Arama

Eğitim gömleğinin ilk düğmesi

Eğitim gömleğinin ilk düğmesi
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Yetmişli yılların başlarında, biz lise öğrencisiyken; kendisini "solcu" yahut "sosyalist" olarak tanımlayan bir edebiyat öğretmenimiz vardı. Her derste, doğrudan ya da dolaylı bir bağlantı kurup; "Marksist" ideoloji ile ilgili parantezler açardı.

İster istemez, söz alır; karşı görüşler beyan ederdik. Toplumun milli ve manevi değerlerinden dem vurup; "o gömlek, bu bedene uygun değil" derdik.

Günlerce, haftalarca, hatta aylarca süren müzakerelerden sonra; öğretmenimiz tıkandı, pes etti. İki eliyle, sırtındaki beyaz önlüğün iki yakasını tutarak; "Tamam çocuklar, kabul ediyorum; Marksizm, bu toplumun giyebileceği bir gömlek değildir" dedi.

Gel gör ki, iki binli yılların ilk çeyreğinde bile; bedenimize, bünyemize uygun gömleği bulamadık. Eğitimde, kültürde, sanatta; bir türlü, "yerli ve milli" olamadık.

Üstelik, cebren ya da hile ile giydirilen "ortaya karışık" gömleklerin; ilk düğmelerini, hep yanlış ilikliyoruz. Dişlileri bozulmuş fermuarlar gibi, iki yakamızı bir araya getiremiyor; enine ya da boyuna, sürekli gidip geliyoruz.

Dilimizde, dinimizde, kültürümüzde, medeniyetimizde "şûrâ"; ihtiyaç halinde başvurulan "istişare ve iş birliği" çalışmalarının ortak adı olmuştur. Kur'an ayetlerinde tebliğ ve telkin edilmiş, sünnet uygulamalarında yaparak ve yaşayarak gösterilmiş; kişisel, kurumsal, toplumsal hayatımızın bütününde kesintisiz olarak devam eden bir gelenek haline gelmiştir.

Bu günlerde, yeni Bakan'ın ilk icraatlarından birisi olarak; 20. Milli Eğitim Şurası sürecine girildi. İlgili kurumlar ve kadrolar, harekete geçirilerek; az zamanda çok mesafe kat etme görevi verildi.

Fakat, görünen o ki; meselenin aklından ve ruhundan ziyade, bedeniyle ilgili gayret ya da telaş var. Ağacın köküne ve gövdesine sirayet etmiş kurtları temizlemek yerine; kurumuş dalları ve yaprakları yeşertmek için uğraşıyorlar.

Konuşmak, tartışmak, karara bağlamak için; üç ana başlık belirlenmiş. Her ne sebeple, öncelikli ve önemli görülmüşse; "Eğitimde Fırsat Eşitliği, Mesleki Eğitimin İyileştirilmesi, Öğretmenin Mesleki Gelişimi" konuları tercih edilmiş.

Türkiye genelinde, dijital ortamda; ilgili ve istekli olanlardan binlerce görüş alındı, alınıyor. Bölgeler bazında oluşturulan, eğitimin tüm paydaşlarının katkı ve katılımı sağlanan çalışma gurupları; taslak raporlar hazırlayarak, merkeze göndermeye hazırlanıyor.

Altı çizilen yahut çerçeve içine alınan bir temel tespit var. Sahayı ve sektörü bilenler; daha önce alınan şûrâ kararlarının büyük çoğunluğunun uygulamaya geçirilmediğini, sayfalarda ve satırlarda kaldığını söylüyorlar.

Ancak, biz; daha önemli bir noktaya parmak basmak istiyoruz. "Yanlış iliklenen ilk düğme düzeltilmeden, sonraki düğmelerle uğraşmak beyhude" diyoruz.

Aslında, ilk yapılması gereken şey; varlık felsefesine dayalı olarak, "eğitim felsefesi" tanımının güncellenmesi. Yetiştirmek istediğimiz "insan tipi" ile oluşturmak istediğimiz "toplum modeli" öngörümüzün; "toplumsal mutabakat metni" haline getirilmesi.

Eğitim binası; bu temel üzerine kurulmalıdır. Mevzuat, müfredat, kadro, fiziki altyapı, ders araç ve gereçleri, ölçme ve değerlendirme çalışmaları; ona göre düzenlenmeli, şekil almalıdır.

Ayrıca, devletin ve toplumun başı, yıllardır; "Eğitimde ve kültürde teknik ve idari açıdan çok mesafeler kat ettik ama insan kalitesi ve kariyeri bakımından arzu ettiğimiz seviyeye gelemedik" diye özetlenebilecek şeyler söylüyor. Hatta, sözü bir adım daha öte götürüp; "Kısmi değişiklikler çözüm olmaz, köklü bir reforma ihtiyaç var" diyor.

Bunun üzerine; vakıfların, derneklerin, odaların, sendikaların, üniversitelerin, ar-ge kuruluşlarının harekete geçip seferberlik ilan etmeleri gerekmez miydi? Fitili yakmak, süreci başlatmak, arıları organize edip bal yapmak; herkesten önce, Milli Eğitim Bakanlığı'na düşmez miydi?

Kelimenin tam anlamıyla; hiç kimse üstüne almadı, oralı olmadı. Sanki körler, sağırlar, dilsizler ülkesinde yaşıyormuşuz gibi; söz semada kaldı, mâkes bulmadı.

Çünkü, biz; her yayla göçünde, eşeğin büyüğünü ahırda unutuyoruz. Tarlayı sürüyor; tohum olma, embriyon olma özelliğini kaybetmiş taneler atıyoruz.

Emekler boşa gidiyor; sonuç hüsran oluyor. Ümitlerin yeşerip, meyve vermesi; bir başka bahara, yaza kalıyor.

Büyüyen ve gelişen Türkiye'nin; "yeni, yerli, yeterli eğitim modeli" ihtiyacı var. Teorisini oluşturup, uygulamaya koyarsak; büyük bir ihtimalle, gönül coğrafyamız içinde bulunan ülkeler ve toplumlar da örnek alırlar.

20. Milli Eğitim Şûrâsı, bunun için yapılmalıydı. Kalite bakımından "adam", kariyer bakımından "vali" olabilecek bir neslin; sosyal, kültürel, fiziki temelleri atılmalıydı.

Aksi takdirde; yerimizde saymaya, hatta geri doğru kaymaya devam ederiz. Her vesile ile tekrar hayıflanıp; masallardaki gibi "Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik; sonra dönüp baktık ki, bir arpa boyu yol gitmişiz" deriz.

Zekeriya Erdim

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN