Dostlarını üzenler, düşmanlarını sevindirirler
İnsanlar, ihtiyaç duydukları her iş için önce "usul" belirlemişler. Bunun gereğini, önemini ifade etmek amacıyla; "usulsüz vusul olmaz" demişler.
Hayatın tüm alanlarında ve konularında; zaman içinde oluşmuş, gelişmiş, olgunlaşmış usuller var. O alanlarda ve konularda faaliyet gösterenler; ortak kabul görmüş yol ve yöntemlerden, kendilerine uygun olanları alıp kullanıyorlar.
Yapılan işi değerlendirme konusunda da aynı yola gidilmiş. Amacı ve usulü açısından bakılıp; "iyi, kötü, doğru, yanlış, güzel, çirkin, helal, haram" denmiş.
Fizik, kimya, matematik formüllerine benzer belirlemeler yapılmış. Duygular, düşünceler, tavırlar; ayetlerle, hadislerle, atasözleriyle, vecizelerle, şiirlerle, hikayelerle, fıkralarla, kıssalarla anlatılmış.
Bu bağlamda, "dost" ve "düşman" tanımı için de zengin bir müktesebat oluşmuş. Kelimelerin rakamlar, cümlelerin formüller gibi kullanıldığı deyimler ve tekerlemeler gelişmiş.
Mesela; "Domuzdan post, gavurdan dost olmaz" diyoruz. Uzun bir manayı, muhtevayı; kısa bir cümle ile özetlemiş oluyoruz.
İslam dinine göre; domuz eti haram olduğu için yenmez, derisi de seccade olarak kullanılmaz. Dini, dünya görüşü farklı olan kimselere güven duyulmaz, dost gözüyle bakılmaz.
Dostluğun temelinde, ortak değerlere dayalı güven duygusu vardır. Derecesi ise, o değerlerin bizim dünyamızdaki derinliği kadardır.
İyi günde de kötü günde de beraber olmayı gerektirir. Dost dostu için, gerektiğinde malını da canını da verir.
Allah'ın dostları dostlarımız, düşmanları düşmanlarımızdır. Dinimize, devletimize, vatanımıza, milletimize kem gözle bakan herkes; resmen, fiilen, fikren, hükmen, kesin olarak düşmanımız sayılır.
Dostunu üzen, düşmanını sevindirmiş olur. Düşmanını üzen, dostunun gönül dergahında yer bulur.
Onun için biz; "Dostumun dostu dostum, düşmanı düşmanımdır; düşmanımın dostu düşmanım, düşmanı dostumdur" deriz. İbrahim'in ateşine su atanları dost, odun taşıyanları düşman biliriz.
Günümüz dünyasında, at izi it izine karıştı. Dostlarına düşman olanlar, düşmanları ile yan yana gelip barıştı.
Pilavın içindeki pirinçler azaldı, taşlar çoğaldıkça çoğaldı. Ne yaralanmadık damak, ne kırılmadık diş kaldı.
İmanımız zayıfladıkça, ahlakımız da ahvalimiz de bozuldu. Rahmani cephe bozguna uğradı, şeytani cephede şer ittifakı kuruldu.
Oysa Allah ak ile karayı ayırt etmemizi sağlamış. Kimin dost kimin düşman olduğunu yahut olması gerektiğini tekrar tekrar açıklamış.
Al-i İmran suresi ayet 28'de; "Müminler, sakın müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa, artık onun Allah ile irtibatı tamamen kopmuş olur" diyor. Aynı surede, ayet 118'de ise; "Ey iman edenler! Kendi din kardeşlerinizden başkasını dost ve sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size ellerinden gelen kötülüğü yapmaktan geri durmazlar, her zaman sıkıntıya düşmenizi isterler. Baksanıza, size olan şiddetli öfkeleri ağızlarından taşıyor. Kalplerinde gizledikleri kin ve düşmanlık ise daha korkunçtur. Eğer aklınızı kullanıp gereğince davranırsanız, size ayetlerimizi kesin bir şekilde açıklamış bulunuyoruz" diye ikaz ediyor.
Nisa suresi 139'da, bu konudaki temel yanılgı tahlil edilmiş. "Müminleri bırakıp kafirleri dost ve sırdaş edinenlerin onların yanında boşuna izzet, şeref ve kuvvet aradıkları; izzetin, şerefin ve kuvvetin tamamiyle Allah'a ait olduğu" belirtilmiş.
Maide suresi ayet 51'de, daha açık ve net bir şekilde; "Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost ve sırdaş edinmeyin, çünkü onlar birbirinin dostudur. Sizden kim onları dost edinirse, kesinlikle onlardan olur" uyarısı var. Bakara suresi ayet 120'nin beyanına göre ise; "Biz onların dinine girmedikçe, onlar bizden memnun olmazlar".
Tövbe suresi ayet 16, meselenin "imtihan" olma özelliğine dikkat çekiyor. "Yoksa siz, içinizden cihat edenlerle Allah'tan, Resul'ünden ve müminlerden başkasını dost ve sırdaş edinmeyenleri iyice ortaya çıkarmadan öyle kendi halinize bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?" diyor.
Bu konuda, çarpıcı bir olaydan söz edilir. Dostluk ve düşmanlık algısı için iyi örneklerden biri olarak gösterilir.
Rivayete göre; Hz. Ömer (ra) Resulullah'ın (sav) mezarını ziyarete gittiğinde, orada bir bedevinin yüksek sesle dua ettiğinin farkına varır. Yanına yaklaşıp, ne söylediğini anlamak için kulak kabartır.
"Ya Rabb! Bu senin habibin, ben kulunum, şeytan da düşmanındır. Eğer beni bağışlarsan; habibin sevinir, kulun kazanır, düşmanın üzülür. Bağışlamazsan; habibin üzülür, kulun kaybeder, düşmanın sevinir. Sen; habibini üzmekten, kulunu helak etmekten, düşmanını sevindirmekten daha cömertsin" der. Arkasından; "Araplar arasında bir gelenek vardır. Asil insanlar öldüğünde, mezarı başında kölesi azat edilir. İşte burada vefat eden habibin var. Ben O'nun kölesiyim, mezarı başında beni cehennem azabından azat et" diye ilave eder.
Hz. Ömer (ra), derinden etkilenir ve hıçkıra hıçkıra ağlayacak kadar duygulanır. Sakalını ıslatan gözyaşları arasında; "Ya Rabb! Bu bedevi senden her ne istemişse, ben de onu istiyorum" diye bağırır.
Bizim de dilememiz, istememiz gereken şey budur. Allah'ın ve Resul'ünün dostlarını dost edinip sevindirenler, düşmanlarını düşman edinip üzenler; dünyada da ahirette de dostumuz, kardeşimiz olur.
Zekeriya Erdim
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.