Fatma Bayram anlatıyor: Fetih Suresi Tefsiri ve Sekinet Kavramı

Yayınlanma Tarihi: 16.02.2026 17:26 Güncelleme Tarihi: 16.02.2026 17:30

Ramazan-ı Şerif’in manevi iklimini, ilim meclisleriyle taçlandırıyoruz. Kıymetli yazarımız Fatma Bayram, gelenekselleşen tefsir sohbetlerine bu Ramazan’da da devam ediyor. Daha önce 24. ayette kalınan Fetih Suresi’ne, bugün hafızaları tazelemek adına surenin başından itibaren yapılan bir meal okumasıyla giriş yapıldı. Ramazan boyunca Fetih ve ardından gelecek surelerle sürecek olan derslerin bugünkü bölümünde; Hudeybiye Antlaşması’nın sancılı arka planı ve zahiren bir 'yenilgi' gibi görünen bu hadisenin, hakikatte nasıl 'apaçık bir fetih' (Feth-i Mübîn) olduğu özetlendi. Biz de bu giriş dersinden aldığımız notları sizlerle paylaşıyoruz.

Fatma Bayram anlatıyor: Fetih Suresi Tefsiri ve Sekinet Kavramı

***Fatma Bayram'ın anlattıklarını tümüyle verdik, aralara notlar serpiştirdik.

Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.

Fetih Suresi, biliyorsunuz, Hudeybiye Antlaşması'ndan sonra nazil oldu. Peygamber Efendimiz ve yanındaki 1500'e yakın sahabesi Mekke'ye girememişti. Peygamberimiz aslında bir rüya görmüştü; Kabe'yi tavaf ettiklerini görmüştü. Sahabe de O'na çok güvenerek —ki peygamberlerin rüyası da vahiyden bir cüzdür— bunu bilerek, "Umre yapacağız" diye büyük bir hevesle ve yaklaşık 6 yıldır hiç görmedikleri memleketlerine ziyaret için gelmişlerdi. Fakat içeri sokulmadılar. Onu siyer kitaplarından okuyun. Hudeybiye Antlaşması'ndaki Müslümanların tavrı çok önemlidir, onlara da değineceğiz. O gücü, o kuvveti biz ancak bu olaylardan, bu insanlardan alabiliriz.

📝 BİLGİ NOTU: HUDEYBİYE ANTLAŞMASI (Hicri 6. Yıl) Müslümanlar umre niyetiyle yola çıkmış ancak Mekkeli müşrikler tarafından engellenmiştir. Yapılan görüşmeler sonucu zahiren Müslümanların aleyhine görünen maddeler içeren bir barış antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma, Mekke'nin fethine giden yolu açan en büyük stratejik zaferdir.

Çevremiz ne yazık ki böyle örneklerle dolu değil. İşte bir Gazze'yi Cenab-ı Hak bize gösterdi, hep söylüyorum. Yakın zamana kadar böyle mertlik, korkusuzluk, cesaret, şehadet, cihat, sadakat ve imana sadakat örnekleri vereceğimiz zaman biz hep geçmiş hikayelerden anlatırdık. Şimdi bunun mümkün olduğunu, bu yüzyılda da mümkün olduğunu Cenab-ı Hak bize gösterdi. Asla bir kayıp olarak görmüyorum. Onlar —Allahu a'lem, tabii Rabbimizin lütufları sınırsızdır ama— sanki cennetin üst mevkileri için her yüzyılda bir kontenjan var, onlar da bu yılın kontenjanını aldılar diye düşünüyorum. Biz çok zor durumdayız, Cenab-ı Hak bize yardım etsin.

Hudeybiye dönüşünde böyle büyük bir kederle dönüyorlar. Peygamberimizin rüyası —tırnak içinde söylüyorum— çıkmadı. Yani onlar o sene umre yapacaklarını, Kabe'yi göreceklerini düşünüyorlardı; göremediler. Peygamberimiz (s.a.v.), müşriklerin neredeyse bütün tekliflerini kabul etti. Onu da bir zillet olarak gördüler. "Biz nasıl bu kadar taviz veriyoruz? Yoksa sen Allah'ın Resulü değil misin?" diyenler oldu, Peygamber Efendimize. Yani o derecede büyük bir şok yaşadılar. İşte o şekilde dönerken yolda Fetih Suresi nazil oluyor.

