Bizi her türlü hatadan koruyacak olan şey Allah hakkındaki zanlarımızdır (Fetih Suresi 11-17. ayet tefsiri)
Fatma Bayram, Fetih Suresi okumalarında çok hassas bir noktaya, "samimiyet" konusuna değindi. 11 ile 17. ayetler ışığında; inancını pamuk ipliğine bağlayanlar ile her şeyini kaybetmeyi göze alıp hicret edenlerin farkını anlattı.
Fetih Suresi 11. Ayet:
Se yekûlu lekel muhallefûne minel a'râbi şegaletnâ emvâlunâ ve ehlûnâ festagfir lenâ, yekûlûne bi elsinetihim mâ leyse fî kulûbihim, kul fe men yemliku lekum minallâhi şey'en in erâde bikum darran ev erâde bikum nef'â(nef'en), bel kânallâhu bi mâ ta'melûne habîrâ(habîran).
"Se yekûlu lekel muhallefûne minel a'râb…"
A'rabiler, yani bedeviler... Bedevilerden geri kalanlar... Peki, "geri kalanlar" ne demek? Tabii bu sureyi anlayabilmemiz için Hudeybiye Antlaşması'nın öncesinde, esnasında ve sonrasında neler olduğunu gözden geçirmemiz gerekiyor; size "okuyun" diye söylemiştim.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), umre için Mekke'ye gitmek istediği sırada Kureyş'in bir saldırısı olma ihtimaline karşı; Cüheyne, Müzeyne, Gıfar, Eşca, Duil ve Eslem kabilelerini kendileriyle birlikte umreye gelmeye çağırmıştı. Maksadın harp olmadığını, niyetin umre olacağını onlara da söylemişti. Fakat bu kabileler, "Kureyş ile başımız derde girmesin; bunların arasında bir mesele çıkarsa biz de güme gitmeyelim." diyerek Peygamber Efendimizin bu davetine katılmamışlar. Arkadaşlar, bazen insan kendini çok akıllı zannederek bir şeylerden geri kalır ve böylece tarihe geçer. Nerede ve kimin safında tarihe geçtiğimize çok dikkat etmemiz gerekiyor.
"Se yekûlu lekel muhallefûne minel a'râb…"
O bedevilerden, Hudeybiye'ye giderken sana katılmayanlar, bir gerekçe öne sürerek diyecekler ki: "…şegaletnâ emvâlunâ ve ehlûnâ…": Bizi mallarımız ve evlatlarımız meşgul etti. Yani "Meşgalemiz vardı." diyecekler. Kimisi "Hastamız vardı.", kimisi "Yaşlımız vardı.", kimisi de "Tam hasat zamanıydı, malımız ortada kalıyordu." gibi mazeretler sunacak. Herkes bir şey söyleyecek ve sonunda: "festağfir lenâ" : Bizi bağışla, diyecekler. Yani "Bizim böyle mazeretlerimiz vardı, bu sebeple gelemedik; bizim için Allah'tan af dile." diyecekler.
"…yekûlûne bi elsinetihim mâ leyse fî kulûbihim…"
Allah Teala bakın onları nasıl ifşa ediyor: "Onlar dilleriyle göğüslerinde olmayanı söylüyorlar." Yani söyledikleri şey gerçek değil; asıl niyetleri, asıl düşünceleri o değildi.
"kul fe men yemliku lekum minallâhi şey'en in erâde bikum darran ev erâde bikum nef'â(nef'en)"
Surenin başından beri hep söylüyorum; bizi stratejik, sosyal, siyasi veya askeri her türlü hatadan koruyacak olan şey, Allah hakkındaki zanlarımızdır. Siz Allah hakkında ne düşünüyorsunuz? Allah'ı nasıl biliyorsunuz?
Çünkü devamında diyor ki: "Sen onlara de ki: Allah size bir fayda ya da bir zarar dileyecek olursa, bunu sizden gidermeye kimin gücü yetebilir?" Yani siz; "Malımız zarara uğrayacak." diyerek veya birtakım gerekçeler öne sürerek bu davete katılmadınız. Bugün Al-i İmran Suresi'ni okurken de gördük; ölüm korkusuyla savaşa katılmayanlar için, "Evlerinizde dahi olsanız, yatağınızda ölmeyecek miydiniz?" buyuruluyor. Onun için burada da size fayda ve zarar verecek olan Allah'tır. Fayda Allah'tan gelir, zarar da Allah'tan gelir. Ve Allah yolunda bir davetle karşılaştığınızda o diğer detaylara bakılmaz. Zaten fıkhi açıdan mazur olanlar birazdan sayılacak. Gerçekten bir cihat çağrısı olduğunda, katılmama hakkı olanlar var ki onlar bile katılmak isterlerse katılabilirler ama katılmama hakları var. Bu durumun bir benzeri de Tebük Seferi sırasında yaşanmıştı. "Bahçelerimiz, arazilerimiz tam hasat mevsiminde; hurmalar dalında kalacak." diyerek bazıları sefere katılmamıştı, o hadiseyi biliyorsunuz.
"bel kânallâhu bi mâ ta'melûne habîrâ"
Tam tersine; Allah sizin ne yaptığınızdan hakkıyla haberdardır. Cenab-ı Hakk'ın; Semî, Basîr, Alîm ve Habîr gibi pek çok ismi vardır. "Habîr" ismi, haberdar olmaktan gelir; "istihbarat" kelimesi de bu kökten türemiştir. Habîr; öğrenmeye ihtiyacı olmayan, işitmesi veya görmesi gerekmeyen, en gizli şeylerden dahi bizzat haberdar olan demektir. Yani normalde ancak "haber alma" yoluyla bilinebilecek bilgilere vakıf olandır. İstihbarat da özünde "haber alma" demektir; ancak birisinin size bildirmesiyle öğrenebileceğiniz bir durumu ifade eder. Bu tür bilgileri dışarıdan gözlemleyemez veya bir kitaptan okuyamazsınız. Örneğin; duygular ve niyetler böyledir. Bir kişi kendisi bizzat söylemedikçe, siz onun ne niyetini ne duygusunu ne de gerçek hislerini bilebilirsiniz. Allah'ın Habîr olması ise; senin en gizli düşüncelerinden, en derin hissiyatından ve kimseye bahsetmediğin niyetlerinden dahi haberdar olması, bunları bizzat bilmesidir.
12. ayet
Bel zanentum en len yenkaliber resûlu vel mu'minûne ilâ ehlîhim ebeden ve zuyyine zâlike fî kulûbikum ve zanentum zannes sev'i ve kuntum kavmen bûrâ(bûran)
"Bel zanentum en len yenkaliber resûlu vel mu'minûne ilâ ehlîhim ebeden"
Siz öyle işiniz gücünüz olduğu için değil, tam tersine -ki "bel" her zaman "aksine" demektir, biliyorsunuz- siz, Allah Resulü'nün ve yanındaki müminlerin bu yolculuktan geri dönemeyeceğini zannettiniz. "Bir avuç insan çıkmış, Mekke'ye girecek... Kureyş onları ne yapar? Kureyş onları oraya sokar mı? Mekke'nin etrafında sadece Kureyş değil, Kureyş'in iş birliği yaptığı diğer müşrik kabileler de var. Onları bir yudum suda boğarlar, evlerine dönemezler." diye düşündünüz. İşte bu yüzden katılmadınız.
"zuyyine zâlike fî kulûbikum"
"Ve kalplerinizde bu düşünce süslediniz..." Bu ne demek? Dün bir vesileyle söylemiştim; herkes kendi niyeti ve amacı doğrultusunda çalışır, arar ve bulur. Niyetle amaç zaten birbirine yakın kavramlardır. Örnek vereyim: Mesela sadaka vereceksiniz; aklınız vermemek için de vermek için de sebepler bulabilir. Eğer gönlünüz vermek istiyorsa aklınız onun gerekçelerini hemen üretir: "Senin her şeyin var, bak buzdolabı dolu." der. Ben bazen şöyle diyorum: Hiçbir şey almasak bile benim yaşımdakilerin ölene kadar yetecek kıyafeti, hatta çorabı var. Ölene kadar hiçbir şey almasak yeter; eminim öyledir. Dolayısıyla her şeyin var ve şimdi verme zamanı. Ramazan geldi; insanlar soğukta oruç tutuyor, çadırlarda teravih kılıyorlar, açlar... İsrail içeriye yardımları öyle kontrollü sokuyor ki doyurmayacak kadar! Bir Müslümanın açlıktan ölmesi için günlük ne kadar kalori alması gerektiğini hesaplamışlar ve onun üzerinde bir yardımı kimseye ulaştırmıyorlar. Bunları biliyoruz. Dolayısıyla vermek için de aklın gerekçe bulabilir; ama vermemek için de bulabilir. Eğer gönlün vermekten yana değilse aklın der ki: "Çocuğun okul taksiti var, önümüzdeki sene şu okula gidecek; onun için para ayırman lazım. Yazın seyahatin, tatilin var; onun taksitleri var. Araba değişecek, buzdolabı yenilenecek, elektrik süpürgesi eskidi." Yani akıl; herkesin durumuna göre —gerçekten vermemeyi gerektiren "mantıklı ve akıllıca" görünen— bir sürü gerekçe bulabilir. Dolayısıyla gönlünüz ne istiyor, siz ondan haber verin. Bu kabileler de gitmek istemediler; korktular ve canlarını düşündüler. Peygamber Efendimiz ve sahabesinin kendilerini riske attığını düşündüler; Müslüman oldukları hâlde aynı riske girmek istemediler ve bu nedenle de gitmediler.
"ve zanentum zannes sev'i"
Siz kötü bir düşünce beslediniz kendi iç dünyanızda. Bunu allayıp pulladınız.
" ve kuntum kavmen bûrâ "
Siz düşkün bir topluluksunuz, diyor. Düşkün, yani asil bir davranış değil bu. Birisi senden yardım istediğinde düşünülmez. Böyle kılı kırk yaran hesaplar yapılmaz. Yardıma muhtaç olan birini gördüğünde...
13. ayet
Ve men lem yu'min billâhi ve resûlihî fe innâ a'tednâ lil kâfirîne saîrâ
Ve men lem yu'min billâhi ve resûlihî
Her kim Allah'a ve Resulüne iman etmezse,
fe innâ a'tednâ lil kâfirîne saîrâ
Bakın şunu demiyor Cenab-ı Hak: "İman etmezse ben ona dünyada yapacağımı bilirim. Onu öyle sürüm sürüm süründüreceğim ki, öyle efendim başına işler gelecek ki dünyada ne hastalıklar ne kötülük; hiç dünyayla ilgili bir tehdit yok. Hep söylüyorum; ahireti formülde bir yere yerleştirmezseniz Allah'ın takdirini, gücünü, kaderi hiçbir şekilde anlayamazsınız. Ahiret bizim son durağımızdır. Ak koyun, kara koyun orada belli olacak.
"Ve men lem yu'min billâhi ve resûlihî fe innâ a'tednâ lil kâfirîne saîrâ"
"Kim Allah'a ve Resulüne iman etmezse biz kafirlere çılgın bir ateş hazırladık," diyor. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Hep aynı örneği veriyorum, kusura bakmayın. Benim çok hoşuma gidiyor o örnek. Eski terbiyede -şimdi nasıl bilmiyorum, şimdi eski terbiyeden eser kalmadı; gözümüzü kapattık, biz yaşlılar öyle dolaşıyoruz- eski terbiyede bir misafirliğe gittiğinizde çocuk orada azarlanmaz. Yani gitmeden tembihinizi yaparsınız ne söyleyecekseniz. Orada bir huysuzluk, yanlış bir şey yaparsa orada da terbiye edilmez. Çünkü o hem ev sahibini üzer, o ortamı bozarsın hem de çocuğun haysiyetini, izzetini, şerefini zedelersin; yani arsız edersin. Böyle olmayacağı için anne ne düşünür? Çocuk şımarıyor, ne söylemişse tersini yapıyor mesela... Anne ne diyor içinden? "Biz biraz sonra eve gideceğiz," diyor, değil mi? İşte Cenab-ı Hak da diyor ki: "Siz geleceksiniz benim yanıma."
