Zekeriya Erdim
8.02.2026
Zekeriya Erdim
Sapan Taşı, Garkad Ağacı
Tüm Yazıları

Sapan Taşı, Garkad Ağacı

Tarih, tekerrürden ibarettir. Geçmişte yaşanan olaylar ve durumlar, gelecekte de aynen veya benzer bir şekilde yaşanabilir. Ayrıca, deniz verdiğini er geç geri alır. Bugünün galipleri, yarının ya da öbür günün mağlupları olur.

Bize düşen, yaşananlardan ibret almak; geçmiş zamanla şimdiki zaman, şimdiki zamanla gelecek zaman arasında sağlam köprüler kurmaktır.

Bir zamanlar dünyanın en zalim, kâfir ve güçlü hükümdarı "Câlût" diye biriydi. İnsanlık âleminin başının püsküllü belası gibiydi. İstediği yeri işgal eder, istediği kimseye boyun eğdirirdi. Ülkeleri, toplumları tehdit eder; varlığı herkese tedirginlik verirdi. Kimse onunla ters düşmeyi yahut savaşmayı göze alamazdı. Talebine itiraz edenler, ayakta kalamazdı.

Bu durumdan rahatsız olan kavimlerden, topluluklardan biri içlerinden geçeni dışa vurdular. Sorumluluk hissedip, kendilerince bir tavır aldılar. "Savaşmayı bilseler, elbette savaşacaklarını" söylediler. Peygamberlerine maruzatta bulunup; "Biz bu konuda yetersiziz. Rabbine dua et de bize savaşmayı iyi bilen bir komutan göndersin. Onun komutası altında sefere çıkıp Câlût'a karşı savaşalım," dediler.

Peygamber Allah'a dua etti, dileği kabul oldu. Başlarına, adı "Tâlût" olan bir komutan geldi. Hazırlık için muhtelif eğitimler aldılar. Câlût'la savaşmak için yola çıkan büyük bir ordu oldular.

Bakara Suresi 249, 250 ve 251. ayetlerde belirtildiğine göre; Tâlût askerlerini bir konuda önceden ikaz etti: "Yakında Rabbimiz bizi bir ırmakla imtihan edecek. Ondan içenler bizden değildir, hiç içmeden geçenler yahut çok az içenler ise bizdendir," dedi. Buna rağmen, büyük çoğunluğu ırmağı görünce dayanamayıp kana kana içtiler. Ruhen, bedenen zayıf düşüp; "Câlût'la ve ordusuyla savaşacak gücümüz kalmadı, biz artık geri dönüyoruz," dediler.

İçmeden geçen azınlık ise "Geçmiş dönemlerde nice az topluluğun, nice çok topluluğa galip geldiğini" hatırladılar. "Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlamlaştır ve kâfirler güruhuna karşı bize yardım et," diye yalvardılar.

İçlerinde, ergenlik çağında bir çocuk da vardı. O'na "Davud" diyor ve bu isimle çağırıyorlardı. Hem sefere çıkmış hem ırmak imtihanını geçmişti. Ölümü göze alıp savaşmayı seçmişti. Sapan taşı ile Câlût'u alnından vurup öldürdü. Ordusu paniğe kapılıp bozguna uğradı, Allah müminlerin yüzünü güldürdü. O çocuk, daha sonra inanıp güvendiği Rabbi tarafından ödüllendirildi. Kendisine peygamberlik nimeti ve hükümdarlık gücü verildi.

İnsanlık tarihi boyunca nice Câlûtlar çıkıp belirli süreler hüküm sürdüler. Her biri, dönemin Davudları tarafından vurulup öldürüldüler.

Bugün de "Zamanın Câlût'u" yeryüzünü ateşe ve kana bulayarak; azgınlığın, sapkınlığın her türlüsünü fütursuzca uygulayarak arz-ı endam ediyor. İnsanlık âlemi, onu alaşağı edecek "Zamanın Davud'unu" bekliyor.

Dünyamız, bir "Şeytan Üçgeni"nin kıskacı içinde boğulmak üzere. Peygamberlerin vaaz ettikleri, ümmetlerin yolundan gittikleri tüm değerler yok olmak üzere. Herkesi ve her şeyi yiyip bitiren "vahşet düzeni" doymak bilmiyor. Çarkına çomak sokacak yiğitler çıkıp gelmiyor. Bu küresel düzenin koruyup gözettiği bir "terör devleti" var. Yeni doğmuş bebekler bile azgınlığının, sapkınlığının kurbanı oluyorlar. Yüreğimiz yanıyor ama bileğimiz yetmiyor. Dualar, yakarışlar, sloganlar, haykırışlar henüz fayda etmiyor.

Aklımıza, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in hem ümit veren hem sorumluluk yükleyen meşhur beyanı geliyor: "Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmayacak. Savaş olacak ve müminler onları mahvedecekler. Öyle ki; içlerinden biri bir ağacın yahut taşın arkasına saklanacak olsa, o ağaç ve taş dile gelip haber verecek. 'Ey Allah'ın kulları, arkamda bir Yahudi var, gelip onu öldürün' diyecek. Sadece Garkad ağacı haber vermeyecek, çünkü bu ağaç onların ağacıdır."

Anlaşılan o ki, bugünün Garkad ağacı, zamanın Câlût'u diyebileceğimiz ABD ve onun Başkanı oluyor. Çoğunluğun nefret ettiği ve şiddetle kınadığı bir azınlığı; koruyup gözetmek için çelik kanatlarının altına alıyor.

O halde; önce bu ağacın dallarının budanması, hatta köklerinin sökülüp atılması gerekir. Irmağın suyundan içenler geri dönseler, içmeden geçenler yetersiz kalsalar bile; "Allah dilerse kâfirler, fasıklar, facirler eliyle bile dinine hizmet ettirir." Sanki gücü mü yetmiyor; zalimi zalime, kâfiri kâfire kırdırır. Serçenin boyun eğmek zorunda kaldığı kartalı, bir avcıya vurdurur.

Nitekim Hac Suresi 39, 40 ve 41. ayetlerde; "Kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edeceğini" söylüyor. "Eğer Allah'ın, insanların bir kısmıyla diğer bir kısmını engellemesi olmasaydı; adımın çokça anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi," diyor.

Önemli olan, bizim bu sürecin neresinde ve nasıl durduğumuzdur. Suyu içip kaçanlar arasında mı, ırmağı geçip savaşmayı seçenler arasında mı kaldığımızdır.

Allah, yaptıklarımızın ve yapmadıklarımızın hesabını soracak. Karıncanın hakkını filden, mazlumun hakkını zalimden mutlaka alacak.

Zekeriya Erdim

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

YAZAR ARŞİVİ

Zekeriya Erdim

Zekeriya Erdim Diğer Yazıları