Şimdi Rabbimiz —tabii ki O'nun ilmi, bilgisi sonsuzdur, biz o bilginin ne kadarını görebiliyoruz ki?— bizim yenilgi gibi gördüğümüz, sahabenin de o Hudeybiye Antlaşması'nı bir yenilgi gibi gördüğü olayı, bu surenin girişiyle büyük bir zafer olarak nitelendiriyor. Yani bizim resmin tamamını göremediğimizi; bazen yenilginin zafer olduğunu, bazen geri çekilmenin zafer olduğunu hatırlatıyor bize.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu sure ile ilgili şöyle diyor: "Bu gece üzerime bir sure indirildi; bana dünya ve mâ fîhâdan (dünya ve içindekilerden) daha sevgilidir." Yani bütün dünya ve içindekiler benim olsaydı, bana verilseydi bu sure kadar sevinmezdim, diyor.

Hiç olmazsa bu kıymetli sureleri ezberleyin. Kur'an ezberlemek bir kayıp değildir. Bazıları çok zorlanır, göze alın. Beynimizin çeşitli bölümleri var. Bize ezberi hep kötülediler, ezberciliği hep kötülediler. Halbuki beynin hafıza bölümü de var; o bölümler ancak ezberle açılıyor, çalışıyor. Kur'an'dan ne kadar ayet ezberinizde olursa, inşallah cennete gittiğinizde dereceniz o ayet sayısınca belirlenecek. Bizim ülke olarak, millet olarak bir yanlışımız var: Ya hafızızdır ya "Elemtera"dan aşağısını biliriz. Yani ya hep ya hiç gibi neredeyse. "Elemtera'dan aşağısı" dediğimiz son 10 sure, Kur'an-ı Kerim'de Peygamber Efendimiz tarafından sadece yolculuklarda, seferde okunmuştur namazlarda. Yani kıymetsiz olduğundan değil ama Peygamberimiz daha uzun okumayı hep tercih etmiş. Onu da söyleyelim tekrar: Bir insanın hayatı boyunca okuduğu Kur'anlar içerisinde en çok kendisine sevap kazandıran, namazda, kıyamda okuduğu Kur'an'dır. Onun mîzanda ölçüsü yok, o kadar büyük sevaptır. Bu bakımdan ne kadar ezberiniz varsa, onu da kazanma konusunda o kadar avantajlısınız.

Bu rivayetten anlaşılıyor ki bu surenin nüzulü Mekke ile Medine arasında olmuştur. Bu şekilde olanlara da "Medenî sure" diyoruz. Çünkü bir surenin Mekkî mi Medenî mi olduğu nereden belli oluyor? Hicretten önce mi nazil olmuş, sonra mı nazil olmuş; oradan belli oluyor.

Başlayalım:

(İnnâ fetahnâ leke fethan mubînâ.)

"Biz sana apaçık bir fetih lütfettik" diyor Rabbimiz. Elmalılı'dan okuyalım: "El-hak, biz sana bir feth-i mübîn açtık." Cumhur (âlimlerin çoğunluğu), bu feth-i mübînin Hudeybiye Antlaşması, Hudeybiye Sulhü olduğunu söylemişlerdir. Hudeybiye Sulhü'nün bir fetih olması ashaptan bazılarına da hafî (gizli) kalmıştı.

"Hafî", gizli demek. Bu kelimeleri de tekrarlayacağım. Dilimizden o kadar uzaklaştık ki —ben de kendimi katayım içine— hele yeni nesil, İngilizce bilmezseniz kimseyle anlaşamaz haldesiniz. "Cool" diyor, bir şeyler diyor. Soruyoruz, hepsini öğreniyoruz. Ondan sonra yeni bir şey çıkıyor ama bu kelimeleri hiç kimse bilmiyor ve doğru telaffuz edemiyor. Böyle bir iki tane eski kelime varsa bir yazılı metinde, okuyanlar doğru dürüst, doğru vurguları yapacak şekilde okuyamıyorlar. Çok yazık ki... Bu kelimeleri de edinmeye çalışın. Hafî, gizli demek.

İmam Zührî diyor ki: "İslam'da Hudeybiye fethinden büyük bir fetih olmamıştır." Neden? Bu sayede müşrikler Müslümanlarla ihtilata (karışıp görüşmeye) girişmiş. Yani bu antlaşma sayesinde barış sağlandı ve bu barış sayesinde müşriklerle Müslümanlar görüşmeye; karşılıklı ziyaretler, seferler, yolculuklar yapılmaya başlandı. Savaş halindeydiler, savaş hali sona erdi. Yollar açıldı, sınırlar açıldı ve görüşülmeye başlandı. Biz mesela çocuklarımız müşriklerle çok görüşse, bunu bir zafer, bir fetih olarak mı görüyoruz; yoksa bir tehdit, bir risk olarak mı görüyoruz? Niye biliyor musunuz? Çünkü kendimize güvenmediğimiz için. Yani şirke, nifaka, küfre, benzemeye o kadar hazır ve açığız ki, bir temas bizim için risk oluşturuyor.