Üstelik zaman bizim için lineerdir; düz bir çizgide devam eder. Ben misafirliğe gittim, erkenden kalksam bile eve gitmeme en az bir saat var. Allah için öyle değil ki... Sen şu anda küfrediyorsun, biraz sonra O'nun yanındasın. Ama sana elli-altmış yıl var gibi geliyor daha. Yani bizim hayatımızın uzunluğu Cenab-ı Hak için hiçbir şey. Çünkü O zamanın dışında. "Sen biraz sonra buraya geleceksin," diyor Allah Teala.
14 ayet
Ve lillâhi mulkus semâvâti vel ard(ardı), yagfiru li men yeşâu ve yuazzibu men yeşâu, ve kânallahu gafûran rahîmâ(rahîmen)
Bahçede hurmam kaldı, dalında ayvam kaldı, evde işim yarım kaldı, süpürgenin taksidi var vesaire...
Ve lillâhi mülküs semâvâti vel ard.
Göklerin ve yerin mülkü Allah'a aittir.
yagfiru li men yeşâu ve yuazzibu men yeşâu
Dilediğine dilediğini bağışlar. Dilediğine de azap eder.
Ama biliyorsunuz Allah'ın dilemesi rastgele değildir. Yani, kapatalım gözümüzü, şuradakiler azap edilsin, buradakiler bağışlansın, değil. Yani bizim kesbimizle, hak etmemizle... Ama sonuçta son kararı verecek olan da Cenab-ı Hak'tır. biz Allah'ın affına sığınmalıyız her zaman. Bir insan hayatında hiçbir iyilik yapmasa da Allah isterse onu affeder. Çok iyilik yapsa da biz hepimiz onu iyi bilsek de bir şeyi yanlıştır; bir niyeti ya riya yapıyordur ya başka bir gizli amacı vardır, Cenab-ı Hak onun hiçbir iyiliğini kabul etmeyebilir. Hakkımızda son kararı verecek olan Allah Teâlâ'dır. Allah Teâlâ bu kararı neye bağlamıştır? Bizim amelimize. Niyet de bir ameldir, bunu unutmayın. "kalbin amelleri" diyor ya Gazzâlî. Riya da bir ameldir. İhlas da bir ameldir. Takva da bir ameldir. Allah korkusu, haşyet, huşu... Bunların hepsi bir ameldir. Allah Teâlâ bunlara bakar.
"Ve lillâhi mulkus semâvâti vel ard(ardı), yagfiru li men yeşâu ve yuazzibu men yeşâu, ve kânallahu gafûran rahîmâ."
İşte bu ayetlerin böyle bitmesine bayılıyorum. Nasıl şükretsek bunlara? Burayı Cenab-ı Hak, "Azabı çok şiddetlidir," diyerek de bitirebilirdi. Yani dilediğine azap eder, dilediğini bağışlar. Ama Allah nasıldır? Gafûr ve Rahîm'dir. Her suçu bağışlayan... Gafûr, günahın çeşidine bakmaksızın bağışlayan demek, isterse. Ve Rahîm, merhamet eden. Ama Rahîm, Rahman'dan farklı olarak nedir? Allah'ın kendisine verdiği imkânları, yaratılışta verdiği lütufları Allah yolunda kullananlara yapacağı merhamettir.
15. ayet
Se yekûlul muhallefûne izântalaktum ilâ megânime li te'huzûhâ zerûnâ nettebi'kum, yurîdûne en yubeddilû kelâmallâh, kul len tettebiûnâ kezâlikum kâlallâhu min kablu, fe se yekûlûne bel tahsudûnenâ, bel kânû lâ yefkahûne illâ kalîlâ
"Se yekûlul muhallefûne"
Gelecekte öyle bir zaman gelecek ki, bu şimdi seninle gelmeyenler var ya, onlar o zaman... O zaman, hangi zaman peki? (izântalaktum ilâ megânime li te'huzûhâ); Çok ganimetler kazandığınız zaman. Yani gelecekte de öyle savaşlar, öyle mücadeleler olacak ki, bunlar kolay mücadeleler olacak; çok riskli olmayacak, ganimeti çok olacak. İşte o zaman onlar diyecekler ki: zerûnâ nettebi'kum; 'Bizi bırakın, biz de size tabi olalım.' 'Niye bizi çağırmıyorsunuz?' diyecekler.
