Çoklu çelik kubbe
Varlığından haberdar olduğumuz her canlı; mümkün ve muhtemel tehlikelere karşı, "korunma refleksi" ile yaratılmışlar. Büyük, küçük her organizma; buna uygun organlarla yahut mekanizmalarla donatılmışlar.
Yaratılmışların en üstünü olan insan türü de aynı hassasiyeti taşıyor. Kişiler, kurumlar, ülkeler, toplumlar; her zaman, her yerde, "güvenlik kaygısı" diye özetlenen bir duygu durumu yaşıyor.
Yüksek surlar, kaleler; onun için yapılmış. "Düşman" tanımı içine giren herkese, kılıç çalınmış; ok, kurşun, gülle, hatta bomba atılmış.
Kapıların, kasaların kilitlenmesi bundan. Orduların kurulması, cephaneliklerin doldurulması, sınırlarda yahut stratejik noktalarda nöbet tutulması; zarar gelmesi, ziyan olması korkusundan.
Günümüz dünyasında; istisnasız her yer, "muharebe meydanı" oldu. Mal, can, din, devlet, vatan, millet müdafaası; hayati derecede önemli hale geldi.
Çok düşmanlı, çok cepheli, çok silahlı bir savaşın içindeyiz. Bir yandan, dahili sınırlarımızı korumanın; öte yandan, harici güvenlik kalkanları oluşturmanın peşindeyiz.
Gıda, ilaç, temizlik, kozmetik ürünleri bile; "kimyasal silah" olarak kullanılıyor. Ekinler, nesiller "ifsat" ediliyor; "biz ıslah edicileriz" diyen hilebazların yalanlarına inanılıyor.
Medya ve sosyal medya mecraları aracılığıyla yapılan sosyal, kültürel, ahlaki tahribatlar; atom bombasından daha yakıcı ve yıkıcı hale geldi. Bizi biz yapan "milli ve manevi değerler"; önce yere serildi, sonra paspas gibi çiğnenip geçildi.
İman dolu göğsümüzü siper ederek ve malımızdan, canımızdan yana ağır bedeller ödeyerek durdurduğumuz işgal kuvvetleri; kablolar, kanallar aracılığıyla yurdumuza ve yuvamıza geldiler. Çanakkale cephesini bir türlü geçemeyenler; çanak antenleri ile ellerini kollarını sallaya sallaya yatak odamıza kadar girdiler.
Devlet ve millet ağacının hem tohumu, hem toprağı olan muhkem kale aile; büyük bir tehdit ve tehlike sürecine girdi. Nüfusumuzun ve nüfuzumuzun artmasından rahatsız olan şer güçler; annelerin kucağından bebekleri alıp, yerine kedileri-köpekleri verdi.
Nice sonra, "evlenme" oranları ile "boşanma" oranları birbirine yaklaştı. Anneler evlerden, çocuklar ve gençler ailelerden uzaklaştı.
Toplumun büyük bir kesimi; oyuna, oynaşa daldı. Özellikle yeni yetmeler; zihinleri işgal etmek işin kurgulanan sanal hayatların bağlısı, bağımlısı oldu.
Büyük sermayelerle desteklenip teşvik edilen, özel görevli sivil toplum kuruluşlarının tezgahlarında dokunup piyasaya sürülen muhtelif "ifsat projeleri"; adım adım ilerletilerek hayata geçiriliyor. Gümüş tepsiler üzerinde servis edilen billur kaselerden, "bal şerbeti" iddiası ile "yılan zehiri" içiriliyor.
Nihai hedef olarak; "cinsiyetsiz insan" ve "ailesiz toplum" oluşturmaya çalışıyorlar. Küresel köyün kavalcıları; azgınlığın, sapkınlığın zirvesinde buluşuyorlar.
İyi ile kötünün, güzel ile çirkinin, doğru ile yanlışın, helal ile haramın, hak ile batılın yeri ve yönü değişiyor. Dünya milletlerini tuzağa düşürüp, nimetlerini ele geçirenler; kurtlar sofrasında, mazlumun ve mağdurun rızkını bölüşüyor.
Güçlünün haklı, zayıfın haksız sayıldığı; az menfaat için çok canlara kıyıldığı bir devirde yaşıyoruz. Ateşe düşmüş pervaneler gibi, zalim sultanların hakimiyeti altında yaşıyoruz.
Kendimiz için çıkar yol bulmak, başkaları için ümit ve güven kapısı olmak zaruret haline geldi. Açık hava hapishanelerinde "zincirsiz esaret" hali yaşamanın, vadesi doldu.
Artık Türkiye'nin, yerli teknoloji ile geliştirdiği çok katmanlı bir "hava savunma sistemi" var. "Milli güvenlik" tedbirlerinin ileri aşaması sayılan bu sisteme; yerinde bir benzetmeyle, "çelik kubbe" diyorlar.
Ancak, "tam güvenlik" için, başka tedbirlerin de alınması gerekir. Havadan, karadan, denizden gelecek saldırıların tamamını bertaraf etmeye yetecek altyapıya sahip olmak bile; kendimizi güvende hissetme açısından, yeterli bir hazırlık değildir.
Sosyal, kültürel, siyasal, ekonomik, bilimsel, teknolojik, askeri, diplomatik alanların tamamını kapsayacak şekilde; "çoklu çelik kubbe" oluşturma ihtiyacı var. Çünkü; kapıdan giremeyenler bacadan iniyor, sınırdan geçemeyenler sinelere sızıyorlar.
Bunun yolu; hayatın ana unsuru olan insana yatırım yapmak. Kariyerin aklı ile kalitenin ruhunu birbirine katmak.
Evleri, aileleri; hem muhkem kaleler, hem muteber mektepler-medreseler haline getirmek. Anneleri "arslanın dişisi", babaları "hanenin hamisi" olacak şekilde yetiştirmek.
Yurdumuzun sınırlarında "devlet nöbeti", yuvamızın sınırlarında "evlat nöbeti" tutmak. Zihinlere gölge düşüren haber, yorum, algı, anlam mecralarını; kayıtsız şartsız ıslah etmek.
Kadını kadınlıktan, erkeği erkeklikten, çocuğu çocukluktan, genci gençlikten, yetişkini yetişkinlikten, yaşlıyı yaşlılıktan çıkaran mekanizmaları değiştirmek. Her birini, fıtrat çerçevesi içinde, kendi yatkınlığı ve yetkinliği doğrultusunda parlatarak geliştirmek.
Yaratana hürmeti, yaratılana hizmeti; "koruyucu kalkan" yapmak. Gönül tarlasına, iyilik tohumları atmak.
Komşusu açken, kendisi tok yatmamak. Helali en hayırlı nimet bilip, haram lokma yutmamak.
Dünyayı ahiretin, hazırlık yeri ve zamanı bilmek. Kendisi için istediği şeyleri başkaları için de isteyen, kendisi için istemediği şeyleri başkaları için de istemeyen bir ahlaka ve anlayışa sahip olmak.
Zekeriya Erdim
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.