Halbuki bakın ne diyor İmam Zührî: "Hudeybiye sayesinde müşrikler Müslümanlarla ihtilata girişmiş ve sözlerini işitmeye başlamış. Bu onların kalplerinde yer etmiş. Binaenaleyh 3 sene zarfında birçok halk Müslüman olarak İslam'ın çoğalmasına sebep olmuştur." Yani Peygamber Efendimiz döneminde veya o döneme yakın nesillerde bir Müslüman, müşriklerle ticaret, alışveriş, yolculukta yol arkadaşlığı yaptığında onların Müslüman olmasına vesile oluyor. Anlatabildim mi? Yani bir Müslümanı tanımak, onların Müslüman olmasına vesile oluyor.

📖 Fetih Suresi 2. Ayet

(Liyagfire lekellâhu mâ tekaddeme min zenbike ve mâ teahhara ve yutimme ni'metehu aleyke ve yehdiyeke sırâtan mustekîmâ.)

"Niçin biz sana bu apaçık fethi nasip ettik? Ki Allah senin zembinden (günahlarından), geçmişte kalan ve gelecek olanları mağfiret buyursun." Peygamber Efendimizin günahları mı var? Müfessirler diyorlar ki; buradaki "zem" risalet yüküdür. Yani O'nun sorumluluğudur, peygamberlik sorumluluğudur. "Bundan böyle risalet vazifesinin ifasında evvelki mihen ü mezâhimin (mihnet ve zahmetlerin) ağırlığının kalmayacağına bu ayetten istidlal etmişler." Yani bundan sonra artık Peygamber Efendimiz o güne kadar yaşadığı zorlukları yaşamayacak, peygamberlik vazifesi daha kolay olacak, insanlar akın akın İslam'a girecek diyorlar.

"Ve senin üzerindeki nimetini tamamlaması için Cenab-ı Hak sana açık fetih nasip etti." Demek ki risaletteki muvaffakiyetine bir de mülk eklenecek. Yani Allah O'na fazla fazla dinî ve dünyevî nimetler lütfedecek. Ne sayede? Bu apaçık fetih olan Hudeybiye Antlaşması sayesinde. Yani o antlaşmayı okuyun bugün eve gidince. İslam tarihi kitaplarından veya İslam Ansiklopedisi'nden "Hudeybiye" maddesini açın, okuyun. Peygamber Efendimizin nasıl bir siyasi deha olarak orada hareket ettiğini, müşriklerin hiç anlamayacakları şekilde onları nasıl bağladığını ve o antlaşma sayesinde Mekke'nin fethinin mümkün olduğunu, Mekke'nin fethinin temellerini attığını göreceksiniz.

Biliyorsunuz bizim için söylenen bir şey var —inşallah bu da değişiyordur son dönemlerde— "Savaşta kazanırlar, masada kaybederler" denir. Peygamber Efendimizin işte bir siyasi deha olarak, sadece savaşırkenki cengaverlikle değil; o müzakereler sırasındaki ileri görüşlülük, feraset ve kendi adamlarından alacağı tenkidi bile göze alarak —onlara da açıklamıyor hedeflerini gizli tutarak— nasıl stratejik bir hamle yaptığını görüyoruz.

Sonra; "...ve yehdiyeke sırâtan müstakîmâ."
Ve bu sayede seni sırat-ı müstakime hidayet kılsın diye Rabbimiz. Gerek risaletin ifasında ve gerek riyasetin (reislik, liderlik) merasimini edada; yani liderlik nerede, nasıl davranmayı gerektiriyorsa bunun edasında, doğrudan doğruya Allah'ın rızasına erdiren bir istikamet yoluna Allah seni çıkarsın diye sana apaçık fetih nasip ettik, diyor.

📖 Fetih Suresi 3. Ayet

(Ve yansurakellâhu nasran azîzâ.)

O feth-i mübînin bir izahı sadedinde; misli bulunmaz, eşsiz bir nusret bir muvaffakiyet ve zafer ile seni mansur ve muazzez kılsın diye Allah Teala sana işte bu feth-i mübîni nasip etti.

📖 Fetih Suresi 4. Ayet

(Huvellezî enzeles sekînete fî kulûbil mu'minîne li yezdâdû îmânen mea îmânihim, ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard, ve kânallâhu alîmen hakîmâ.)

"Hüvellezî enzele's-sekînete fî kulûbi'l-mü'minîn..."
O Allah öyle bir Allah'tır ki müminlerin kalbine sekineti indirdi.