Burası önemli; birinden bir şey istedin, mesela herhangi bir konuda yardım istedin. Duymazlıktan geldi, bahane uydurdu, bir gevşeklik gösterdi. Bir daha daha büyük bir yardım var veya daha güzel bir iş var. Ona söylemeyeceksin. Çünkü o kadar cazip değilken uzak durduysa, daha kolay ve daha ona hoş gelende de onu arana bir daha almayacaksın.
Arkadaşlar, nasıl yapacağız biz bu işleri? Yani hainliği de unutmayacaksın, sadakati de unutmayacaksın. Kimler sadık, kimler hain, kimler nemelazımcı... Bileceksin. Şimdi burada 'bileceksin' deyince, yanlış anlaşılmaya müsait bir konu bu. Biz hiç kimseyi etiketlemeyiz. Mesela birisine, 'Bu hain, boş ver, ona söylemeyelim, bilmem ne!' demeyiz ama biliriz. Bu çok önemli. Kimseye münafık diyemeyiz. Bir de şu var: En azından iki üç kere bir şans verin. Bir defasında yapmadı, belki bir defasında yapacak; belki başka sefer yapacak. Ama yani her seferinde böyle kıyı kıyı uzaklaşıyorsa... Tevbe Suresi'nde gelecek o münafıkların hâli; önündekini siper alıp uzaklaşır. Başına iş düştüğü zaman elini taşın altına koymaz. Ortada bir sorumluluk varsa, yapılacak bir iş varsa oradan yavaş yavaş uzaklaşır; böyle sessizce çekilir. Ama ne zaman gezme tozma, yeme içme, güzel böyle eğlenme falan varsa o zaman koşar, gelmek ister; her grubun en iyisi olmak ister, popüleri olmak ister. Bu insanları bileceğiz. Ve diyeceksiniz ki mesela büyük bir iş var, niye hani istemeyelim? Herkesin bir şeyi dokunsun. Samimi olanların katıldığı iş daha muvaffak olur. Sayı önemli değildir. İhlas önemlidir. Takva önemlidir. Kalite önemlidir.
"zerûnâ nettebi'kum, yurîdûne en yubeddilû kelâmallâh"
Allah hâlbuki onlar için ne demişti? "Onları bir daha almayın aranıza" demişti. "Bizi de alın" diyerek Allah'ın bu sözünü değiştirmek isterler. Onlar, şimdi gelmedilerse bir daha gelmeyecekler dedi Allah. Bir dahaki seferde baktılar işin ucunda menfaat var, katılmak istiyorlar. Bu katılmak istemeleri hem çirkin hem de Allah'ın sözünü boşa çıkarma gayreti.
Kul (De ki): Len tettebiûnâ: "Siz asla bize tabi olamayacaksınız." Geçti o. siz çağrıldığınızda yoktunuz. Ne diyelim biz buna? Başımız sıkışıkken, dara düştüğünde yoksan; bir nimet paylaşılacağı zaman da yoksun.
"kezâlikum kâlallâhu min kablu"
Allah sizin için önceden böyle buyurdu.
"fe se yekûlûne"
Onlar diyecekler ki, bakın şimdi:
"bel tahsudûnenâ"
"Siz bize haset ediyorsunuz. Onun için bizi almıyorsunuz." Yani, "Bizi çekemiyorsunuz, bize de bir iyilik dokunmasını istemiyorsunuz, onun için bizi aranıza almıyorsunuz." diyecekler.
"bel kânû lâ yefkahûne illâ kalîlâ"
Tam tersi, bunlar laftan anlamayan bir topluluktur. Elmalılı diyor ki: "Ganimet denince gelmek isterler de ganimete ne ile ne hak ile erilir? Peygambere karşı nasıl idare-i kelam edilir, bilmezler. Cehaletle bir de Peygamberimizi haset etmekle suçlarlar."
Bir de demişler ya: "Öyle bir özür dile ki mazeretin kabahatinden büyük olsun." Biliyor musunuz onu? Ne kadar çok gelmek istediklerini anlatıyorlar. "Siz bizi çekemiyorsunuz da ondan istemiyorsunuz." deyip güya mecbur bırakmaya çalışıyorlar. Kime söylüyorlar bunu? Peygamberimize! Peygamberimizi güya kendilerini de kabul etsin diye teşvik etmek için ona bir de hâşâ, haset yakıştırıyorlar.
