlar için muhteşem bir geçmişi olan, muhteşem bir tecrübesi olan, hayatlarının mihveri olan ve çok iyi yaptıkları bir şey. Bunun sınavını defalarca geçmişler.
Öyle bir kelime ile korunmak diğerlerinden ziyade onların haklarıydı. Hem de onu hıfz u iltizama ehil müşrik değil onlar idi. Çünkü Allah onlardan razı olmuştu. O hamiyyet-i cahiliye sahibi müşrikler korunmaya layık olmadıkları gibi onu, Kelime-i Tevhid'i muhafaza ve idame etmek ehliyetini de haiz değildiler.
Niye? Çünkü müşrikler menfaatperesttiler. Peygamber Efendimize neden iman etmediler? "Gelirlerimizi kaybederiz. Bir tek tanrıya inanırsak, bu putları Kâbe'den çıkarırsak bütün ticaret kazancımızı kaybederiz." dediler. Ne zaman ki Mekke'nin fethinden sonra ve Hac'dan sonra Kâbe'nin değerinin azalmayacağını, ticaretlerinin devam edeceğini anladılar, akın akın Müslüman oldular. Münafıklar niye ehil değil Kelime-i Tevhid'e? Çünkü onlar da korkak.
Ben size çok basitleştirerek, indirgeyerek söylüyorum. Farkındayım bunun indirgemeci bir açıklama olduğunun ama aklımızda kalsın diye: Menfaatperest ve korkak insan Kelime-i Tevhid'e yapışamaz. Menfaatperest ve korkak insan Kelime-i Tevhid'i her ortamda müdafaa edemez. Kimseyi tanrı bilmeyecek, hiçbir menfaatin önünde eğilmeyecek, hiçbir şeyden korkmayacak ki Kelime-i Tevhid'i her yerde müdafaa edebilsin. Nitekim öyle oldu. Müminler korundu.
Müminler o Mekke'ye müşriklerden daha layıktır, daha ehildir diye de yorumlanmış bu ayet. Oradaki "hâ" zamiri acaba, kelime "kelimetün" müennestir, oraya mı gidiyor? Kelimetü't-Takva'daki kelime kelimesine mi gidiyor, yoksa bununla Mekke mi kastediliyor diye farklı yorumlar yapılmış. Eğer Mekke de kastedilse o da doğru. Çünkü o Mekke'nin sahibi olmaya müminler müşriklerden daha layık ve daha ehil. Dolayısıyla Allah takvayı onlara ilzam buyurdu. Harp ettirmedi. Orayı harpsiz bir şekilde teslim alacaklar zaten. Ne zaman? İki sene sonra. Bir sene sonra umreye gelecekler. İki sene sonra da Mekke fethedilecek.
💠
"ve kânallâhu bi kulli şey'in alîmâ"
Allah her şeyi bilmektedir. Her şeye alîmdir. Filvaki bu sulh, bu Hudeybiye anlaşması Müslümanlar için bir feth-i mübîn mebdei, başlangıcı olmuş. Bu dakikadan sonra artık hep fetihler var, Hudeybiye'den sonra. Çok geçmeden Müslümanlar öyle çoğalmıştı ki bu kere Hudeybiye'ye yalnız bin beş yüz kişiyle gelebilen Müslümanlar, iki sene sonra on bin kişilik müeyyed bir orduyla Mekke'nin fethine gitmişlerdir.
Allah Teâlâ o iki sene içinde onlara böyle kahredici bir üstünlük, savaşılamaz, karşı koyulamaz bir üstünlük nasip etti. Evet geldik surenin içinde benim en sevdiğim bölüme. Burası aşr-ı şerifimdir, çok okurum. Onu da inşallah yarın kaldığımız yerden ederiz. Yirmi yedinci ayete gelmiş olduk. Allah'a emanet olun.
Tüm derslerin yazılı metinlerine aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
KİMİ TAKİP ETTİĞİNİZ PEYGAMBER SÜNNETİNE TABİ OLMAK KADAR ÖNEMLİ (FETİH SURESİ TEFSİRİ 26. AYET)
GALİP GELECEK OLANLAR KALBİNDE AZİM VE SEBAT OLANLARDIR (FETİH SURESİ TEFSİRİ 21-25. AYETLER)
GÜÇLÜ AİLE ZAYIF AİLEDEN İYİDİR (FETİH SURESİ TEFSİRİ 18-21. AYETLER)
BİZİ HER TÜRLÜ HATADAN KORUYACAK OLAN ŞEY ALLAH HAKKINDAKİ ZANLARIMIZDIR (FETİH SURESİ 11-17. AYET TEFSİRİ)
ÜMMETİN BAŞARISI İÇİN ÇALIŞMAK BİREYSEL HATALARIN AFFINA NASIL VESİLE OLUR? (FETİH SURESİ 1-10. AYET TEFSİRİ)
FATMA BAYRAM ANLATIYOR: FETİH SURESİ TEFSİRİ VE SEKİNET KAVRAMI