Bu sekinet konusunda uzun uzun izahlar var, kayıtlarda da var, isteyen oradan dinleyebilir. O uzun izahlara girmeyeceğim ama hiç olmazsa tanım olarak bir kez daha hatırlayalım. Çünkü günümüzde sekinet yokluğundan —hadi yokluğu demeyeyim, azlığı diyeyim— sekinet eksikliği ve muzdaribiz. Kalbimiz pır pır... Kalbimiz helecan içinde. Kalbimiz helecan içinde olduğu için; şu nasıl olacak, bu nasıl olacak, gelin nasıl olacak, işler nasıl olacak, akşama ne yemek... Her şeyi panik yaptığımız için namazlarımıza odaklanamıyoruz, okuduklarımızı anlayamıyoruz, Kur'an'ı ezberleyemiyoruz. Ben şimdi diyorum ki; bir tane olay olsun, ezber yapma süresi iki misline çıkar. Yani normalde 10 dakikada yapacağın yeri yarım saatte yaparsın. Çünkü o olaya takıldı ya akıl...

💡SEKİNET: Kelime anlamı olarak sükûnet, durgunluk ve huzur demektir. Kalbin korku ve endişeden arınarak yatışması, Allah'a güvenmesi halidir.

Sükûn ve itminan, sebat ve temkin manasına mastardır. Sükûn, huzur demek. İtminan; kalbin yatışmış olması, kalpte helecan ve kaygı olmaması demek. Sebat; vazgeçmemek. Yani birtakım engeller çıkar, bir şeyler olur ama asla vazgeçmemek. Temkin ise tedbirli hareket etmek. Tedbirini alırsın, Allah'a bırakırsın. Asla heyecan yapmaz, panik yapmazsın. Sekinet bu. Nefisteki telaş ve helecanın kesilmesiyle hasıl olur bu sükûnet. "Kalp oturması", "yürek ısınması", "gönül rahatlığı" ifadeleriyle Türkçede ifade edilir. Huzur ve sükûn haline ve onun menşeine söylenilir.

Dikkat ederseniz; "Onlar sekineti kazandılar, sekinete ulaştılar, elde ettiler" falan demiyor. "Allah onlara sekinet indirdi." Bu nedenle şanının yüksekliğine, yani bu sekinetin o kadar kıymetli bir şey olduğuna işaret için "inzal" (indirme) diye ifade edilmiş. Yani semadan üzerimize indirilen bir şey.

Mesela diyor; insanın yanında bir günlük nafakası bulunursa —yani yarın ne yiyeceğiniz belli, alışverişinizi yapmışsınız veya paranız var— o günün vereceği ızdıraba karşı nefsinde bir sekinet olur. Yani yarın misafirimiz gelecek; menünüz belli, alışverişiniz yapılmış, kim neyi yapacak belli, ne zaman pişireceğinizi belirlemişsiniz... Bir sekinet olur. Çünkü nafakasının mülkünde husulünü muayene görmektedir. Yani yarın lazım olan şeylere malik olduğunu gözüyle görüyor. İşte nezdinde iman, bu derecede hükmü tahtında hasıl olan kişi aynı şekilde sekinet sahibidir. Şimdi biz yarınki yiyeceğimiz için neye ihtiyacımız var? Paraya veya o malzemeye. Kalp huzuru için de diyor; imana sahip olmaya ihtiyaç var. Yani "Allah var, Allah'ın her şeye gücü yeter. Allah yardım ederse kimse engel olamaz, Allah vermezse kimse veremez." Bunlara o kadar kuvvetli bir şekilde iman ediyor ki, içinde bulunduğu hiçbir durum onda panik, kaygı, endişe oluşturmuyor.

Sekinet şol emirdir ki; nefis onunla kendisine edilen vaade veya kendisinde hasıl olan bir matlûba (amaca) sükûnet bulur. Yani o amacına ulaşacağından emin, o vadedilenin yapılacağından emin. Buna sekinet denilmesi şunun içindir ki; sekinet "sikkîn"den geliyor. Sikkîn de "bıçak" demek. Bu hasıl olunca —yani insan o işe hâkim olunca, "Tamam planladık, aldık, panik yapmayın, sabah kalktığımızda yapacağız evelallah" dediğimiz zaman— nefsin diğer cihete olan esintilerini keser atar. Yani nefsinde bir kuşku, evham, "Şöyle mi olur? Almadım, yarın bulabilir miyim? Ya maydanoz almadım ama nereden alacağım?" hani bunları düşünmez. Diğer ihtimalleri düşünmez. Nitekim bıçağa "sikkîn" denilmesi, onunla sahibinin kesecek şeyleri kesip ayırmasından dolayıdır. Nefisten her türlü endişe, panik, huzursuzluk, acabalar kesilip atıldığı için sekinet sahibine, o duruma sekinet deniliyor.

İşte bunu Cenab-ı Hak ne için yapıyor? Allah niye sekinet indirir? "İmanlarına iman katmak için."