16. ayet
Kul lil muhallefîne minel a'râbi se tud'avne ilâ kavmin ulî be'sin şedîdin tukâtilûnehum ev yuslimûn(yuslimûne), fe in tutîû yu'tikumullâhu ecran hasenâ(hasenen), ve in tetevellev kemâ tevelleytum min kablu yuazzibkum azâben elîmâ(elîmen).
"Kul lil muhallefîne minel a'râbi"
O bedevilerden geri kalanlara, senin çağrına katılmayanlara de ki: "Siz bir kavme çağrılacaksınız." Şimdi bu kavmin nekra (belirsiz) gelmesi müfessirleri çok, düşündürmüş; tahminlerde bulunmuşlar. Çoğunlukla "Fars ve Rum" demişler. Nasıl bir kavim? Ulî be'sin şedîd; Çok şiddetli, çok kuvvetli, savaşçı bir kavme siz davet edileceksiniz gelecekte. "O zaman gelin." diyorlar. Yani peygamberimize diyor ki, sen onlara de ki: "Şimdi gelmeyeceksiniz. Çünkü o feth-i mübin, Hudeybiye'ye katılanlar içindi. Onların mükafatıydı. Onlar orada ölümlerine biat ettiler. Onlara ödül olarak Cenab-ı Hak, Hayber'i nasip etti. Siz buraya katılmayacaksınız ama siz gelecekte bir savaşa çağrılacaksınız." O savaş nasıl bir savaş? Çok sıkı savaşçılarla yapılan, çok eğitimli ordular, çok kuvvetli ordularla yapılacak olan bir savaş olacak.
"tukâtilûnehum ev yuslimûn"
Ya sizinle böyle göğüs göğse çarpışırlar yahut teslim olurlar, Müslüman olurlar.
"fe in tutîû yu'tikumullâhu ecran hasenâ"
Eğer o zaman itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükafat verecek.
Yani demek ki bu, bir kere yanılmış, hata yapmış olana da başka zaman yine zorlu bir sınavda bir şans daha vermek, gerektiğini anlıyoruz.
"ve in tetevellev kemâ tevelleytum min kablu yuazzibkum azâben elîmâ"
Eğer o zaman da yüz çevirirseniz, önceden yüz çevirdiğiniz gibi size çok acıklı bir azapla azap ederiz.
17. ayet
Leyse alâl a'mâ haracun ve lâ alâl a'raci haracun ve lâ alâl marîdı haracun, ve men yutııllahe ve resûlehu yudhılhu cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru, ve men yetevelle yuazzibhu azâben elîmâ
"Leyse alâl a'mâ haracun ve lâ alâl a'raci haracun ve lâ alâl marîdı haracun"
Şimdi bu mazeret uyduranların durumu bu şekilde açıklandıktan sonra arkadaşlar, 17. ayette: Âmâya bir güçlük yok. Yani âmâ olan savaşa katılmayabilir, özürlüdür. Aksayana, ayağı aksayana da bir güçlük yok. O da özürlüdür. Ve gerçekten bir hastalığı olana, hasta olana da bir güçlük yoktur. Bunların savaşa katılması gerekmez.
"ve men yutııllahe ve resûlehu yudhılhu cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru, ve men yetevelle yuazzibhu azâben elîmâ"
Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse, altından ırmaklar akan cennetlere Allah onu sokacak. Kim yüz çevirirse, onu da çok acıklı bir azapla azap edecek.
Cenab-ı Hakk'ın hiçbir kavme ihtiyacı yoktur. Hiçbir millete ihtiyacı yoktur. Bunu nerede söylüyor Elmalılı? Maide Suresi'nde; "Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar; Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah'ın lütfu geniştir; O, her şeyi bilir."
Elmalılı Hamdi Yazır merhum, o ayetin tefsirinde diyor ki; -bu tefsiri ne zaman yazdığını da hatırlayın. Ne zaman yazdı? Cumhuriyetin ilk yıllarında- diyor ki: "Allah bu dinin bayraktarlığını önce Araplara verdi. Araplar dejenere oldular. İhmal ettiler, kaybettiler. Bayraktarlığı onlardan aldı, Türklere verdi. Şimdi Türkler diyor ki: 'Biz bu bayraktarlığı yapmayacağız.' Allah'ın bir millete ihtiyacı yoktur. Böyle demekte ısrar ederse Türkler, onlardan alır, başka bir millete verir."