Basit olan aslı imanda ziyade ve noksan olmasa bile, müeyyidat (destekleyiciler) arttıkça imanın kemalinin de artacağında şüphe yoktur. Yani inanmak artan ve eksilen bir şey değildir; ya inanıyorsundur ya inanmıyorsundur. Ama imanın gerektirdiği ahlak, gerektirdiği davranışlar yerine getirildikçe imanın kuvveti artar.

Şimdi bu sekinet neye bağlı? İşte bu bilgiye bağlı. Sekinetin mebdei (kaynağı) ne? "Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır." İşte bu ihatalı bakış ile bütün eşyayı —her şeyi— Cenab-ı Hakk'a teslim ediyorsun. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır; O ne derse o olur. Biz elimizden geleni yaptık. İşte verdiğimiz örnekten yürüyelim: Alışverişimizi yaptık, kimin neyi pişireceğini belirledik, bir gün önceden yapılacakları hazırladık, ötekileri yarın sabah yapacağız evelallah. Ondan sonra gözünü kapatıp rahatça uyuyorsun.

"Ve kânellâhu alîmen hakîmâ." Ve aynı zamanda Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.

Daha önce söylemişimdir; bir ayet-i kerimenin içinde bize anlatılan konuda biz bir yetkinlik kazanmak istiyorsak, o ayetin içinde zikredilen Esma-i Hüsna'ya dikkat etmemiz lazım. Şimdi biz sekinete ulaşmak istiyorsak "Alîm" ve "Hakîm" isimlerine; yani her şeyi bilgiyle yapan, bilerek yapan, attığı adımı bilerek atan, hikmetle hareket eden, planlayarak hareket eden, rastgele davranmayan insanlar olduğumuzda, sekinet bizim kalbimizde çok daha kuvvetli bir şekilde yer edecektir.

Sonra uzunca bir 5. ayetimiz var. Bu 5. ayeti tefsir etmeden geçmiş, ben de mealini okuyayım:

📖 Fetih Suresi 5. Ayet

(Li yudhilel mu'minîne vel mu'minâti cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ ve yukeffire anhum seyyiâtihim, ve kâne zâlike indallâhi fevzen azîmâ.)

"Müminleri ve mümineleri, ebediyen içinde kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere koymak ve kabahatlerini taraflarından keffaretleyip örtmek için —ki Allah yanında bu bir fevz-i azîm (büyük bir kurtuluş) bulunuyor— işte bu sebeple Allah size feth-i mübîni nasip etti." Yani hâlâ feth-i mübîn neden nasip oldu, onunla biz ne elde etmiş olacağız? O verilen nimetleri sayıyor. Bunun neticesi de zaten en yüksek hedefimiz cennettir.

Zemahşerî gibi muhakkikînin (ilim ehlinin) tercih ettiğine göre; "alîmen hakîmen"den münfehim olan bu ilmi hikmet, neyi anlatıyor? Cenab-ı Hak hangi sıfatını bize anlatıyor? İlim ve hikmet sıfatını. İşte bu ilim ve hikmetin makama tatbik ve tefrîine mütealliktir bu ayet, diyor. Yani o orduları idare eden ilm-i hikmetin füruatından birisi de müminlerin kalplerine sekine indirip Hudeybiye sulhuna onları ısındırarak —yani Peygamberimize başta bir karşı çıktılar, bir "Ne oluyoruz?" dediler, tereddüt ettiler ama hemen arkasından Allah sekineti indirdi— bunun ilim ve hikmetle olduğunu bildiler. Buna kalpleri ısınarak onları büyük fütuhatlara ihzar etti, hazırladı. Böyle yapması da şu hikmet içindir ki; müminlere ondaki nimetleri tanıtsın, şükrünü eda etsinler, sevaba müstahak olsunlar da onları cennetlerine koysun, fevz-i azîm olan en büyük murada erdirsin.

Bundan hoşlanmayan münafıklar ve müşriklere gelince, 6. ayetten sonra onunla devam ediyor.

  • Şimdi burada bir soru var. O soruyu ben size sorayım, siz cevabını kendi içinizden verin. Burada müzakere edemeyeceğimiz bir soru. Peygamberimiz olunca işin başında, tabii güveniyorsunuz. Gerçi O'na bile "Bir dakika ne oluyoruz?" demişler yani, değil mi? "Nasıl böyle bir şeye biz söz verebiliyoruz? Bu şartları nasıl kabul edebiliyoruz?" demişler. Peki Peygamber değil; bizim yöneticilerimiz başta, işte babalarımız, aile reislerimiz, hakkımızda karar verenler... Ta bir yaşa gelinceye kadar hayatınızdaki kararları siz mi aldınız? Yani hangi okula gideceksiniz, hangi muhitte yetişeceksiniz, size önce ne öğretilecek? Bunların çoğunun kararını siz almadınız. Veya daha sonra da hayatlarımızda onlar büyük ölçüde etkili oluyor. Yani bugünkü nesil hoşlanmasa da yönetiyorlar diyemiyoruz, kimse yönetilmekten hoşlanmıyor ama etkili oluyorlar. Eşlerimiz, hatta öyle bir noktaya geldik ki çocuklar bile aileyi yönetiyorlar neredeyse. Yani bu yöneticiler —en yakından en uzağa doğru— onların yaptıklarının ilim ve hikmetle olduğuna nasıl güveneceğiz? Onların bizi sevk ettikleri durumlarda nasıl sekinetle hareket edebileceğiz? Hangi şarta bağlı bu? Ne zaman karar vericilere güveniriz? Mesela bir hocamıza soru sorduk, hoca cevap veriyor. "Tamam hocam da..." diyor, "Öyle değil şöyle, şöyle şöyle..." Yani sizi bir cevaba manipüle etmeye çalışıyor. En baştan alıyoruz tekrar cevap veriyoruz, tekrar... Yani razı olmuyor mesela hocanın verdiği cevaptan. Biz ne zaman bir âlime güvenebiliriz? Bir yöneticiye güvenebiliriz? Bir aile reisine güvenebiliriz? Güvenmezsek ne olur? "Hiç kimseye güvenemem, ben kendi hayatımın kararlarını ben alırım" dediğimizde o toplum ne olur? Herkes kendi kararını kendisi alınca... Bunları düşünmenizi ve bir çözüm yolu, akıllıca bir çözüm yolu bulmanızı size tavsiye ediyorum.

Bir tane kopya vereyim, gene dayanamadım: Efendim, takip etmemiz gerekiyor. Takip... Yani tam teslim değil, her şeye isyan da değil. Allah ve Peygamber dışında kimseye tam teslim olunmaz. Bu kadarını söyleyeyim.

📖 Fetih Suresi 6. Ayet

(Ve yuazzibel munâfikîne vel munâfikâti vel muşrikîne vel muşrikâtiz zânnîne billâhi zannes sev', aleyhim dâiratus sev', ve gadiballâhu aleyhim ve leanehum ve eadde lehum cehennem, ve sâet masîrâ.)

"Ve yuazzibe'l-münâfikîne ve'l-münâfikât..." Ve aynı şekilde Cenab-ı Hakk'ın bu bize bir feth-i mübîni nasip etmesi yine ne içindir? Münafıkların Müslümanlara verdiği zarardan dolayı, münafık erkeklere ve münafık kadınlara azap etmek içindir. "...zânnîne billâhi zanne's-sev'..." Çünkü onlar Allah hakkında kötü zan besliyorlar. Bu "Allah hakkında kötü zan beslemeyi" de düşünmenizi tavsiye ediyorum. İnsan Allah hakkında nasıl kötü zan besler? Başımıza bir şey geldi, bizim kontrolümüz dışında; "Niye böyle oldu, Allah niye böyle yapıyor?" mu der? Allah'ın indirdiği kitabını mı beğenmez? O'nun seçtiği peygamberini mi beğenmez? Hani bir düşünün. Allah hakkında kötü zan beslemek nedir? Allah hakkında hüsn-ü zan beslemek nedir? Yani "Hoştur bana senden gelen, ya gonca gül yahut diken" diyebilenler kimlerdir? Bunları bir düşünün.

Yani Allah hakkındaki kötü zan beslemek burada kimin sıfatı olarak zikredildi? Münafıkların. Demek ki Allah hakkında kötü düşünceler beslemek insanı nifaka götürüyor. Ona da dikkat edelim. Münafıklar kafirlerden niye önce zikredildi veya kafirler zikredilmiyor da münafıklar zikrediliyor? Çünkü onların Müslümanlara olan zararı müşriklerin, kafirlerin verdiği zarardan daha fazla olduğu için. Nedir bu kötü zan? O dönemdeki münafıkların kötü zannı; "Allah peygamberine ve müminlere yardım etmez" diye düşünürler. Peygambere ve müminlerin başına bir kötülük gelmesini gözetirler. Bunu daha sonra Münafikûn Suresi'nde, Ahzab Suresi'nde göreceksiniz. "Aleyhim dâiratü's-sev'..." Kötülükleri kendi başlarına olsun. Yani kötülük onların başlarına olsun diye Cenab-ı Hak onlara beddua ediyor.

📖 Fetih Suresi 7. Ayet

(Ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard, ve kânallâhu azîzen hakîmâ.)

"Ve lillâhi cünûdü's-semâvâti ve'l-ard..." Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Hem rahmet orduları hem azap orduları Allah'ındır.

📖 Fetih Suresi 8. Ayet

(İnnâ erselnâke şâhiden ve mubeşşiren ve nezîrâ.)