Birisi dinden uzaklaştığında Allah karalar bağlamaz. Hâşâ. Kendi bilir. Kendi bilir. Allah'ın şanından, gücünden, kuvvetinden hiçbir şey eksilmez. Bütün yeryüzü Allah'ı inkâr etse, Allah'ın gücünden hiçbir şey eksilmez. Bunu ne zaman göreceğiz? Allah'ın huzuruna vardığımız zaman göreceğiz.
Cenab-ı Hak diyor ki (Hac Suresi 11. Ayet): (Vemine-nnâsi men ya'budu(A)llâhe 'alâ harf); "Bazı insanlar Allah'a kenardan kenardan ibadet eder." diyor. Eğer işleri yolunda giderse; namaz kılıyor, umreye gidiyor, kapandı vs. ve işleri de yolunda gidiyor, devam eder. Ama işler yolunda gitmezse, "Bu kadar da namaz kılıyorum, hiçbir işim yolunda gitmedi." der, bırakır. Bunlar işte Allah'a pazarlıkla, işi yolunda giderse, kısmeti açılırsa, rızkı bollaşırsa, her şey yolundaysa Allah'a ibadet edenler.
Şimdi onları düşünün; Mekke'de ilk Müslüman olanlara ne vadedildi de Müslüman oldular? Kendilerine servet mi, şöhret mi, yoksa makam mı vadedildi? Aksine, her şeylerini kaybettiler. Hicret etmek demek, hayatını sıfırlamak demek. Buna rağmen asla tereddüt etmediler. 'Allah'ın bize mi ihtiyacı var, niye durumumuz her geçen gün daha kötüye gidiyor?' demediler.
Okuduğum kaynaklarda —belki tekrarı vardır ama ben bir defa rastladım— Habbab bin Eret'in yaşadıkları buna en büyük örnektir. Kendisi bir köle ve demirci ustasıydı. Efendisi, dinden dönmesi için onu sönmek üzere olan ateşin üzerine yatırarak işkence edermiş. Bir gün Hz. Habbab, sırtındaki iltihaplı yaraları açarak Peygamber Efendimize gösterir ve 'Ya Resulallah, Müslüman olduğumuz için bize böyle eziyet ediliyor. Allah bize ne zaman yardım edecek?' diye sorar. Peygamber Efendimiz'in bu soru karşısında yüzü bozuluyor, öfkeleniyor ve diyor ki: "Sizden öncekilerin etleri demir taraklarla kemiklerinden ayrılırdı da böyle söylemezlerdi."
Bazılarına Allah Teâlâ sadece ahirette verir, dünyada hiçbir şey vermez. Bazılarına sadece dünyada verir, ahirette hiçbir şey vermez. Bazılarına ne dünyada verir ne ahirette... Kâfirlerin fakirleri… Bazılarına da hem dünyada verir hem ahirette. "Bazılarına sadece ahirette verir." dedim, hemen böyle el açanlar oldu. Hayır, yanlış arkadaşlar. Biz Allah Teâlâ'dan hem dünyada vermesini hem ahirette vermesini istiyoruz. Ama dünyada vermedi diyelim, razıyız. Kimine eş vermez kimine iş vermez kimine evlat vermez kimine geçim vermez kimine huzur vermez kimine sağlık vermez. Bu dünyada bizi bir şeyle Cenab-ı Hak imtihan eder. İnsanlar içinde imtihanı en şiddetli olan peygamberlerdir. Sonra ondan sonra gelenler, sonra ondan sonra gelenler, sonra ondan sonra gelenler...
Bazıları da vardır ki Allah Teâlâ onlara ne verecekse bu dünyada vermiştir. Ahirete hiçbir şey bırakmamıştır. Onun için onlar dünyada süper yaşayabilirler. Hedefinizin ne olduğuna bağlı. Cenab-ı Hak kendi yolundan şaşırtmasın. Bize daima kendi yolunu hatırlatan dostlar nasip etsin. Kendi kelamına, Resulünün sünnetine içtenlikle tabi olanlardan eylesin cümlemizi. Allah'a emanet olun.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.