"İnnâ erselnâke şâhiden ve mübeşşiren ve nezîrâ." Biz seni şahit, müjdeleyici ve inzar edici (uyarıcı/korkutucu) bir peygamber olarak gönderdik, diyor. Peygamber Efendimizin gönderiliş amacı, gönderilmesindeki hikmet Kur'an-ı Kerim'de bu ifadeyle birkaç yerde geçer. Bu üç sıfat Peygamberimizin pek çok sıfatı içinde öne çıkan sıfatlardır. Neymiş onlar? Şahit, müjdeleyici ve korkutucu. Bu sıraya da dikkat edin. Şahit olmak önce geliyor. Ondan sonra müjdeleyici olmak geliyor. Ondan sonra korkutuculuk geliyor. Biz direkt korkuya geçiyoruz. Birine din anlatırken hemen azap, tehditler, cehennem, işte Allah'ın celal sıfatları... Rabbimizin oradan başlıyoruz. Halbuki önce şahit ol.

💡 TEFSİR NOTU: HZ. PEYGAMBER'İN 3 SIFATI

  1. Şahit: Örnek olan, numune-i imtisal.

  2. Mübeşşir: İyiliği müjdeleyen.

  3. Nezir: Kötülükten sakındıran, uyaran. Sıralama önemlidir; önce örnek olunur, sonra sevdirilir, en son uyarılır.

Şahit nedir? "Numune-i imtisal." Yani kendisine uyulacak örnek demektir. "Biz seni insanlar sana uysun diye, insanlar boşlukta kalmasınlar, 'Kime benzeyeceğimizi bilemedik, kim gibi hareket edeceğimizi bilemedik' demesinler, böyle bir mazeretleri olmasın diye bir şahit olarak gönderdik." Yani bunun Türkçesi şu —Türkçede biz bu kavram için şahitliği kullanmayız, o yüzden biraz zor anlaşılıyor— mesela siz bir muhitte, bir sitede veya bir mahallede oturuyorsunuz. Veya bir akraba grubu içindesiniz. Eğer bilinçli bir Müslümansanız, siz bulunduğunuz o akraba grubu için numune-i imtisal olarak örnek oluyorsunuz. O site halkı için örnek oluyorsunuz, o iş yeri için örnek oluyorsunuz. Yani Cenab-ı Hak onlara diyecek ki: "Ayşe Hanım'ı görmedin mi?" Yani sizi onlara iyilik örneği; Müslümanlık nasıl olur, iman etmek nasıl olur, bunun örneği olarak sizi orada var etti Allah Teala. İşte başta söylediğim; tanıştıkça, Müslümanları tanıdıkça iman etmelerine bu çok güzel bir örnek.

Sonra "mübeşşir", müjdeleyici ne demek? Yani "Güzel davranırsanız şu mükafatlar var, cömertliğe şöyle mükafat var, namaz kılana böyle iyilikler var..." diye dünyevi, uhrevi her şeyin nasıl yolunda gideceğini, güzellikleri yaparsa nasıl yükseleceğini önce anlatacaksın. En son, eğer bunlara uymazsa —yani örnek almıyor veya mesela siz şahit olamamışsınızdır, Allah korusun, o konuda eksiksinizdir ama birisi vardır, onu bilirsiniz— onu anlatırsınız. Yani dersiniz ki "Bak falanca gibi olmamız lazım."

O yüzden sizden istirham ediyorum; iyilik örneklerini anlatın, kötülük örneklerini anlatmayın. Ne yazık ki kötülük daha çok merak edildiği için, daha sansasyonel olduğu için, daha çok dikkat çektiği için herkes "Nasıl hırsızlık yapılmış, nasıl yankesicilik yapılmış, nasıl yıllarca aldatmış..." bunları anlatıyor. Ama bir iyilik örneğinin anlatılması çok kıymetli. Bugün bu sosyal medyada gördüğümüz haberlere de artık inanamıyoruz biliyorsunuz ama bir iyilik örneğiydi, anlatayım size:

Amerika'da bir adam, büfe gibi bir yere giriyor. Tesettürlü bir hanım orayı işletiyor. Ona diyor ki: "Sadece bir dolarım var, karnım çok aç. Bana 1 dolar kadar pilav... Sadece pilav alabilir miyim?" Etli bir şey alamaz, tavuk pilav falan satıyormuş kadın. Kadın diyor ki: "Sadece pilav mı yiyeceksin?" Adam "Evet, çünkü bir dolarım var sadece" diyor. Kadın, "Sen neli sandviç seviyorsun bana onu söyle. Tavuk mu koyayım, köfte mi, biftek mi koyayım?" diye soruyor. Adam "Yok, alamam" diyor. Kadın "Yok" diyor, "bu benden sana. Madem karnın aç, sevdiğin gibi olsun, nasıl seviyorsan öyle yapayım." Ondan sonra adam alırken diyor ki "Çok teşekkür ederim." Kadın "Ama olmaz böyle kuru kuru yiyemezsin, bu dolaptan da sevdiğin bir içecek al" diyor adama. En son, kadının ciddi olduğunu adam anlayınca diyor ki: "Bu bir kamera şakası, ben sizi kameraya çekiyordum şu anda. 'İyilik var mı, iyilik kalmış mı?' diye bir deney yapıyoruz." Size 1.000 dolar çıkarıyor. Kadın diyor ki: "Kesinlikle almam." Bak burası da çok önemli. "Kesinlikle almam, ben bunu bunun için yapmadım. Ben iyilik olması için yaptım" diyor. Ondan sonra adam videonun sonunda ne diyor biliyor musunuz? "Ey Amerika'da yaşayanlar, bütün göçmenler geri gitsin falan diyenler! Hayatınızda gerçekten bir Müslümanla hiç tanıştınız mı?" diyor. Çok güzel bir örnek. Ama inşallah gerçektir, çünkü bazen mizansen de olabiliyor bunlar.

İyilik haberlerinin anlatılması... Önce müjdelemek, sonra sakındırmak için tabii ki kötülük de anlatılır.

📖 Fetih Suresi 9. Ayet

(Li tu'minû billâhi ve resûlihî ve tuazzirûhu ve tuvakkirûhu, ve tusebbihûhu bukreten ve asîlâ.)

Niçin? İşte bütün bunları Cenab-ı Hak size niçin lütfetti? Peygamberi de size şahit, müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdi; siz Allah'a ve peygamberine iman edesiniz, O'nu yüceltesiniz, O'na destek olasınız ve sabah akşam Rabbinizi zikredesiniz diye.

Her insan —kısa bir konuşmanın içinde gerektiği kadar kısa söyleyeceğim yoksa her biri, bu cümleler bir konferans konusu olabilir— her insanın dara düştüğünde kendinden yüce bir güce sığınma, yardım isteme ihtiyacı vardır. İşte onu nasıl yapacağını sana öğretiyor, Peygamber. Şimdi biz bazı şeyleri biliyoruz; o bildiğimiz şeylerin ne kadar nimet olduğunun farkında değiliz. Yani "Ben Allah'a nasıl şükrederim acaba?" bilmesek... Şükür namazı var. Çok sıkıştınız, Hacet namazı var. Mesela hatalarınız var, iradeniz zayıf, böyle hep ufak tefek yanlışlar yapıyorsunuz. Peygamberimiz diyor ki: "Büyük günahlardan kaçınmak şartıyla beş vakit namaz aradaki günahlara kefarettir." Büyük günah da işlemiyoruzdur ya... Büyük günah işleyen biri burada yoktur diye düşünüyorum, inşallah varsa da Allah affetsin, tövbe etmiştir. Yani adam öldürdünüz mü? Zina yaptınız mı? Bir namuslu kadına başını belaya sokacak şekilde zina iftirası attınız mı? Savaştan kaçtınız mı? Yani büyük günahlar bunlar. Ama bunları yapmadığınız takdirde diyor, beş vakit namazla senin her seferinde defter siliniyor. Yani namaz böyle kocaman bir silgi gibi bir şey. Şimdi bunu bilmenin insana verdiği huzura bakın. Onun için bir nimet, peygamber gönderilmesi.

📖 Fetih Suresi 10. Ayet

(İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh, yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu'tîhi ecren azîmâ.)

O biat edenler var ya, onlar Allah ile biatlaştılar diyor. Peygamber Efendimize ölümüne söz verdiler. Peygamber Efendimiz, Mekkelilerin bir tehdit, bir savaşa kalkıştığını duyunca —öyle bir haber alıyor— bunun üzerine hepsini ölene kadar gerekirse savaşmak üzere, savaştan kaçmamak üzere biat etmeye davet ediyor. Tek tek Peygamber Efendimize biat ediyorlar. Ve Cenab-ı Hak işte dönüşte diyor ki: "O biat edenler var ya —Peygamberimize gelip musafaha yaparak söz verdiler, yani 'Ölümüne buradayız, seni terk etmeyeceğiz' diye— onlar Allah ile biat ettiler."

"...yedullâhi fevka eydîhim..." Allah'ın eli onların elinin üzerindedir, diyor Allah Teala. Her kim cayarsa kendi aleyhine caymış olur.

"ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu'tîhi ecren azîmâ." Her kim de Allah'a, üzerine söz verdiği şeye uyarsa, verdiği sözü yerine getirirse ona da çok büyük bir ecir ve mükafat verilecek diyor.

11. ayetten devam edeceğiz.

Fatma Bayram
16.02.2026
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii
Fetih Suresi tefsiri

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.